Kabaklı Hoca'nın Paşa'ya uyarısı
Paşalar emekli olduktan sonra niçin konuşmaya başlar? Peki Paşalar emekli olmadan önce bu fikirlerini bir şekilde ifade etseler ne olur? İşte merhum Ahmet Kabaklı'nın yıllar önce yaptığı bir ikaz, bu sorunun yanıtını veriyor. İşte Hoca'nın bu mesajı...
Asker emekliyken niçin konuşur 29 / 03 / 2007 08:00
cafesiyaset.com (özel haber)
Merhum Ahmet Kabaklı ile merhum emekli paşa Sami Karamısır arasında tarihi diyalog...
Ahmet Kabaklı hoca, emekli paşaya neler söyledi?
Yıl; 1981...
Yer; alanında önemli bir geleneğe sahip olan Türk Edebiyatı Vakfı'nın küçük toplantı salonu..
Milli Eğitiml Bakanlığı ve sivil toplum kuruluşları tarafından 1997 yılında 'Şeyh-ül Muharririn' payesi verilen ve 8 Şubat 2001 tarihinde İstanbul’da vefat eden merhum Ahmet Kabaklı Hoca başta olmak üzere edebiyat severler her zaman olduğu gibi salonda yerlerini alırlar..
Ama bu kez biraz ürkeklik vardır..
Zira, 12 Eyül askeri darbesinin oluşturduğu baskı ve korku ortamı her mekanda hissedilmektedir..
İşte böyle bir ortamda ilginç bir konuşma gerçekleştirilir, bu salonda..
Konuşmayı yapan Türk Silahlı Kuvvetleri'nden henüz emekli olmuş Tuğgeneral Sami Karamısır Paşa'dır..
Sohbet esnasında ilginç bir konuşma yapar Sami Paşa..
Salonda, darbe yapmış bir ordunun emekli bir paşası değil, adeta tüm siyasi hakları elinden alınan MHP lideri Alparslan Türkeş ya da MSP lideri Necmettin Erbakan konuşmaktadır..
Manevi yanı ağır basan ve Türkiye gerçeklerini ortaya koyan nefis bir konuşma yapar Karamısır Paşa..
Dinleyenleri mest eden adeta bir manifesto..
Herkes gözünü kırpmadan bu konuşmayı dinler..
Tabii, Ahmet Kabaklı hoca da...
Ve konuşmanın sonunda, herkes gibi Ahmet Kabaklı da çok memnun olmuştur..
Ancak, Kabaklı Hoca'nın, Paşa'ya bir çift lafı olur..
Hoca'nın söyledikleri tarihten süzülüp gelen önemli bir gerçeğin ifadesi, yansımasıdır aynı zamanda;
"Sayın Paşam çok güzel konuştunuz..Ama bir itirazım var; Bu konuşmayı ya da konuşmaları Türk Silahlı Kuuvvetleri'nden emekli olmadan yapsaydınız keşke. Muvazzaf olarak böyle bir konuşma yapmanız çok daha etkili olurdu. Tabii ki çok istifade ettik konuşmanızdan ama gönül arzu ederdi ki bu gerçekler, paşalarımız tarafından emekli olmadan ifade edilsin..."
***
Ortalık emekli asker kitaplarından geçilmiyor...
Birçok emekli paşa, 'strateji' ağırlıklı kitaplarıyla gündemde..
Ahmet Kabaklı Hoca'nın 26 sene önce söylediği bu sözlerin ne kadar yerinde olduğu bir kez ispatlanmış oldu, böylelikle..
***
Bu diyalogun ardından Merhum Tuğgeneral Sami Karamısır ile ilgili birkaç ilginç anektod..
Sami Karamısır Paşa, Demokrat Parti’yi deviren 27 Mayıs ‘Hareketi’ne katılan ekipte yeraldı..
Emekli Tuğgeneral Sami Karamısır’ın 1994 yılında yayınlanan 'Türkiye’nin Siyasi Meseleleri' adlı kitabı, (Osmanlı Araştırma Vakfı Yayınları) ihtilalcilerin darbe sonrası siyasi dizaynlarını deşifre etmesi ve Türkiye’de siyasi partilerin nasıl kurulduğun ilişkin önemli ipuçları veriyor..
TÜRKİYE'DE PARTİLER BÖYLE Mİ KURULUYOR:
Toplantı, ihtilalcilerin seçtiği Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay ve İsmet İnönü ile yeni kurulan parti başkanları arasında geçer.
Cevdet Sunay, sonradan Süleyman Demirel’in lideri olacaği Adalet Partisi’nin kurucu lideri Ragıp Gümüşpala’ya, 46 yıllık askerlik hayatından sonra niçin siyasete atıldığını sorunca, şu cevabı alır:
“Aslında benim parti kurmak gibi bir niyetim yoktu. Cumhurbaşkanımız sayın Cemal Gürsel beni çağırdı ve benden Demokrat Partilileri toparlayacak yeni bir parti kurmamı istedi. Aksi takdirde Osman Bölükbaşı’nın Millet Partisi’nin iktidar olabileceğini, bunun ise arzu edilmeyen sonuçlar doğurabileceğini söyledi. Bu emir üzerine Adalet Partisi’ni kurdum. Defaatla, siyasi partilere kimlerin alınmayacaklarının Milli Birlik Kurulu’nca tespit edilip ilan edilmesini istedim. Böyle bir yasaklamaya gidilmedi. Ben de partiye girmek isteyen herkesi almak zorunda kaldım.”
Bunun üzerine Sunay, 27 Mayısçıların Maliye Bakanı yaptığı “eski” Yeni Türkiye Partisi Genel Başkanı Ekrem Alican’a benzer bir soru yöneltir ve ondan da benzer bir cevap alır: “Benim de parti kurmaya niyetim yoktu. Bir gün sayın Cumhurbaşkanı beni çağırdı. Parti kurmamı istedi. Aksi takdirde Millet Partisi’nin ya da Adalet Partisi’nin tek başına iktidar olabileceğini, bunun ise istenmeyen olayları meydana getirebileceğini söyledi. Partiyi kurduktan sonra ben de partiye girmeyeceklerin listesinin Milli Birlik Kurulu’nca belirlenmesini talep ettim. Olmayınca müracaat eden herkesi partime katmak zorunda kaldım.”
Bunun üzerine Cevdet Sunay, Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’e döndü ve sordu: “Paşam, bunlar neler söylüyorlar, söyledikleri doğru mu?”
Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in cevabı şöyle oldu: “Evet, doğru söylüyorlar. Bu şekilde hareket etmemi bana sayın İsmet İnönü telkin etti.”
Bunun üzerine Cevdet Sunay’ın kendisine dönmesine fırsat vermeden, sayın İsmet İnönü sözü aldı ve şöyle söyledi: “Bunlar geçmiş olaylar Paşam. Şimdi biz bütün parti liderleri anlaştık. Bu olanlardan en büyük zararı gören Osman Bölükbaşı’yı da kendimize sözcü seçtik. Hepimiz namına sizinle o görüşecek. Müsaade ederseniz biz bu Meclisi çalıştırırız efendim.”
Bundan sonra sözü Osman Bölükbaşı aldı ve hepimizi ikna eden bir konuşma yaptı. Bu konuşmadan sonra, seçimle teşekkül eden Meclisin açılmasına karar verdik. O zaman, görünürde yeni partileri İsmet İnönü kurdurtmuş. Ona da başkalarından telkin gelip gelmediği meçhul.”
Özel Harp Dairesi’nde etkin bir görev almış Sami Karamısır Paşa, II. Selimin dayısı Yasef Nassi’den bu yana Yahudilerin Türkiye içersindeki gizli örgütlerde etkili olduklarını ve zaman zaman menfi Türk milliyetçiliğini perde yaptıklarını vurgular.
cafesiyaset.com (özel)
29 Mart 2007
16 Mart 2007
Çanakkale’de en çok şehit veren iller…
Çanakkale’de en çok şehit veren iller…
16 Mart 2007
Çanakkale’de en çok şehit veren iller…
* Prof. Dr. Osman Özsoy
yazaramesaj@gmail.com
Çanakkale Savaşı’nda verdiğimiz şehitlerin gerçek sayısının ne olduğuna ilişkin kimi zaman yaşanan tartışmalar hepimizin malumu. Meğer resmi rakamın ne olduğu konusunda ciddi çalışmalar varmış. Fakat o konuya geçmeden önce küçük bir hatırlatmamız olacak.
8 Şubat’ta bu köşede, “Okuma yazma bilmeyen Osmanlı padişahı var mı?” başlıklı bir yazı kaleme almıştık.
47 bini aşkın okuyucunun ilgisine mazhar olan bahsi geçen yazının bir yerinde; “Osmanlı’nın son döneminde okuma yazma oranının yüzde 20’lere kadar düştüğü söylenmektedir. Kur’an okuyabilen insanların neden Osmanlıca okumakta zorlandıklarını doğrusu pek anlayamamışımdır. Kur’an okuyabilecek kadar alfabeye aşina olan bir insanın biraz çalışması durumunda Osmanlıca metin okumakta çok da zorlanmayacağı konuyu bilenlerin malumudur” satırlarına yer vermiştim.
Gerçek rakamı buldum. 1897 yılı istatistiklerine göre Osmanlı Devleti’nde okuma yazma bilenlerin oranı maalesef % 10’un da altındaymış. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgiyi aşağıda göreceksiniz. Biz şimdi gelelim asıl konumuza.
Bilimsel çalışmaları halka açmak…
Genç akademisyenlerimiz son zamanlarda ciddi araştırmalara imza atıyorlar. Fakat üniversitelerin akademik yayınlarına halkımızın ulaşması pek mümkün olmuyor. Adeta kapalı devre yayın gibi sadece akademik camia içinde kalıyor çok sayıda değerli araştırma. Hatta üniversitelerin bile birbirinin yaptığı çalışmalardan çoğu defa haberi olmuyor.
Çanakkale Savaşı konusunda son yıllarda gördüğüm en ciddi araştırmalardan birine, Kocaeli Üniversitesi öğretim üyelerinden, Çanakkale Vakfı Başkan Yardımcısı Yard. Doç. Dr. İbrahim Güran Yumuşak imza atmış. Genç bilim adamı İbrahim Güran’ın, Çanakkale Savaşı’nda yitirilen insan sayısı ve eğitim düzeylerini belirleyen ve bunu dönemin nüfus özellikleriyle karşılaştıran “Çanakkale Savaşı’nda Yitirilen Beşeri Sermaye” başlıklı makalesi Çanakkale Savaşı hakkında merak edilen birçok konuya ışık tutuyor.
Makalede, Çanakkale Savaşı’nda yitirilen Mehmetçiğin, dönemin beşeri sermaye potansiyelini ne ölçüde etkilediği ve Türkiye Cumhuriyeti’ne nasıl bir beşeri sermaye mirası bıraktığı ayrıntılarıyla izah ediliyor.
Beşeri sermaye nedir?
Bir ülkenin iktisadi gelişiminde en önemli faktörlerden biri beşeri sermayedir. Beşeri sermaye, işgücünün sahip olduğu eğitim ve beceri düzeyi olarak kabul edilmekle birlikte, bu kavramın geniş tanımı içerisine nüfusun miktarı, yaş dağılımı gibi özellikler de girmektedir.
Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı öncesinde toplam nüfusunun 30 milyon olduğu tahmin edilmekle birlikte Anadolu Türkiye’sinin nüfusu 12 milyonun altındadır. Nitekim Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan nüfus sayımında Türkiye nüfusu 12,4 milyon olarak tespit edilmiştir. Bu iki veriden hareketle nüfus artış hızının oldukça düşük olduğu ifade edilebilir. Özellikle genç yaştaki erkeklerin uzun süre askerlik hizmeti altında olmaları, olumsuz sağlık koşulları ve savaş kayıpları nedeniyle nüfus artışı çok düşük seviyede gerçekleşmiştir. Aynı zamanda bu olumsuz koşullar, nüfusun yaş ve cinsiyet dağılımını kadınlar ve gençler aleyhine etkilemiştir.
Osmanlı’da okuma yazma oranı…
Osmanlı Devleti’nin son yıllarında nüfusun eğitim düzeyinin oldukça düşük olduğu görülmektedir. 1897 yılı istatistiklerine göre Okuma yazma bilenlerin oranı % 10’un altındadır. Okuyan öğrencilerin cinsiyet dağılımına bakıldığında ilkokul’da cinsiyet oranı (Kız/Erkek) 0,40 iken bu oranın ortaokulda 0,15’e düştüğü görülmektedir.
Osmanlı Devleti’nde Okul ve Öğrenci Sayıları (1897)
Okul Türü
Okul Adedi
Öğrenci Sayısı
Toplam
Erkek
Kız
İlkokul
28.614
854.921
606.104
248.737
Ortaokul
412
31.469
27.207
4.262
Lise
55
5.419
4.892
-
Kaynak: DİE, Osmanlı Devletinin İlk İstatistik Yıllığı 1897, (Ankara 1997)
1927 de yapılan nüfus sayımında Türkiye’deki yetişkin nüfusun (7 yaş ve üzeri) ancak % 10,5’i okuma yazma bildiği tespit edilmiştir. Erkeklerin % 17,4’ü ve kadınlarda % 4,6’sı okuma yazma bilmektedir.
Çanakkale Savaşları’nda Yitirilen Beşeri Sermaye
Çanakkale Savaşı’nda ve sonrasında yitirdiğimiz insan sayısı konusunda farklı rakamlar verilmektedir. Özellikle şehitlerin sayısı konusunda değişik rakamlar yer almaktadır. Bu rakamlar 150 bin ile 300 bin arasındadır. Gönüllü olarak Çanakkale Savaşı’na katılanların sayısı konusunda ise herhangi bir bilgi yoktur.
Çanakkale Savaşı’nda şehit olanların sayısı konusundaki farklılıkların bir bölümü şehit tanımından kaynaklanmaktadır. Askeri kaynaklarda yalnızca cephede ölenler şehit olarak kabul edilmekte, sonrasında ölenler ise şehit kabul edilmemektedir. Ancak cephede veya cephe dışında ölmüş olsun savaş nedeniyle ortaya çıkmış olan tüm kayıplar yitirilmiş beşeri sermaye tanımı içerisine girmektedir.
Resmi kayıtlara göre muharebede şehit olanların sayısı 56.643’tür. Muharebede sakat kalan ve kaybolanların sayıları ise sırasıyla 97.007 ve 11.178’dir. Dolayısıyla şehit, sakat ve kayıpların toplamına ilişkin resmi rakam 165.000 civarındadır.
I. Dünya Savaşı ve Çanakkale Cephesinde Osmanlı Devleti Zayiatı
Muharebede Ölen (Şehit)
Muharebede Sakat Kalan
Muharebede Kaybolan
Yaralanarak Ölen
Hastalanarak Ölen
Savaş Esiri
Ç.Kale 1915–16
56.643
97.007
11.178
-
-
-
I. Dünya Savaşı
175.220
303.150
61.487
68.378
466.759
145.104
I. Dünya Savaşı boyunca muharebelerde şehit olanlar 175.220 olarak tahmin edilmiş, hastalanarak ve yaralanarak şehit olanlar ile kaybolanların sayıları da ilave edildiğinde bu rakam 771.844’e ulaşmıştır. Muharebelerde sakat kalacak şekilde yaralananlar da bu sayıya eklendiğinde 900.000’e yaklaşan bir rakama ulaşılmaktadır. I. Dünya Savaşı’nda şehit olan ve sakat kalanların toplam sayısı dikkate alındında en fazla kaybın Çanakkale’de verildiği anlaşılmaktadır.
Moorehad’ın Gelibolu adlı eserinde Çanakkale Savaşı’nda Türk tarafının toplam zayiatı 251.309 olarak verilmektedir. Bu sayının % 20’den biraz fazlası cephede şehit olanlardan, kalanı ise kayıp, hastalıktan ölen, yaralı ve hastalanıp geri gönderilenlerden oluşmaktadır.
Çanakkale Savaşı’nda Türk Tarafının Kayıpları
Şehit:55.127
Yaralı:100.177
Kayıp:10.067
Hastalıktan Ölen:21498
Hastalanıp Geri Gönd.:64.440
Toplam Sayı:251.309
Çanakkale Boğaz Komutanlığı tarafından yayınlanan ve resmi bilgi ve belgelere göre düzenlenen tabloda da cephede şehit olanların sayısı, 589’u subay olmak üzere 57 bin civarındadır. Şehit, yaralı, kayıp ve esir olarak yitirilen subaylarımızın toplam sayısı ise 1.633’dür. Düzeltilmiş rakamlarla Çanakkale Savaşı’nda cephede şehit olan, yaralanarak veya hastalanarak ölen, kayıp/esir ve hava değişimi ile hastanelere gönderilenlerin toplamı yaklaşık 200 bin civarındadır. Dolayısıyla Çanakkale Savaşı’nda yitirdiklerimizin sayısının bunun altında olması pek muhtemel değildir.
En çok şehit veren ilimiz…
Çanakkale Savaşları’nda en çok şehit veren ilimiz Bursa’dır. Bursa’dan 3274 şehit verilmesine karşılık, Balıkesir’den 3003, Konya’dan 2683, Kastamonu’dan 2527 ve Denizli’den 2258 şehit verilmiştir. Diğer taraftan en fazla şehit veren köy ise Kastamonu’nun Güzlük Köyü olup, bu köyden 25 şehit verilmiştir. Çanakkale Türküsü olarak bilinen ve “Çanakkale içinde vurdular beni” diye başlayan türkünün Kastamonu kaynaklı olması Kastamonulu şehit sayısının fazlalığını belirten diğer bir göstergedir.
Bir ülkenin en büyük serveti, eğitim ve sağlık açısından iyi durumda olan insanlarıdır. Nitelikli ve genç bir nüfusa sahip bir ülke, her türlü imkânsızlığı yenerek iktisadi ve sosyal düzeyini geliştirebilir. Çanakkale Savaşı’nda dönemin nüfusuna göre önemli sayılabilecek düzeyde genç nüfusun yitirilmesi gelecek dönemler için birçok açıdan problemi de beraberinde getirmiştir. Üstelik bu yitirdiğimiz insanların eğitim düzeyleri dikkate alındığında bu olumsuzluklar daha da derinleşmektedir. Nitekim bir İngiliz general, “Çanakkale’nin İngilizler açısından en büyük kazancı, Türk milletinin okumuş aydın kesiminin şehit edilmesi, gençliğinin ve geleceğinin elinden alınmasıdır” demiştir.
Yazımıza son vermeden önce bir hatırlatmada bulunalım. İbrahim Güran Bey’in makalesinin tamamını okumak isteyen okuyucularımızın olabileceği düşüncesiyle kendisinden bir ricamız oldu. İsteyen okuyucularımız makaleyi http://www.canakkalevakfi.org.tr/ adresinden indirebilecekler.
Bu vesile ile tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmetle anıyoruz.
Ruhları şad olsun.
16 Mart 2007
Çanakkale’de en çok şehit veren iller…
* Prof. Dr. Osman Özsoy
yazaramesaj@gmail.com
Çanakkale Savaşı’nda verdiğimiz şehitlerin gerçek sayısının ne olduğuna ilişkin kimi zaman yaşanan tartışmalar hepimizin malumu. Meğer resmi rakamın ne olduğu konusunda ciddi çalışmalar varmış. Fakat o konuya geçmeden önce küçük bir hatırlatmamız olacak.
8 Şubat’ta bu köşede, “Okuma yazma bilmeyen Osmanlı padişahı var mı?” başlıklı bir yazı kaleme almıştık.
47 bini aşkın okuyucunun ilgisine mazhar olan bahsi geçen yazının bir yerinde; “Osmanlı’nın son döneminde okuma yazma oranının yüzde 20’lere kadar düştüğü söylenmektedir. Kur’an okuyabilen insanların neden Osmanlıca okumakta zorlandıklarını doğrusu pek anlayamamışımdır. Kur’an okuyabilecek kadar alfabeye aşina olan bir insanın biraz çalışması durumunda Osmanlıca metin okumakta çok da zorlanmayacağı konuyu bilenlerin malumudur” satırlarına yer vermiştim.
Gerçek rakamı buldum. 1897 yılı istatistiklerine göre Osmanlı Devleti’nde okuma yazma bilenlerin oranı maalesef % 10’un da altındaymış. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgiyi aşağıda göreceksiniz. Biz şimdi gelelim asıl konumuza.
Bilimsel çalışmaları halka açmak…
Genç akademisyenlerimiz son zamanlarda ciddi araştırmalara imza atıyorlar. Fakat üniversitelerin akademik yayınlarına halkımızın ulaşması pek mümkün olmuyor. Adeta kapalı devre yayın gibi sadece akademik camia içinde kalıyor çok sayıda değerli araştırma. Hatta üniversitelerin bile birbirinin yaptığı çalışmalardan çoğu defa haberi olmuyor.
Çanakkale Savaşı konusunda son yıllarda gördüğüm en ciddi araştırmalardan birine, Kocaeli Üniversitesi öğretim üyelerinden, Çanakkale Vakfı Başkan Yardımcısı Yard. Doç. Dr. İbrahim Güran Yumuşak imza atmış. Genç bilim adamı İbrahim Güran’ın, Çanakkale Savaşı’nda yitirilen insan sayısı ve eğitim düzeylerini belirleyen ve bunu dönemin nüfus özellikleriyle karşılaştıran “Çanakkale Savaşı’nda Yitirilen Beşeri Sermaye” başlıklı makalesi Çanakkale Savaşı hakkında merak edilen birçok konuya ışık tutuyor.
Makalede, Çanakkale Savaşı’nda yitirilen Mehmetçiğin, dönemin beşeri sermaye potansiyelini ne ölçüde etkilediği ve Türkiye Cumhuriyeti’ne nasıl bir beşeri sermaye mirası bıraktığı ayrıntılarıyla izah ediliyor.
Beşeri sermaye nedir?
Bir ülkenin iktisadi gelişiminde en önemli faktörlerden biri beşeri sermayedir. Beşeri sermaye, işgücünün sahip olduğu eğitim ve beceri düzeyi olarak kabul edilmekle birlikte, bu kavramın geniş tanımı içerisine nüfusun miktarı, yaş dağılımı gibi özellikler de girmektedir.
Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı öncesinde toplam nüfusunun 30 milyon olduğu tahmin edilmekle birlikte Anadolu Türkiye’sinin nüfusu 12 milyonun altındadır. Nitekim Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan nüfus sayımında Türkiye nüfusu 12,4 milyon olarak tespit edilmiştir. Bu iki veriden hareketle nüfus artış hızının oldukça düşük olduğu ifade edilebilir. Özellikle genç yaştaki erkeklerin uzun süre askerlik hizmeti altında olmaları, olumsuz sağlık koşulları ve savaş kayıpları nedeniyle nüfus artışı çok düşük seviyede gerçekleşmiştir. Aynı zamanda bu olumsuz koşullar, nüfusun yaş ve cinsiyet dağılımını kadınlar ve gençler aleyhine etkilemiştir.
Osmanlı’da okuma yazma oranı…
Osmanlı Devleti’nin son yıllarında nüfusun eğitim düzeyinin oldukça düşük olduğu görülmektedir. 1897 yılı istatistiklerine göre Okuma yazma bilenlerin oranı % 10’un altındadır. Okuyan öğrencilerin cinsiyet dağılımına bakıldığında ilkokul’da cinsiyet oranı (Kız/Erkek) 0,40 iken bu oranın ortaokulda 0,15’e düştüğü görülmektedir.
Osmanlı Devleti’nde Okul ve Öğrenci Sayıları (1897)
Okul Türü
Okul Adedi
Öğrenci Sayısı
Toplam
Erkek
Kız
İlkokul
28.614
854.921
606.104
248.737
Ortaokul
412
31.469
27.207
4.262
Lise
55
5.419
4.892
-
Kaynak: DİE, Osmanlı Devletinin İlk İstatistik Yıllığı 1897, (Ankara 1997)
1927 de yapılan nüfus sayımında Türkiye’deki yetişkin nüfusun (7 yaş ve üzeri) ancak % 10,5’i okuma yazma bildiği tespit edilmiştir. Erkeklerin % 17,4’ü ve kadınlarda % 4,6’sı okuma yazma bilmektedir.
Çanakkale Savaşları’nda Yitirilen Beşeri Sermaye
Çanakkale Savaşı’nda ve sonrasında yitirdiğimiz insan sayısı konusunda farklı rakamlar verilmektedir. Özellikle şehitlerin sayısı konusunda değişik rakamlar yer almaktadır. Bu rakamlar 150 bin ile 300 bin arasındadır. Gönüllü olarak Çanakkale Savaşı’na katılanların sayısı konusunda ise herhangi bir bilgi yoktur.
Çanakkale Savaşı’nda şehit olanların sayısı konusundaki farklılıkların bir bölümü şehit tanımından kaynaklanmaktadır. Askeri kaynaklarda yalnızca cephede ölenler şehit olarak kabul edilmekte, sonrasında ölenler ise şehit kabul edilmemektedir. Ancak cephede veya cephe dışında ölmüş olsun savaş nedeniyle ortaya çıkmış olan tüm kayıplar yitirilmiş beşeri sermaye tanımı içerisine girmektedir.
Resmi kayıtlara göre muharebede şehit olanların sayısı 56.643’tür. Muharebede sakat kalan ve kaybolanların sayıları ise sırasıyla 97.007 ve 11.178’dir. Dolayısıyla şehit, sakat ve kayıpların toplamına ilişkin resmi rakam 165.000 civarındadır.
I. Dünya Savaşı ve Çanakkale Cephesinde Osmanlı Devleti Zayiatı
Muharebede Ölen (Şehit)
Muharebede Sakat Kalan
Muharebede Kaybolan
Yaralanarak Ölen
Hastalanarak Ölen
Savaş Esiri
Ç.Kale 1915–16
56.643
97.007
11.178
-
-
-
I. Dünya Savaşı
175.220
303.150
61.487
68.378
466.759
145.104
I. Dünya Savaşı boyunca muharebelerde şehit olanlar 175.220 olarak tahmin edilmiş, hastalanarak ve yaralanarak şehit olanlar ile kaybolanların sayıları da ilave edildiğinde bu rakam 771.844’e ulaşmıştır. Muharebelerde sakat kalacak şekilde yaralananlar da bu sayıya eklendiğinde 900.000’e yaklaşan bir rakama ulaşılmaktadır. I. Dünya Savaşı’nda şehit olan ve sakat kalanların toplam sayısı dikkate alındında en fazla kaybın Çanakkale’de verildiği anlaşılmaktadır.
Moorehad’ın Gelibolu adlı eserinde Çanakkale Savaşı’nda Türk tarafının toplam zayiatı 251.309 olarak verilmektedir. Bu sayının % 20’den biraz fazlası cephede şehit olanlardan, kalanı ise kayıp, hastalıktan ölen, yaralı ve hastalanıp geri gönderilenlerden oluşmaktadır.
Çanakkale Savaşı’nda Türk Tarafının Kayıpları
Şehit:55.127
Yaralı:100.177
Kayıp:10.067
Hastalıktan Ölen:21498
Hastalanıp Geri Gönd.:64.440
Toplam Sayı:251.309
Çanakkale Boğaz Komutanlığı tarafından yayınlanan ve resmi bilgi ve belgelere göre düzenlenen tabloda da cephede şehit olanların sayısı, 589’u subay olmak üzere 57 bin civarındadır. Şehit, yaralı, kayıp ve esir olarak yitirilen subaylarımızın toplam sayısı ise 1.633’dür. Düzeltilmiş rakamlarla Çanakkale Savaşı’nda cephede şehit olan, yaralanarak veya hastalanarak ölen, kayıp/esir ve hava değişimi ile hastanelere gönderilenlerin toplamı yaklaşık 200 bin civarındadır. Dolayısıyla Çanakkale Savaşı’nda yitirdiklerimizin sayısının bunun altında olması pek muhtemel değildir.
En çok şehit veren ilimiz…
Çanakkale Savaşları’nda en çok şehit veren ilimiz Bursa’dır. Bursa’dan 3274 şehit verilmesine karşılık, Balıkesir’den 3003, Konya’dan 2683, Kastamonu’dan 2527 ve Denizli’den 2258 şehit verilmiştir. Diğer taraftan en fazla şehit veren köy ise Kastamonu’nun Güzlük Köyü olup, bu köyden 25 şehit verilmiştir. Çanakkale Türküsü olarak bilinen ve “Çanakkale içinde vurdular beni” diye başlayan türkünün Kastamonu kaynaklı olması Kastamonulu şehit sayısının fazlalığını belirten diğer bir göstergedir.
Bir ülkenin en büyük serveti, eğitim ve sağlık açısından iyi durumda olan insanlarıdır. Nitelikli ve genç bir nüfusa sahip bir ülke, her türlü imkânsızlığı yenerek iktisadi ve sosyal düzeyini geliştirebilir. Çanakkale Savaşı’nda dönemin nüfusuna göre önemli sayılabilecek düzeyde genç nüfusun yitirilmesi gelecek dönemler için birçok açıdan problemi de beraberinde getirmiştir. Üstelik bu yitirdiğimiz insanların eğitim düzeyleri dikkate alındığında bu olumsuzluklar daha da derinleşmektedir. Nitekim bir İngiliz general, “Çanakkale’nin İngilizler açısından en büyük kazancı, Türk milletinin okumuş aydın kesiminin şehit edilmesi, gençliğinin ve geleceğinin elinden alınmasıdır” demiştir.
Yazımıza son vermeden önce bir hatırlatmada bulunalım. İbrahim Güran Bey’in makalesinin tamamını okumak isteyen okuyucularımızın olabileceği düşüncesiyle kendisinden bir ricamız oldu. İsteyen okuyucularımız makaleyi http://www.canakkalevakfi.org.tr/ adresinden indirebilecekler.
Bu vesile ile tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmetle anıyoruz.
Ruhları şad olsun.
18 Şubat 2007
Vatan Haini Tanzimatcilar
On soruda Türk Masonluk tarihi Üstad-ı Azam Celil Layiktez’in açıklamaları Masonları bir kere daha kamuoyunun gündemine oturttu. Oysa bu konuda bilinmeyen öyle çok şey var ki...
18 Şubat 2007 13:47
Yazı boyutunu büyütmek için
Salih MERCAN'ın yazısı
Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası Üstad-ı Azamı Celil Layiktez’in gazetelere yansıyan beyanatı, dikkatleri yakın tarihin karanlık sayfalarına yöneltti. Layiktez’e göre Masonların, Selanik’ten İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nun harekátında önemli bir payı bulunuyor. Hatta Abdülhamid’i tahttan indirme kararını tebliğe gönderilen 5 kişinin tamamı Masondu (biz 4 kişi diye biliyorduk). Masonluk kapalı bir kutu. Belgeler neredeyse yok gibi. Masonluğun Türkiye serüvenini inşa etmek için pek çok parçayı itinayla toplamanız gerekiyor. Bu yazıda Masonlukla ilgili bazı soruları kısaca cevaplandırmaya çalışacağım. (Kuşkusuz bilgilerimizin hemen tamamen Mason kaynaklarına dayandığı unutulmamalıdır, zaten başka türlüsü de mümkün değildir.) 1. Türkiye’de ilk Mason teşkilatı ne zaman, nasıl kuruldu ve kapatıldı? Osmanlı Devleti sınırları içinde ilk Mason locası, Lale Devri’nin zevk çılgınlığı içerisinde kurulmuştur. 1721 yılında Galata’da, Arap Camii civarında açılan loca, 1748’de I. Mahmud tarafından kapattırılmış ve Masonluk yasaklanmıştır.
2. Bilinen ilk Türk Masonu kimdir? Paris’e giden ilk Osmanlı Büyükelçisi Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin oğlu Said Çelebi, kayıtlarda adı geçen ilk Türk Masonudur. Sadrazamlığa kadar yükselmiştir. İlginç olan nokta, ilk Türk matbaasının kurucusu olan İbrahim Müteferrika’nın adının da Mason olarak geçmesidir. 3. Osmanlı Devleti’nde Masonlukla ilgili bulunan ilk belge hangisidir? Andrea Rizopoulos’un Fener Rum Patrikhanesi Arşivi’nde bulduğu bir belge, Fransız Masonlarına ait bir ayin metni olup Rumcaya yapılan bir çeviridir ve 1747 tarihini taşımaktadır. 4. Yeniçerilikle Masonluk arasında herhangi bir bağlantı var mıydı? Yeniçeri Ocağı mensupları, Hacı Bektaş Veli’yi pir sayar ve Bektaşi olduklarını iddia ederlerdi. (Gerçi Mevlevi Yeniçerilere rastlamak da mümkündü.) Bektaşilerin, dini konuları biraz geniş yorumladıkları malum. İşte 1826’da II. Mahmud Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırırken, onun dışarıdaki uzantısı ve üssü olarak bilinen Bektaşi tekkelerini kapattırıp Nakşilere devrederken, bir süredir yeniden palazlanan Mason localarının faaliyetleri göze batmış, bu yüzden bir tür Bektaşi kabul edilerek kapatılmışlar, mensupları ise sürgüne gönderilmiştir. Böylece Mason localarını kapatan ikinci padişahın adı da garip bir tesadüfle Mahmud olmuştur. 5.Tanzimat bir Mason darbesi miydi? Özellikle sağ kesimde Tanzimat’ın bir Mason hareketi olduğu tezi, yaygındır. Buna en güçlü kanıt olarak Tanzimat’ı ilan ettiren Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın Masonluğunu gösterirler. Elimizde bunu kanıtlayacak somut bir belge bulunmamaktadır. Ancak onun döneminde Mason teşkilatlarına göz kırpıldığını ve 1839’dan sonra verdiği gayri resmi izinle Masonluğun Türkiye’de gelişmeye başladığı inkár olunamaz. Bu süreç, 1854-56 Kırım Harbi yıllarında doruğuna ulaşacaktır. Sonuç olarak Tanzimat’ın bir Mason darbesi olduğu söylenemese de, Masonluğun Türkiye’deki modern tarihinin başlangıcı olduğu gerçektir. 6. V. Murad Mason muydu? Masonlara göre, evet. Masonluğa girdiği yer: Kadıköy. Tarih: 20 Ekim 1872. Abdülmecid’in Murad dışında iki oğlu, Nureddin ve Kemaleddin de aynı törenle Masonluğa girmişlerdi. Kaldı ki, Abdülhamid’in Çırağan Sarayı’na kapattırdığı V. Murad’ı kaçırmak için Masonlar tarafından iki teşebbüs yapılmıştır. Birincisi Ali Suavi tarafından (20 Mayıs 1878’de başarısızlıkla sonuçlanmış), ikincisi Skalyeri-Aziz Bey Komitesi tarafından (24 Haziran 1878’de ortaya çıkarılmıştır). 7. Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve öldürülmesi bir Mason operasyonu muydu? Abdülaziz döneminde Masonlar, Abdülmecid dönemindeki rahat çalışma ortamını bulamamışlardı. Onları sıkı bir takibe aldıran Abdülaziz, göz açtırmıyordu. Bu yüzden Mithat Paşa, Ziya Paşa gibi Masonlar tarafından kurulan ve yönetilen bir cunta eliyle 1876 Mayıs’ında tahttan indirilmiş ve birkaç gün sonra Feriye Sarayı’nda ölü bulunmuştu. Bileklerini keserek intihar ettiği söylendi ama Masonlar dahil kimse bu yalana inanmadı, isteyen Celil Layiktez’in makalesinde suicide, ‘intihar’ kelimesinin yanındaki soru işaretine (?) bakabilir. Amaç, Mason yapılan V. Murad’ı tahta çıkarmaktı. 8. II. Abdülhamid Masonlarla nasıl mücadele etti? II. Abdülhamid işe Mithat Paşa’yı sürgüne göndermekle başladı ve iktidarı Mason hakimiyetinden kurtarmayı başardı. Hatta bu yüzden Proodos Locası Üstad-ı Muhteremi Kleanti Skalyeri tarafından öldürülmek istendi. Masonları, sıkı kontrol altına alan Abdülhamid, Masonluğun ne olduğunu, amaçlarını ve güçlerini gayet iyi biliyordu ve bu yüzden körü körüne üzerlerine gitmedi. Daha incelikli bir siyaset takip ederek kontrolü altında aldı. Zaman zaman gizli localara baskınlar düzenletip belgelerini ele geçirtmekle birlikte İstanbul’daki İngiliz locasına cömert bağışlarda bulunduğu da biliniyor. Amacı, Avrupa’da kralları ve parlamentoları nüfuzu altına almış bulunan Masonluğu kışkırtmadan kendi istediği yönde kullanmaktı. Hatta yerli bir Mason locası kurup başına geçmek istediği yolunda bir rivayet Mason çevrelerinde yaygındır. Aslında yapmak istediği, Masonları kullanmaktı. Tabii bu, Masonluk için affedilmez bir suç demekti. Cezası da aynı şekilde ağır olacaktı. 9. Hareket Ordusu bir Mason organizasyonu muydu? Masonluğun Jön Türk devrimine hizmeti gizli saklı bir konu değil. 1901-1908 arasında Makedonya locasında Masonluğa kabul edilen 188 kişiden 23’ünün 2. ve 3. orduya mensup Osmanlı subayları olduğunu biliyoruz. Hareket Ordusu’nun bir kısım subaylarının ve Talat, Manyasizade Refik ve Cavid Beyler gibi İttihatçı önderlerin Masonlukları gerçek olmakla birlikte, mesele Masonlar tarafından kast-ı mahsusla abartılıyor. Sebebi ise basit: Modern Türkiye’nin doğuşu sayılan Jön Türk iktidarını sahiplenmekle bu ülkenin gerçek kurucularının kendileri olduğu mesajını vermiş oluyorlar. Masonlar, İttihatçıların 1910’dan sonra dizginleri ellerine alma çabaları karşısında bu defa onların da aleyhine dönecek ve Osmanlı’nın parçalanmasına yöneleceklerdir. 10. Atatürk Mason muydu? Bu soruyu sorduk ama görüyorsunuz yerimiz tükendi. Üstelik kısaca cevaplanamayacak kadar önemli bir soru bu. Bu yüzden cevabını gelecek hafta vereceğiz.
Alinti: Star
18 Şubat 2007 13:47
Yazı boyutunu büyütmek için
Salih MERCAN'ın yazısı
Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası Üstad-ı Azamı Celil Layiktez’in gazetelere yansıyan beyanatı, dikkatleri yakın tarihin karanlık sayfalarına yöneltti. Layiktez’e göre Masonların, Selanik’ten İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nun harekátında önemli bir payı bulunuyor. Hatta Abdülhamid’i tahttan indirme kararını tebliğe gönderilen 5 kişinin tamamı Masondu (biz 4 kişi diye biliyorduk). Masonluk kapalı bir kutu. Belgeler neredeyse yok gibi. Masonluğun Türkiye serüvenini inşa etmek için pek çok parçayı itinayla toplamanız gerekiyor. Bu yazıda Masonlukla ilgili bazı soruları kısaca cevaplandırmaya çalışacağım. (Kuşkusuz bilgilerimizin hemen tamamen Mason kaynaklarına dayandığı unutulmamalıdır, zaten başka türlüsü de mümkün değildir.) 1. Türkiye’de ilk Mason teşkilatı ne zaman, nasıl kuruldu ve kapatıldı? Osmanlı Devleti sınırları içinde ilk Mason locası, Lale Devri’nin zevk çılgınlığı içerisinde kurulmuştur. 1721 yılında Galata’da, Arap Camii civarında açılan loca, 1748’de I. Mahmud tarafından kapattırılmış ve Masonluk yasaklanmıştır.
2. Bilinen ilk Türk Masonu kimdir? Paris’e giden ilk Osmanlı Büyükelçisi Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin oğlu Said Çelebi, kayıtlarda adı geçen ilk Türk Masonudur. Sadrazamlığa kadar yükselmiştir. İlginç olan nokta, ilk Türk matbaasının kurucusu olan İbrahim Müteferrika’nın adının da Mason olarak geçmesidir. 3. Osmanlı Devleti’nde Masonlukla ilgili bulunan ilk belge hangisidir? Andrea Rizopoulos’un Fener Rum Patrikhanesi Arşivi’nde bulduğu bir belge, Fransız Masonlarına ait bir ayin metni olup Rumcaya yapılan bir çeviridir ve 1747 tarihini taşımaktadır. 4. Yeniçerilikle Masonluk arasında herhangi bir bağlantı var mıydı? Yeniçeri Ocağı mensupları, Hacı Bektaş Veli’yi pir sayar ve Bektaşi olduklarını iddia ederlerdi. (Gerçi Mevlevi Yeniçerilere rastlamak da mümkündü.) Bektaşilerin, dini konuları biraz geniş yorumladıkları malum. İşte 1826’da II. Mahmud Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırırken, onun dışarıdaki uzantısı ve üssü olarak bilinen Bektaşi tekkelerini kapattırıp Nakşilere devrederken, bir süredir yeniden palazlanan Mason localarının faaliyetleri göze batmış, bu yüzden bir tür Bektaşi kabul edilerek kapatılmışlar, mensupları ise sürgüne gönderilmiştir. Böylece Mason localarını kapatan ikinci padişahın adı da garip bir tesadüfle Mahmud olmuştur. 5.Tanzimat bir Mason darbesi miydi? Özellikle sağ kesimde Tanzimat’ın bir Mason hareketi olduğu tezi, yaygındır. Buna en güçlü kanıt olarak Tanzimat’ı ilan ettiren Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın Masonluğunu gösterirler. Elimizde bunu kanıtlayacak somut bir belge bulunmamaktadır. Ancak onun döneminde Mason teşkilatlarına göz kırpıldığını ve 1839’dan sonra verdiği gayri resmi izinle Masonluğun Türkiye’de gelişmeye başladığı inkár olunamaz. Bu süreç, 1854-56 Kırım Harbi yıllarında doruğuna ulaşacaktır. Sonuç olarak Tanzimat’ın bir Mason darbesi olduğu söylenemese de, Masonluğun Türkiye’deki modern tarihinin başlangıcı olduğu gerçektir. 6. V. Murad Mason muydu? Masonlara göre, evet. Masonluğa girdiği yer: Kadıköy. Tarih: 20 Ekim 1872. Abdülmecid’in Murad dışında iki oğlu, Nureddin ve Kemaleddin de aynı törenle Masonluğa girmişlerdi. Kaldı ki, Abdülhamid’in Çırağan Sarayı’na kapattırdığı V. Murad’ı kaçırmak için Masonlar tarafından iki teşebbüs yapılmıştır. Birincisi Ali Suavi tarafından (20 Mayıs 1878’de başarısızlıkla sonuçlanmış), ikincisi Skalyeri-Aziz Bey Komitesi tarafından (24 Haziran 1878’de ortaya çıkarılmıştır). 7. Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve öldürülmesi bir Mason operasyonu muydu? Abdülaziz döneminde Masonlar, Abdülmecid dönemindeki rahat çalışma ortamını bulamamışlardı. Onları sıkı bir takibe aldıran Abdülaziz, göz açtırmıyordu. Bu yüzden Mithat Paşa, Ziya Paşa gibi Masonlar tarafından kurulan ve yönetilen bir cunta eliyle 1876 Mayıs’ında tahttan indirilmiş ve birkaç gün sonra Feriye Sarayı’nda ölü bulunmuştu. Bileklerini keserek intihar ettiği söylendi ama Masonlar dahil kimse bu yalana inanmadı, isteyen Celil Layiktez’in makalesinde suicide, ‘intihar’ kelimesinin yanındaki soru işaretine (?) bakabilir. Amaç, Mason yapılan V. Murad’ı tahta çıkarmaktı. 8. II. Abdülhamid Masonlarla nasıl mücadele etti? II. Abdülhamid işe Mithat Paşa’yı sürgüne göndermekle başladı ve iktidarı Mason hakimiyetinden kurtarmayı başardı. Hatta bu yüzden Proodos Locası Üstad-ı Muhteremi Kleanti Skalyeri tarafından öldürülmek istendi. Masonları, sıkı kontrol altına alan Abdülhamid, Masonluğun ne olduğunu, amaçlarını ve güçlerini gayet iyi biliyordu ve bu yüzden körü körüne üzerlerine gitmedi. Daha incelikli bir siyaset takip ederek kontrolü altında aldı. Zaman zaman gizli localara baskınlar düzenletip belgelerini ele geçirtmekle birlikte İstanbul’daki İngiliz locasına cömert bağışlarda bulunduğu da biliniyor. Amacı, Avrupa’da kralları ve parlamentoları nüfuzu altına almış bulunan Masonluğu kışkırtmadan kendi istediği yönde kullanmaktı. Hatta yerli bir Mason locası kurup başına geçmek istediği yolunda bir rivayet Mason çevrelerinde yaygındır. Aslında yapmak istediği, Masonları kullanmaktı. Tabii bu, Masonluk için affedilmez bir suç demekti. Cezası da aynı şekilde ağır olacaktı. 9. Hareket Ordusu bir Mason organizasyonu muydu? Masonluğun Jön Türk devrimine hizmeti gizli saklı bir konu değil. 1901-1908 arasında Makedonya locasında Masonluğa kabul edilen 188 kişiden 23’ünün 2. ve 3. orduya mensup Osmanlı subayları olduğunu biliyoruz. Hareket Ordusu’nun bir kısım subaylarının ve Talat, Manyasizade Refik ve Cavid Beyler gibi İttihatçı önderlerin Masonlukları gerçek olmakla birlikte, mesele Masonlar tarafından kast-ı mahsusla abartılıyor. Sebebi ise basit: Modern Türkiye’nin doğuşu sayılan Jön Türk iktidarını sahiplenmekle bu ülkenin gerçek kurucularının kendileri olduğu mesajını vermiş oluyorlar. Masonlar, İttihatçıların 1910’dan sonra dizginleri ellerine alma çabaları karşısında bu defa onların da aleyhine dönecek ve Osmanlı’nın parçalanmasına yöneleceklerdir. 10. Atatürk Mason muydu? Bu soruyu sorduk ama görüyorsunuz yerimiz tükendi. Üstelik kısaca cevaplanamayacak kadar önemli bir soru bu. Bu yüzden cevabını gelecek hafta vereceğiz.
Alinti: Star
16 Şubat 2007
TSK ve TERÖR
'Ordu malı' bombaya soruşturma yasağı Danıştay'a düzenlenen saldırıyla ilgili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada, bombaların nereden ve nasıl temin edildiğinin araştırılması talebi reddedildi.
16 Şubat 2007 12:02
Yazı boyutunu büyütmek için
Danıştay saldırısı öncesinde Cumhuriyet'e atılan bombaların ordu malı olduğu ortaya çıkmıştı. Makine Kimya Endüstrisi, Emniyet'e gönderdiği yazıda, üç bombanın Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na ait olduğunu belirtilmişti. Mahkeme, soruşturmanın genişletilmesi talepleri olmaması halinde, esas hakkındaki mütalaasını hazırlaması için dosyanın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesini kararlaştırdı. Danıştay 2. Dairesi üyelerine yapılan silahlı saldırıyla ilgili davanın yedinci duruşmasına saldırgan Alparslan Arslan'la birlikte 7 tutuklu sanık ve avukatlar katıldı. Mahkeme başkanı Orhan Karadeniz, talimatla ifadesi alınan tanıklar Abdurrahman Yıldırım, Burhan Gül ve Turgay Özdoğan'ın açıklamalarını okudu. Arslan'ın ortağı olan avukat Gül, yargılanan Ayhan Parlak'ın abisi İlhan Parlak'ın icra davalarını takip ettiğini ve dava dosyalarını avukat Turgay Özdoğan'a devrettiğini belirtti. Cumhuriyet'e atılan bombalarla ilgili tanıklık yapan Abdurrahman Yıldırım ise gazeteye yakın bir mesafede patlama sesi duyduğunu, bu sırada kendisine doğru 3 kişinin koştuğunu gördüğünü kaydetti. Yıldırım, ifadesinde, "Şahıslardan birini belinde silah tutuyor gibi gördüm. 155'i arayıp şahısların eşkali ve olay konusunda bilgi verdim." dedi. Duruşmada sanık Süleyman Esen'in avukatı Mehmet Ener, Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombalarla ilgili inceleme yapılmadığını hatırlatarak, araştırma talep etti. Ener, "Müvekkilim hakkında bombaları temin ettiğine yönelik maddi delil yoktur. Sanık Alparslan Arslan, bir ara 'Bombaları Süleyman verdi' demiş, sonra da Esen'in asker eniştesinden temin ettiğini iddia etmiştir. Ancak Arslan bu iddialarını daha sonra yalanladı. Bombaların 1975-1978 yıllarında Milli Savunma Bakanlığı'na ait olduğu ifade edildi. Bombaların nasıl ve nereden temin edildiği araştırılsın." şeklinde konuştu. Sanık Esen ise devletin belirlediği kanunlar çerçevesinde avukatlık yaptığını, iddia edilen saldırılara karışmadığını belirterek tahliye talep etti. Başkan Karadeniz, avukat Eren'in 'bombaların kaynağının araştırılması' ile Danıştay başkanlığı vekili Canan Sibel Özkan'ın soruşturmanın genişletilmesi yönündeki taleplerinin reddine karar verildiğini bildirdi. Sanıkların tutukluluk halinin devamına karar verilerek, duruşma ileri bir tarihe ertelendi. ZAMAN
16 Şubat 2007 12:02
Yazı boyutunu büyütmek için
Danıştay saldırısı öncesinde Cumhuriyet'e atılan bombaların ordu malı olduğu ortaya çıkmıştı. Makine Kimya Endüstrisi, Emniyet'e gönderdiği yazıda, üç bombanın Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na ait olduğunu belirtilmişti. Mahkeme, soruşturmanın genişletilmesi talepleri olmaması halinde, esas hakkındaki mütalaasını hazırlaması için dosyanın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesini kararlaştırdı. Danıştay 2. Dairesi üyelerine yapılan silahlı saldırıyla ilgili davanın yedinci duruşmasına saldırgan Alparslan Arslan'la birlikte 7 tutuklu sanık ve avukatlar katıldı. Mahkeme başkanı Orhan Karadeniz, talimatla ifadesi alınan tanıklar Abdurrahman Yıldırım, Burhan Gül ve Turgay Özdoğan'ın açıklamalarını okudu. Arslan'ın ortağı olan avukat Gül, yargılanan Ayhan Parlak'ın abisi İlhan Parlak'ın icra davalarını takip ettiğini ve dava dosyalarını avukat Turgay Özdoğan'a devrettiğini belirtti. Cumhuriyet'e atılan bombalarla ilgili tanıklık yapan Abdurrahman Yıldırım ise gazeteye yakın bir mesafede patlama sesi duyduğunu, bu sırada kendisine doğru 3 kişinin koştuğunu gördüğünü kaydetti. Yıldırım, ifadesinde, "Şahıslardan birini belinde silah tutuyor gibi gördüm. 155'i arayıp şahısların eşkali ve olay konusunda bilgi verdim." dedi. Duruşmada sanık Süleyman Esen'in avukatı Mehmet Ener, Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombalarla ilgili inceleme yapılmadığını hatırlatarak, araştırma talep etti. Ener, "Müvekkilim hakkında bombaları temin ettiğine yönelik maddi delil yoktur. Sanık Alparslan Arslan, bir ara 'Bombaları Süleyman verdi' demiş, sonra da Esen'in asker eniştesinden temin ettiğini iddia etmiştir. Ancak Arslan bu iddialarını daha sonra yalanladı. Bombaların 1975-1978 yıllarında Milli Savunma Bakanlığı'na ait olduğu ifade edildi. Bombaların nasıl ve nereden temin edildiği araştırılsın." şeklinde konuştu. Sanık Esen ise devletin belirlediği kanunlar çerçevesinde avukatlık yaptığını, iddia edilen saldırılara karışmadığını belirterek tahliye talep etti. Başkan Karadeniz, avukat Eren'in 'bombaların kaynağının araştırılması' ile Danıştay başkanlığı vekili Canan Sibel Özkan'ın soruşturmanın genişletilmesi yönündeki taleplerinin reddine karar verildiğini bildirdi. Sanıkların tutukluluk halinin devamına karar verilerek, duruşma ileri bir tarihe ertelendi. ZAMAN
13 Şubat 2007
Neden Kizil Sultan ?
'Abdülhamid’in mezarını ateşe vereceğiz!' * Mustafa Armağan
m.armagan@zaman.com.tr
“Eğer Filistin'de Müslüman Arap unsurunun faikiyetini [üstünlüğünü] muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden, dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz.” 10 Şubat’ta vefatının 89. yılında rahmetle andığımız Sultan II. Abdülhamid’e ait olan yukarıdaki sözler 1895’de yazılmış hatıra defterine. O günden ne kadar net görmüş bugünleri, değil mi? Evet, tam da dediği gibi, Filistinli dindaşlarımızın ölüm kararı oldu İsrail devletinin kurulması...
Yalnız üzerinde güneş batmayan İngiliz emperyalizmine karşı mücadele vermekle kalmadı II. Abdülhamid; aynı zamanda Ermeni çeteleri ve lobilerine, Siyonist örgütlere, iç ve dış Masonlara, velhasıl Memalik-i Osmaniye’yi bölüp parçalamak isteyenlere karşı cansiperane ve destansı bir direnişti onunkisi.
Filistin’in “en zayıf halka” olduğuna yürekten inanıyordu; nitekim dediği gibi de çıktı. Filistin’in Akdeniz-Hint Okyanusu-Kızıldeniz düğümünün merkezi olduğu, 1919’da İngiliz emperyalizminin teorisyenliğine soyunan Halford Mackinder’in tarihî itirafında deşifre edildi. Mackinder’e göre Filistin toprakları, Asya-Afrika-Ortadoğu arasında vazgeçilmez bir adaydı ve İngiliz emperyalizminin petrol üzerindeki hakimiyeti sürdüğü müddetçe desteklenmesi gerekiyordu. Şimdi anlıyoruz emperyalizmin Filistin’i neden bu kadar çok istediğini ve yine şimdi anlıyoruz Sultan Abdülhamid’in Filistin’i emperyalizme kaptırdığımız zaman başımıza nelerin geleceğini öngören sözlerini. Gün geldi, küresel İngiliz hakimiyeti iflas etti ve satılığa çıktı: Zaten Harb-i Umumi’de Amerikalı şirketlerden kovalar dolusu borç almış, tamtakır hazinesiyle dev bir küresel iskelet halini almıştı. ABDli alacaklılar, müflis emperyalizmi de devraldılar ‘mecburen’! Ve petrol savaşı yeniden kızıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın hesabı dürülürken, Orta Doğu’dan İngilizler sureta çekiliyor ve ardından İsrail devleti doğuyordu. Amerika, İngilizlerin rolünü olduğu kadar İsrail’in hamiliğini de devralacaktı. Zira onun daha büyük hesapları vardı petrolle ve bu bölgenin denetimi ve birleşmesinin engellenmesi, bir mecburiyetti. İsrail bombaları sınır çizgilerini yeniden yakıyor, kavuruyor. Filistin ve Lübnan tarihlerinin yeni bir kanlı sayfasında yaşıyor. Kuzey Irak sınırımızda İsrailli komutanlar Peşmergelere eğitim yaptırıyor. Ve herkes gibi biz de tarihte yaşamış o tek adamı hatırlıyoruz. Sıkışık durumdaki hazinesini milyonlarca sterlinle “rahatlatmaya” hazır olduklarını söyleyerek yanına kadar sokulan ve kendilerine başlarını sokacak bir arazi vermesini isteyen Theodore Herzl’e Abdülhamid’in söylediği aşağıdaki sözler bir asır sonra bile diken diken etmeye yetiyor tüylerimizi: “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime emanettir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. [Böyle bir toprak parçası bizden kopartılmak istense bile o toprağı kanlarımızla kaplarız ve yine bizim toprağımız olur.] Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehid düşmüşlerdi. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana aid değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Museviler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin‘i karşılıksız bile ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.” Siyonistler kendilerine Filistin’den toprak satması için bir değil, tam beş kez ikna girişiminde bulundular. Hepsinde yüz geri edilince anladılar ki, o başta kaldıkça Orta Doğu’ya “huzur” gelmeyecek(!).Siyon Yurdu’na giden altın yol, Abdülhamid’siz açılacaktır. Yahudi diasporasının Abdülhamid’e güttüğü kin o kadar derin ve köklüdür ki, Guantanamo’da aylarca esir kalan İbrahim Şen, Vakit’in kendisiyle yaptığı söyleşide ilginç itiraflarda bulunmuştu. Meğer Guantanamo’daki sorgulara İsrailli hahamlar da katılıyormuş. Hatta bu Guantanamo mahkûmu, sorgulardan birisinde Yasef isimli bir Yahudi komutanın vücuduna elektrik verirken kendisine, “Türk terörist, merak etme az kaldı. Irak, İran ve Suriye’den sonra sıra Türkiye’ye de gelecek. Kadınlarınız hizmetçilerimiz, erkekleriniz de kölelerimiz olacak. İstanbul’a geldiğimizde ilk olarak dedeniz Abdülhamid’in mezarını ateşe vereceğiz” dediğini aktarıyordu. II. Abdülhamid 24 Nisan 1909’da tahttan indirildi, vefat ettiği 10 Şubat 1918’de ise Jön Türklere devrettiği, yüzölçümü neredeyse 5 milyon kilometrekareye ulaşan koca imparatorluk kayıplara karışmış sayılırdı. “Hürriyet kahramanı” Enver Paşa’nın 1 Kasım 1918 Cumartesi gecesi saat 23.00’de bir Alman istimbotu ile kurtarmaya kalktığı ülkeden kaçmadan evvel, yaveri Mersinli Cemal Paşa’ya yaptığı şu acı itiraf, İttihatçıların nasıl büyük bir oyuna geldiklerini geç de olsa fark ettiklerini göstermektedir:
“Turan yapacaktık, viran olduk. Bizim en büyük günahımız, Sultan Hamid’i anlayamamaktır. Yazık Paşam, çok yazık! Siyonistlere alet olduk ve onların hıyanetine uğradık!”
Yıllar geçtikçe haklılığı daha iyi anlaşılan “Son Sultan” II. Abdülhamid’in bütün mücadelesini, bir yandan kurtlarla dans edip ülkeye zaman kazandırmaya, öbür yandan ülkenin yetersiz altyapısını gelmesi kaçınılmaz emperyalist kıyamete hazırlamaya ve insan gücünü yetiştirmeye teksif etmişti. İlk denizaltı gemilerimizi donanmaya kazandırması da, imparatorluk sathında binlerce okulu açması da bu gayenin yansımalarıydı. Çobanlara bile okul açtırmasını, mezuniyet törenlerine hediyeler göndererek memleket evlatlarını okumaya teşvikini ancak bu gaye çerçevesinde anlamak mümkündür. Ona kızanların öfkesini anlıyoruz. Osmanlı’nın postunu pahalıya deldirmişti emperyalizme. Acısız bir ameliyatla gövdeyi paylaşacaklarını düşünenlerin, bu paylaşımın onun gayretleriyle ertelenmesi ve Birinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca Avrupalının ölümüyle sonuçlanması karşısında öfkelenmelerinden daha doğal bir şey olamazdı. Dinmeyen öfkelerinin sebebi budur. Tabii Kızıl Sultan iftirasının da... İyi güzel, anlıyoruz İngilizin, Fransızın, Yahudinin, Ermeninin, Masonun şunun bunun hıncını. Peki bizim içeridekilere ne oluyor? Onlar da mı ülkeyi erkenden bölüp parçalatmadığına kızıyorlar yoksa? Orta Doğu’da haritaları yeniden çizme tartışmalarının yapıldığı şu günlerde dikkatle okumamız gereken bir kitap gibidir Sultan II. Abdülhamid’in 33 yıllık iktidarı. Ben bu direnişe, sessiz Çanakkale diyorum. Şehitsiz, gazisiz, topsuz, tüfeksiz Çanakkale... Yok, yok, bir şehidi var bu sessiz Çanakkale’nin. Hem de hakkı yenmiş, garip bir şehidi: O şehid, Abdülhamid’in ta kendisidir. Rahmet onun üzerine yağsın...
m.armagan@zaman.com.tr
“Eğer Filistin'de Müslüman Arap unsurunun faikiyetini [üstünlüğünü] muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden, dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz.” 10 Şubat’ta vefatının 89. yılında rahmetle andığımız Sultan II. Abdülhamid’e ait olan yukarıdaki sözler 1895’de yazılmış hatıra defterine. O günden ne kadar net görmüş bugünleri, değil mi? Evet, tam da dediği gibi, Filistinli dindaşlarımızın ölüm kararı oldu İsrail devletinin kurulması...
Yalnız üzerinde güneş batmayan İngiliz emperyalizmine karşı mücadele vermekle kalmadı II. Abdülhamid; aynı zamanda Ermeni çeteleri ve lobilerine, Siyonist örgütlere, iç ve dış Masonlara, velhasıl Memalik-i Osmaniye’yi bölüp parçalamak isteyenlere karşı cansiperane ve destansı bir direnişti onunkisi.
Filistin’in “en zayıf halka” olduğuna yürekten inanıyordu; nitekim dediği gibi de çıktı. Filistin’in Akdeniz-Hint Okyanusu-Kızıldeniz düğümünün merkezi olduğu, 1919’da İngiliz emperyalizminin teorisyenliğine soyunan Halford Mackinder’in tarihî itirafında deşifre edildi. Mackinder’e göre Filistin toprakları, Asya-Afrika-Ortadoğu arasında vazgeçilmez bir adaydı ve İngiliz emperyalizminin petrol üzerindeki hakimiyeti sürdüğü müddetçe desteklenmesi gerekiyordu. Şimdi anlıyoruz emperyalizmin Filistin’i neden bu kadar çok istediğini ve yine şimdi anlıyoruz Sultan Abdülhamid’in Filistin’i emperyalizme kaptırdığımız zaman başımıza nelerin geleceğini öngören sözlerini. Gün geldi, küresel İngiliz hakimiyeti iflas etti ve satılığa çıktı: Zaten Harb-i Umumi’de Amerikalı şirketlerden kovalar dolusu borç almış, tamtakır hazinesiyle dev bir küresel iskelet halini almıştı. ABDli alacaklılar, müflis emperyalizmi de devraldılar ‘mecburen’! Ve petrol savaşı yeniden kızıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın hesabı dürülürken, Orta Doğu’dan İngilizler sureta çekiliyor ve ardından İsrail devleti doğuyordu. Amerika, İngilizlerin rolünü olduğu kadar İsrail’in hamiliğini de devralacaktı. Zira onun daha büyük hesapları vardı petrolle ve bu bölgenin denetimi ve birleşmesinin engellenmesi, bir mecburiyetti. İsrail bombaları sınır çizgilerini yeniden yakıyor, kavuruyor. Filistin ve Lübnan tarihlerinin yeni bir kanlı sayfasında yaşıyor. Kuzey Irak sınırımızda İsrailli komutanlar Peşmergelere eğitim yaptırıyor. Ve herkes gibi biz de tarihte yaşamış o tek adamı hatırlıyoruz. Sıkışık durumdaki hazinesini milyonlarca sterlinle “rahatlatmaya” hazır olduklarını söyleyerek yanına kadar sokulan ve kendilerine başlarını sokacak bir arazi vermesini isteyen Theodore Herzl’e Abdülhamid’in söylediği aşağıdaki sözler bir asır sonra bile diken diken etmeye yetiyor tüylerimizi: “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime emanettir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. [Böyle bir toprak parçası bizden kopartılmak istense bile o toprağı kanlarımızla kaplarız ve yine bizim toprağımız olur.] Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehid düşmüşlerdi. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana aid değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Museviler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin‘i karşılıksız bile ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.” Siyonistler kendilerine Filistin’den toprak satması için bir değil, tam beş kez ikna girişiminde bulundular. Hepsinde yüz geri edilince anladılar ki, o başta kaldıkça Orta Doğu’ya “huzur” gelmeyecek(!).Siyon Yurdu’na giden altın yol, Abdülhamid’siz açılacaktır. Yahudi diasporasının Abdülhamid’e güttüğü kin o kadar derin ve köklüdür ki, Guantanamo’da aylarca esir kalan İbrahim Şen, Vakit’in kendisiyle yaptığı söyleşide ilginç itiraflarda bulunmuştu. Meğer Guantanamo’daki sorgulara İsrailli hahamlar da katılıyormuş. Hatta bu Guantanamo mahkûmu, sorgulardan birisinde Yasef isimli bir Yahudi komutanın vücuduna elektrik verirken kendisine, “Türk terörist, merak etme az kaldı. Irak, İran ve Suriye’den sonra sıra Türkiye’ye de gelecek. Kadınlarınız hizmetçilerimiz, erkekleriniz de kölelerimiz olacak. İstanbul’a geldiğimizde ilk olarak dedeniz Abdülhamid’in mezarını ateşe vereceğiz” dediğini aktarıyordu. II. Abdülhamid 24 Nisan 1909’da tahttan indirildi, vefat ettiği 10 Şubat 1918’de ise Jön Türklere devrettiği, yüzölçümü neredeyse 5 milyon kilometrekareye ulaşan koca imparatorluk kayıplara karışmış sayılırdı. “Hürriyet kahramanı” Enver Paşa’nın 1 Kasım 1918 Cumartesi gecesi saat 23.00’de bir Alman istimbotu ile kurtarmaya kalktığı ülkeden kaçmadan evvel, yaveri Mersinli Cemal Paşa’ya yaptığı şu acı itiraf, İttihatçıların nasıl büyük bir oyuna geldiklerini geç de olsa fark ettiklerini göstermektedir:
“Turan yapacaktık, viran olduk. Bizim en büyük günahımız, Sultan Hamid’i anlayamamaktır. Yazık Paşam, çok yazık! Siyonistlere alet olduk ve onların hıyanetine uğradık!”
Yıllar geçtikçe haklılığı daha iyi anlaşılan “Son Sultan” II. Abdülhamid’in bütün mücadelesini, bir yandan kurtlarla dans edip ülkeye zaman kazandırmaya, öbür yandan ülkenin yetersiz altyapısını gelmesi kaçınılmaz emperyalist kıyamete hazırlamaya ve insan gücünü yetiştirmeye teksif etmişti. İlk denizaltı gemilerimizi donanmaya kazandırması da, imparatorluk sathında binlerce okulu açması da bu gayenin yansımalarıydı. Çobanlara bile okul açtırmasını, mezuniyet törenlerine hediyeler göndererek memleket evlatlarını okumaya teşvikini ancak bu gaye çerçevesinde anlamak mümkündür. Ona kızanların öfkesini anlıyoruz. Osmanlı’nın postunu pahalıya deldirmişti emperyalizme. Acısız bir ameliyatla gövdeyi paylaşacaklarını düşünenlerin, bu paylaşımın onun gayretleriyle ertelenmesi ve Birinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca Avrupalının ölümüyle sonuçlanması karşısında öfkelenmelerinden daha doğal bir şey olamazdı. Dinmeyen öfkelerinin sebebi budur. Tabii Kızıl Sultan iftirasının da... İyi güzel, anlıyoruz İngilizin, Fransızın, Yahudinin, Ermeninin, Masonun şunun bunun hıncını. Peki bizim içeridekilere ne oluyor? Onlar da mı ülkeyi erkenden bölüp parçalatmadığına kızıyorlar yoksa? Orta Doğu’da haritaları yeniden çizme tartışmalarının yapıldığı şu günlerde dikkatle okumamız gereken bir kitap gibidir Sultan II. Abdülhamid’in 33 yıllık iktidarı. Ben bu direnişe, sessiz Çanakkale diyorum. Şehitsiz, gazisiz, topsuz, tüfeksiz Çanakkale... Yok, yok, bir şehidi var bu sessiz Çanakkale’nin. Hem de hakkı yenmiş, garip bir şehidi: O şehid, Abdülhamid’in ta kendisidir. Rahmet onun üzerine yağsın...
11 Şubat 2007
'alın size derin devlet'
Bir 'alın size derin devlet' yazısı
'Derin devlet yok' diyenleri ' Konya'da 12 Eylül öncesi yaşananların haksız çıkaracağını yazan Yavuz Donat, darbeyi tetikleyen mitingin perde arkasındaki esrarengizlikleri yazdı:
11 Şubat 2007 12:46
Yazı boyutunu büyütmek için
Al sana derin devlet Kimse karnından konuşmasın, Türkiye'de "derin devlet" var. "Dün" de vardı, "bugün" de var. Derin devlet olayını "isimli, resimli, örnekli, tanıklı" olarak ve "özetleyerek" anlatacağız. Gerekirse "örnekleri çoğaltırız." Yine gerekirse "günümüzden örnekler" sunarız.. OLAY- 1 Çok yakında 30 Ağustos 1980... Öğle saatleri. Yer Konya Orduevi. Vali Lütfi Tuncel ile Belediye Başkanı Mehmet Keçeciler, Ordu Komutanı Org. Bedrettin Demirel'in konuğu. Keçeciler: -Paşam bu anarşi nasıl önlenecek? Org. Demirel: - Reis bey çok yakında önlenir, merak etme. - Nasıl önlenir paşam? - Önleyeceğiz... Nasıl önleneceğinin kurallarını da koyacağız... Yakında görürsünüz. OLAY- 2 Geliyorum diyen ihtilal 2 Eylül 1980... Sabah saat 09.00. Konya Belediye Başkanı Mehmet Keçeciler, Konya Milletvekili (AP) Prof. Şaban Karataş Ankara'da, Başbakanlık konutundalar. Keçeciler: - Sayın Başbakanım. Alaaddin Camii'nin duvarı çatladı. Sizden destek istemeye geldim. Demirel: - Vakıflar'a, Hazine'ye, Bayındırlık'a derhal emir veriyorum... Gereken yapılacak. Başbakan: - Reis bey benim de sizden bir ricam var. Keçeciler: - Emriniz olur sayın Başbakanım. - Hoca'ya (Prof. Erbakan) selam söyleyin. Meclis'ten erken seçim kararı çıksın... Askeri tutamıyorum... Erken seçim kararı alınırsa ihtilal önlenir. - Benim de duyum ve endişelerim var. - Reis bey, Hoca üzerinde ağırlığınızı kullanın, ihtilali önleyelim. OLAY- 3 2 Demirel 2 Eylül 1980... Öğleden sonra. TBMM'de, Milli Selamet Partisi Genel Başkanlık Odası. Odadakiler: Prof. Erbakan, Oğuzhan Asiltürk, Şevket Kazan, Recai Kutan, Süleyman Arif Emre. Ve Mehmet Keçeciler. Mehmet Keçeciler: - Muhterem Hocam, bazı şeyleri arzetmek istiyorum. Prof. Erbakan: - Buyrunuz. Keçeciler: 1. Hocam 6 Eylül'de Konya'da yapılacak Kudüs mitingi iptal edilsin. 2. Kudüs'e asker gönderilecekse beni 1'inci sıraya yazın. 3. Ama miting bizim başımızı belaya sokar. 4. İhtilal geliyor. Oğuzhan Asiltürk: - Ordu sağcı-solcu diye 2'ye bölündü... İhtilal falan olmaz. Prof. Erbakan: - Madem Konya istemiyor, Kudüs mitingini Kayseri'de yapalım. Oğuzhan Asiltürk: - Ama zaman yok... Konya'da yapmaya mecburuz. Prof. Erbakan: - Mehmet bey, ihtilal olacağını kimden duydunuz? Keçeciler: - 2 Demirel'den... Önce Org. Bedrettin Demirel söyledi, sonra da Başbakan Demirel. Başbakan Demirel'in adını duyan hoca Prof. Erbakan birden sinirlenir: - Bizi askerle korkutuyor... Miting yapılacaktır... 6 Eylül'de Konya'da. Keçeciler de sinirlenir: - Öyleyse ben de artık sizin belediye başkanınız değilim. OLAY- 4 İstifa mektubu 3 Eylül 1980. Mehmet Keçeciler Konya'ya döner ve MSP İl Başkanı Ali Güneri'ye "istifasını" verir. İstifanın "mitingden sonra açıklanması" kararlaştırılır. Keçeciler "miting günü" Konya'da bulunmak istemez. Ama Vali rica eder: - Konya'dan ayrılma. Org. Demirel de: - Seni tanıyorum, bir yere gitme. OLAY- 5 Sahipsiz afiş 4 Eylül 1980. Konya'da, Ordu Komutanlığı Karargahı'nın karşısına dev bir afiş asılır: - "Şeriat İslam'dır." Org. Demirel, Belediye Başkanı Keçeciler'i arar: - Bu afişi asacak başka yer kalmadı mı? - Paşam, ben astırmadım. Derhal indiriyorum. Afiş indirilir. Ve afişi kimin astırdığı da bulunamaz. OLAY- 6 Derin devletin deli kadrosu 6 Eylül 1980. İhtilal sebepleri arasında sayılan meşhur Konya mitinginin sabahında, Belediye Başkanı Keçeciler, şehri dolaşmaya çıkar. Ve kentin "kimseye zararı olmayan, halkın harçlık verdiği" delileriyle karşılaşır. Örneğin Deli Kazım, Deli İsmail. Esnafın "sabah erkenden dükkânıma uğrarsa işlerim rast gider" dediği Deli Mustafa. Yine zararsız delilerden "İbibik Selahattin." 40-50 deli. "Yeşil cüppeleri" giymişler, başlarında "yeşil sarık", ayaklarında "çizme", Konya sokaklarında "şeriat istiyorlar." Keçeciler: - Lan Mustafa, bu kılık kıyafet ne böyle? - Reis abi, reis abi bizi giydirdiler. - Kim giydirdi? - Birileri giydiriverdi... İyi olmuş mu reis abi? Konyalı delileri "kimlerin giydirdiği" hiç öğrenilemedi. OLAY- 7 5 bilinmeyenli denklem 6 Eylül 1980... Öğleden sonra. Milli Selamet Partisi'nin Konya Mitingi'nde tam İstiklal Marşı okunacağı sırada... "Arkalardan 5 kişi" bağırmaya başlar: - İstiklal Marşı değil, ezan istiyoruz. 5 kişinin "gazetelerde resmi çıkar." Ama bu 5 kişiyi "Konya'da tanıyan, bilen yoktur." Mehmet Keçeciler hemen savcılığa başvurur: - Bunların bulunması ve haklarında soruşturma açılmasını rica... Aradan 27 yıl geçti. Bu 5 kişi "hala kayıp." Ve son not: 12 Eylül ihtilalinden sonra MSP yönetimi "hapse atıldı." Keçeciler Ordu Komutanı'nın isteğiyle "bir süre Belediye Başkanlığı'na devam etti."
Sonra Ankara'ya, "Başbakan Yardımcısı Turgut Özal'ın Danışmanlığına" atandı. Sabah
'Derin devlet yok' diyenleri ' Konya'da 12 Eylül öncesi yaşananların haksız çıkaracağını yazan Yavuz Donat, darbeyi tetikleyen mitingin perde arkasındaki esrarengizlikleri yazdı:
11 Şubat 2007 12:46
Yazı boyutunu büyütmek için
Al sana derin devlet Kimse karnından konuşmasın, Türkiye'de "derin devlet" var. "Dün" de vardı, "bugün" de var. Derin devlet olayını "isimli, resimli, örnekli, tanıklı" olarak ve "özetleyerek" anlatacağız. Gerekirse "örnekleri çoğaltırız." Yine gerekirse "günümüzden örnekler" sunarız.. OLAY- 1 Çok yakında 30 Ağustos 1980... Öğle saatleri. Yer Konya Orduevi. Vali Lütfi Tuncel ile Belediye Başkanı Mehmet Keçeciler, Ordu Komutanı Org. Bedrettin Demirel'in konuğu. Keçeciler: -Paşam bu anarşi nasıl önlenecek? Org. Demirel: - Reis bey çok yakında önlenir, merak etme. - Nasıl önlenir paşam? - Önleyeceğiz... Nasıl önleneceğinin kurallarını da koyacağız... Yakında görürsünüz. OLAY- 2 Geliyorum diyen ihtilal 2 Eylül 1980... Sabah saat 09.00. Konya Belediye Başkanı Mehmet Keçeciler, Konya Milletvekili (AP) Prof. Şaban Karataş Ankara'da, Başbakanlık konutundalar. Keçeciler: - Sayın Başbakanım. Alaaddin Camii'nin duvarı çatladı. Sizden destek istemeye geldim. Demirel: - Vakıflar'a, Hazine'ye, Bayındırlık'a derhal emir veriyorum... Gereken yapılacak. Başbakan: - Reis bey benim de sizden bir ricam var. Keçeciler: - Emriniz olur sayın Başbakanım. - Hoca'ya (Prof. Erbakan) selam söyleyin. Meclis'ten erken seçim kararı çıksın... Askeri tutamıyorum... Erken seçim kararı alınırsa ihtilal önlenir. - Benim de duyum ve endişelerim var. - Reis bey, Hoca üzerinde ağırlığınızı kullanın, ihtilali önleyelim. OLAY- 3 2 Demirel 2 Eylül 1980... Öğleden sonra. TBMM'de, Milli Selamet Partisi Genel Başkanlık Odası. Odadakiler: Prof. Erbakan, Oğuzhan Asiltürk, Şevket Kazan, Recai Kutan, Süleyman Arif Emre. Ve Mehmet Keçeciler. Mehmet Keçeciler: - Muhterem Hocam, bazı şeyleri arzetmek istiyorum. Prof. Erbakan: - Buyrunuz. Keçeciler: 1. Hocam 6 Eylül'de Konya'da yapılacak Kudüs mitingi iptal edilsin. 2. Kudüs'e asker gönderilecekse beni 1'inci sıraya yazın. 3. Ama miting bizim başımızı belaya sokar. 4. İhtilal geliyor. Oğuzhan Asiltürk: - Ordu sağcı-solcu diye 2'ye bölündü... İhtilal falan olmaz. Prof. Erbakan: - Madem Konya istemiyor, Kudüs mitingini Kayseri'de yapalım. Oğuzhan Asiltürk: - Ama zaman yok... Konya'da yapmaya mecburuz. Prof. Erbakan: - Mehmet bey, ihtilal olacağını kimden duydunuz? Keçeciler: - 2 Demirel'den... Önce Org. Bedrettin Demirel söyledi, sonra da Başbakan Demirel. Başbakan Demirel'in adını duyan hoca Prof. Erbakan birden sinirlenir: - Bizi askerle korkutuyor... Miting yapılacaktır... 6 Eylül'de Konya'da. Keçeciler de sinirlenir: - Öyleyse ben de artık sizin belediye başkanınız değilim. OLAY- 4 İstifa mektubu 3 Eylül 1980. Mehmet Keçeciler Konya'ya döner ve MSP İl Başkanı Ali Güneri'ye "istifasını" verir. İstifanın "mitingden sonra açıklanması" kararlaştırılır. Keçeciler "miting günü" Konya'da bulunmak istemez. Ama Vali rica eder: - Konya'dan ayrılma. Org. Demirel de: - Seni tanıyorum, bir yere gitme. OLAY- 5 Sahipsiz afiş 4 Eylül 1980. Konya'da, Ordu Komutanlığı Karargahı'nın karşısına dev bir afiş asılır: - "Şeriat İslam'dır." Org. Demirel, Belediye Başkanı Keçeciler'i arar: - Bu afişi asacak başka yer kalmadı mı? - Paşam, ben astırmadım. Derhal indiriyorum. Afiş indirilir. Ve afişi kimin astırdığı da bulunamaz. OLAY- 6 Derin devletin deli kadrosu 6 Eylül 1980. İhtilal sebepleri arasında sayılan meşhur Konya mitinginin sabahında, Belediye Başkanı Keçeciler, şehri dolaşmaya çıkar. Ve kentin "kimseye zararı olmayan, halkın harçlık verdiği" delileriyle karşılaşır. Örneğin Deli Kazım, Deli İsmail. Esnafın "sabah erkenden dükkânıma uğrarsa işlerim rast gider" dediği Deli Mustafa. Yine zararsız delilerden "İbibik Selahattin." 40-50 deli. "Yeşil cüppeleri" giymişler, başlarında "yeşil sarık", ayaklarında "çizme", Konya sokaklarında "şeriat istiyorlar." Keçeciler: - Lan Mustafa, bu kılık kıyafet ne böyle? - Reis abi, reis abi bizi giydirdiler. - Kim giydirdi? - Birileri giydiriverdi... İyi olmuş mu reis abi? Konyalı delileri "kimlerin giydirdiği" hiç öğrenilemedi. OLAY- 7 5 bilinmeyenli denklem 6 Eylül 1980... Öğleden sonra. Milli Selamet Partisi'nin Konya Mitingi'nde tam İstiklal Marşı okunacağı sırada... "Arkalardan 5 kişi" bağırmaya başlar: - İstiklal Marşı değil, ezan istiyoruz. 5 kişinin "gazetelerde resmi çıkar." Ama bu 5 kişiyi "Konya'da tanıyan, bilen yoktur." Mehmet Keçeciler hemen savcılığa başvurur: - Bunların bulunması ve haklarında soruşturma açılmasını rica... Aradan 27 yıl geçti. Bu 5 kişi "hala kayıp." Ve son not: 12 Eylül ihtilalinden sonra MSP yönetimi "hapse atıldı." Keçeciler Ordu Komutanı'nın isteğiyle "bir süre Belediye Başkanlığı'na devam etti."
Sonra Ankara'ya, "Başbakan Yardımcısı Turgut Özal'ın Danışmanlığına" atandı. Sabah
05 Şubat 2007
Sultan Abdulhamid´in sakli yüzü
MUSTAFA ARMAĞAN
Sultan Abdülhamid, zamane yöneticileri gibi devlet hazinesinden yiğitlik yapmaz, her yıl çocukluğundan beri biriktirdiği şahsi hazinesinden bir miktar parayı borcunu ödeyemediği için hapse düşenleri kurtarmaya tahsis ederdi.
Dedem Mustafa Armağan’ın yengesi Hamide Nine, evimize yatılı misafir olarak geldiğinde bizi etrafına toplar, hatıralarını anlatır, ancak konu maaşların masraflara yetmediğine gelince, takılmış plak gibi, “Ah, Sultan Hamid devrinde bolluk bereket vardı. O gittikten sonra her şey pahalandı.” diye söylenirdi. Şimdilerde doğan çocuklar arasında Tayyip isminde artış görüldüğü gibi, o zaman da aileler kızları olursa Hamide, oğulları olursa Hamid ismini koymaya özenir, hatta dedem gibi hızını alamayıp kızına Atiye ismini koyanlar da eksik olmazdı. ‘Hepsini anladık da, bu Atiye ne oluyor?’ diyorsanız bunun ilginç bir hikâyesi var ki, Sultan II. Abdülhamid’in insan yönüne olduğu kadar baba imajına da demir atar sessizce.
Burhan Felek, çocukluk hatıralarını topladığı “Hayal Belde Üsküdar”da Abdülhamid dönemine rastlayan kendi sünnet düğününde bizzat padişahın gönderdiği çeyrek altını avuçlarına aldığı zamanki heyecanını unutamadığını yazar. Tahta çıkış yıldönümü olan 19 Ağustos tarihinde toplu sünnetler düzenleten Abdülhamid, böylece bugün dahi devam eden bir çift geleneği; sünnetlerin ağustos ayında yapılması geleneği ile toplu sünnet törenlerini başlatmış oluyordu. Yani bugün eğer sünnet törenlerini, farkına varmadan ağustos ayına kaydırıyorsak ve toplu sünnet diye bir uygulama varsa, her ikisini de Abdülhamid’in insan kalbine, özellikle de çocuk kalbini kazanma yönündeki mükemmel stratejisine borçluyuz. Artık törenlere çeyrek altın gönderen bir Abdülhamid Baba yok; gerçi ama onun ayak izini aramızda görebiliyoruz hepimiz.
İşte “Atiye” ismini Urfa’daki bir aileye kadar yaygınlaştıran şey, Sultanımızın, Tanzimat’la birlikte kimyası bozulan Devlet Baba imajını diriltmek ve sahipsiz olmadıkları duygusunu halka yeniden aşılamak için gösterdiği olağanüstü çabanın sonucuydu. Bürokrasinin kekre yüzüyle muhatap ola ola devlete güveni derinden sarsılmış kitleleri yeniden sarıp sarmalayan ve kendilerini bir büyük ailenin üyeleri, padişahı da babaları gibi görmeleri yönünde güdümleyen Abdülhamid’in, bakanlarını ve vezir vüzerayı da yanına alarak halka o soğuk günlerde yakacak temin etmek için nasıl seferber olduğunu yazmıyor maalesef tarihlerimiz.
Onlar yazmıyor diye, yapılan iyilikler karşısında kalem sonsuza kadar susacak değil elbette. İşte Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Nadir Özbek, ABD’de hazırladığı doktora tezinde (İletişim Yayınları tarafından “Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyal Devlet” adıyla 2002’de yayınlandı), Abdülhamid’in bu yardımsever yönüne büyüteç tutuyor ve ortaya inanılması güç bir tablo çıkıyor: Aydınların Kızıl Sultan dedikleri Abdülhamid’i halkımızın hâlâ neden bu denli sevdiğinin ipuçlarını buluyoruz bu kitapta.
Görelim mi ipuçlarından birkaçını?
Önce şu “atiyye” meselesi. Atiyye-i seniyyeler, padişahın geniş bir kitleye sunduğu hediyelerdir. Bu hediyeler, sünnet düğünlerine çeyrek altın göndermekle sınırlı kalmamış, mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap göndermekten tutun da, Üsküdar’da itfaiyeci Mehmet Efendi’nin 7-8 yaşlarındaki zavallı sakat kızına protez bacak yaptırmaya kadar uzanan gerçek bir yardım seferberliğine dönüşmüştür adeta.
Mesela soğuk geçen kış günleri için özel bir komisyon kurulmuş, bunlar (bazılarının bunlara ‘hafiye’ demesinde sakınca yok) evini ısıtacak imkânı bulunmayan haneleri tespit ettikten sonra Hazine-i Hassa Nezareti’nin tahsis ettiği 15,300 kuruş karşılığında 50 ton kömür satın alıp İstanbul’un yoksul halkına dağıtmıştır. Arşiv belgelerinden öğrendiğimize göre, kömürün dağıtıldığı bir semt halkı o kadar memnun olmuştur ki, padişaha bir teşekkür mektubu göndermiştir. Yardımların yalnız İstanbul halkına yönelik olduğunu sanıyorsanız, Abdülhamid’in projesini anlamamış olursunuz. Mesela Filibe’nin fakirlerine kömür yardımı yapıldığını ve onların da padişaha müteşekkir olduklarını belirten bir arzuhal sunduklarını gösteriyor arşivler.
Abdülhamid’in her tahta geçiş yıldönümünde alışkanlık haline getirdiği bir atiyyesi de, borçları yüzünden hapse düşenleri kurtarma operasyonudur. Zamane yöneticileri gibi devlet hazinesinden yiğitlik yapmaz, her yıl çocukluğundan beri biriktirdiği şahsi hazinesinden bir miktar parayı borcunu ödeyemediği için hapse düşenleri kurtarmaya tahsis ederdi. Nitekim 1892 yılında, doğum gününü vesile kılarak komisyona mahkûmların durumunu inceletmiş, tahsis edilen miktarın gerekenden fazla olduğu anlaşılınca affın kapsamı genişletilmiş ve aftan 50 kişinin daha yararlanması sağlanmıştır.
En iyisi çarpıcı bir örnekle konuyu noktalamak.
29 Mayıs 1899’da bir dilekçe gelir Abdülhamid’e. 6 yıl önce sol bacağını kaybeden 26 yaşında bir genç, içine düştüğü sefaleti anlatarak Sultan’dan durumuna bir çare bulmasını ister. Abdülhamid, ilgilenmesi için mektubu Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa’ya ulaştırır. Paşa, raporunda bacağın kalçaya çok yakın bir yerden kesilmiş olduğunu, bu nedenle de, takma ayağın bir korse ile bele bağlanması gerektiğini yazar. Hesap kitap yapılır. Protez, tam 18 liraya mal olacaktır. Konu bu defa Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın masasındadır. Sadrazam paranın ödenebilmesi için padişahın onayını ister. Belgenin kenarına Abdülhamid’in zarif notu, takma bacağın parasının atiye-i seniyye’den ödenmesini buyurmaktadır. (Bkz. Yavuz Selim Karakışla’nın “Toplumsal Tarih” dergisinin Ağustos 2003 tarihli sayısındaki yazısı.)
Talebi, 2 ay gibi kısa bir sürede cevaplanan bu delikanlının kim olduğunu mu merak ettiniz? Söyleyeyim: Bu talihli gencin ismi, Ahmet, Mehmet değil, Kirkor oğlu Onnik’tir. Yani bir Ermeni çocuğu! Osmanlı milletlerini tek bir aile gibi yönetmek için yapılan son soylu girişimdi Abdülhamid’inki.
Sayı:
174
Bölüm:
Okur Mektubu
Sultan Abdülhamid, zamane yöneticileri gibi devlet hazinesinden yiğitlik yapmaz, her yıl çocukluğundan beri biriktirdiği şahsi hazinesinden bir miktar parayı borcunu ödeyemediği için hapse düşenleri kurtarmaya tahsis ederdi.
Dedem Mustafa Armağan’ın yengesi Hamide Nine, evimize yatılı misafir olarak geldiğinde bizi etrafına toplar, hatıralarını anlatır, ancak konu maaşların masraflara yetmediğine gelince, takılmış plak gibi, “Ah, Sultan Hamid devrinde bolluk bereket vardı. O gittikten sonra her şey pahalandı.” diye söylenirdi. Şimdilerde doğan çocuklar arasında Tayyip isminde artış görüldüğü gibi, o zaman da aileler kızları olursa Hamide, oğulları olursa Hamid ismini koymaya özenir, hatta dedem gibi hızını alamayıp kızına Atiye ismini koyanlar da eksik olmazdı. ‘Hepsini anladık da, bu Atiye ne oluyor?’ diyorsanız bunun ilginç bir hikâyesi var ki, Sultan II. Abdülhamid’in insan yönüne olduğu kadar baba imajına da demir atar sessizce.
Burhan Felek, çocukluk hatıralarını topladığı “Hayal Belde Üsküdar”da Abdülhamid dönemine rastlayan kendi sünnet düğününde bizzat padişahın gönderdiği çeyrek altını avuçlarına aldığı zamanki heyecanını unutamadığını yazar. Tahta çıkış yıldönümü olan 19 Ağustos tarihinde toplu sünnetler düzenleten Abdülhamid, böylece bugün dahi devam eden bir çift geleneği; sünnetlerin ağustos ayında yapılması geleneği ile toplu sünnet törenlerini başlatmış oluyordu. Yani bugün eğer sünnet törenlerini, farkına varmadan ağustos ayına kaydırıyorsak ve toplu sünnet diye bir uygulama varsa, her ikisini de Abdülhamid’in insan kalbine, özellikle de çocuk kalbini kazanma yönündeki mükemmel stratejisine borçluyuz. Artık törenlere çeyrek altın gönderen bir Abdülhamid Baba yok; gerçi ama onun ayak izini aramızda görebiliyoruz hepimiz.
İşte “Atiye” ismini Urfa’daki bir aileye kadar yaygınlaştıran şey, Sultanımızın, Tanzimat’la birlikte kimyası bozulan Devlet Baba imajını diriltmek ve sahipsiz olmadıkları duygusunu halka yeniden aşılamak için gösterdiği olağanüstü çabanın sonucuydu. Bürokrasinin kekre yüzüyle muhatap ola ola devlete güveni derinden sarsılmış kitleleri yeniden sarıp sarmalayan ve kendilerini bir büyük ailenin üyeleri, padişahı da babaları gibi görmeleri yönünde güdümleyen Abdülhamid’in, bakanlarını ve vezir vüzerayı da yanına alarak halka o soğuk günlerde yakacak temin etmek için nasıl seferber olduğunu yazmıyor maalesef tarihlerimiz.
Onlar yazmıyor diye, yapılan iyilikler karşısında kalem sonsuza kadar susacak değil elbette. İşte Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Nadir Özbek, ABD’de hazırladığı doktora tezinde (İletişim Yayınları tarafından “Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyal Devlet” adıyla 2002’de yayınlandı), Abdülhamid’in bu yardımsever yönüne büyüteç tutuyor ve ortaya inanılması güç bir tablo çıkıyor: Aydınların Kızıl Sultan dedikleri Abdülhamid’i halkımızın hâlâ neden bu denli sevdiğinin ipuçlarını buluyoruz bu kitapta.
Görelim mi ipuçlarından birkaçını?
Önce şu “atiyye” meselesi. Atiyye-i seniyyeler, padişahın geniş bir kitleye sunduğu hediyelerdir. Bu hediyeler, sünnet düğünlerine çeyrek altın göndermekle sınırlı kalmamış, mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap göndermekten tutun da, Üsküdar’da itfaiyeci Mehmet Efendi’nin 7-8 yaşlarındaki zavallı sakat kızına protez bacak yaptırmaya kadar uzanan gerçek bir yardım seferberliğine dönüşmüştür adeta.
Mesela soğuk geçen kış günleri için özel bir komisyon kurulmuş, bunlar (bazılarının bunlara ‘hafiye’ demesinde sakınca yok) evini ısıtacak imkânı bulunmayan haneleri tespit ettikten sonra Hazine-i Hassa Nezareti’nin tahsis ettiği 15,300 kuruş karşılığında 50 ton kömür satın alıp İstanbul’un yoksul halkına dağıtmıştır. Arşiv belgelerinden öğrendiğimize göre, kömürün dağıtıldığı bir semt halkı o kadar memnun olmuştur ki, padişaha bir teşekkür mektubu göndermiştir. Yardımların yalnız İstanbul halkına yönelik olduğunu sanıyorsanız, Abdülhamid’in projesini anlamamış olursunuz. Mesela Filibe’nin fakirlerine kömür yardımı yapıldığını ve onların da padişaha müteşekkir olduklarını belirten bir arzuhal sunduklarını gösteriyor arşivler.
Abdülhamid’in her tahta geçiş yıldönümünde alışkanlık haline getirdiği bir atiyyesi de, borçları yüzünden hapse düşenleri kurtarma operasyonudur. Zamane yöneticileri gibi devlet hazinesinden yiğitlik yapmaz, her yıl çocukluğundan beri biriktirdiği şahsi hazinesinden bir miktar parayı borcunu ödeyemediği için hapse düşenleri kurtarmaya tahsis ederdi. Nitekim 1892 yılında, doğum gününü vesile kılarak komisyona mahkûmların durumunu inceletmiş, tahsis edilen miktarın gerekenden fazla olduğu anlaşılınca affın kapsamı genişletilmiş ve aftan 50 kişinin daha yararlanması sağlanmıştır.
En iyisi çarpıcı bir örnekle konuyu noktalamak.
29 Mayıs 1899’da bir dilekçe gelir Abdülhamid’e. 6 yıl önce sol bacağını kaybeden 26 yaşında bir genç, içine düştüğü sefaleti anlatarak Sultan’dan durumuna bir çare bulmasını ister. Abdülhamid, ilgilenmesi için mektubu Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa’ya ulaştırır. Paşa, raporunda bacağın kalçaya çok yakın bir yerden kesilmiş olduğunu, bu nedenle de, takma ayağın bir korse ile bele bağlanması gerektiğini yazar. Hesap kitap yapılır. Protez, tam 18 liraya mal olacaktır. Konu bu defa Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın masasındadır. Sadrazam paranın ödenebilmesi için padişahın onayını ister. Belgenin kenarına Abdülhamid’in zarif notu, takma bacağın parasının atiye-i seniyye’den ödenmesini buyurmaktadır. (Bkz. Yavuz Selim Karakışla’nın “Toplumsal Tarih” dergisinin Ağustos 2003 tarihli sayısındaki yazısı.)
Talebi, 2 ay gibi kısa bir sürede cevaplanan bu delikanlının kim olduğunu mu merak ettiniz? Söyleyeyim: Bu talihli gencin ismi, Ahmet, Mehmet değil, Kirkor oğlu Onnik’tir. Yani bir Ermeni çocuğu! Osmanlı milletlerini tek bir aile gibi yönetmek için yapılan son soylu girişimdi Abdülhamid’inki.
Sayı:
174
Bölüm:
Okur Mektubu
Vahdettin, Ecevit ve tarihin evine dönüşü
MUSTAFA ARMAĞAN
Aslında “Vahdettin tartışması”nı başlatmak, 1991’in 19 Mayıs’ında, o vakitler Fehmi Koru’nun yönetiminde çıkan “Zaman” gazetesine nasip olmuştu. Vehbi Vakkasoğlu, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a çıktığı Bandırma vapurunun, ders kitaplarında yazıldığı gibi kırık dökük bir gemi olmadığı iddiasını ortaya atmış ve bu haber, kamuoyunda ateşli bir tartışmanın fitilini ateşlemişti.
Demek her şeyin bir vakti, zamanı varmış. Demek tarih bir kere yazılınca bütün defterler kapanmıyormuş. Ve demek bir kıvılcım, dikkatleri o zamana kadar bakılmamış puslu bir noktaya yöneltiyor ve tarihin bakılmamış açıları ancak böyle fark ediliyormuş.
Sayın Bülent Ecevit’in 20 gün önce başlattığı “Vahdettin tartışması”ndan söz ediyorum. Şimdiye kadar açılmasına cesaret edilememiş kutularından birisi daha açıldı Pandora’nın ve bu defa, “Tartıştırmayız” diyen taifenin hakikat karşısında ne denli acze düştüğünü ayan beyan görmüş olduk. Daha doğrusu, son 20 gündür, küller altındaki bir hakikatin, temmuz sıcağında nasıl bir hışırtıyla aramıza karışmakta olduğuna şahitlik ettik cümle âlem.
Aslında “Vahdettin tartışması”nı başlatmak, 1991’in 19 Mayıs’ında, o vakitler Fehmi Koru’nun yönetiminde çıkan “Zaman” gazetesine nasip olmuştu. Vehbi Vakkasoğlu, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a çıktığı Bandırma vapurunun, ders kitaplarında yazıldığı gibi kırık dökük bir gemi olmadığı iddiasını ortaya atmış ve bu haber, kamuoyunda ateşli bir tartışmanın fitilini ateşlemişti. Uğur Mumcu 20 Mayıs tarihli yazısında, yabancı kaynaklardan yararlanarak bu haberin orijinal olmadığını, konunun evvel eski bilindiğini iddia etmiş, kafaları iyice karıştırmıştı, Fehmi Koru ise 22 Mayıs tarihli yazısında, Mumcu’ya, ‘Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a Padişah tarafından gönderildiği ve İstanbul’dan İngiliz vizesiyle çıktığı madem sır değildi, neden daha önce yazmadınız?’ sorusunu yöneltmişti haklı olarak.
Peki ne oldu da, aradan geçen 14 yılda saflar yeniden şekillendi? ‘28 Şubat’ın azizliği’ diyeceksiniz, biliyorum. Vahdettin’in hain olduğuna değil, “hain olarak kabul edilmesinin faydasına” inanan Sayın Süleyman Demirel’in bir zamanlar neler söylediğini, tek cümleyle hatırlayalım mı? İşte “Köprü” dergisinin Mart 1987 tarihli sayısındaki röportajından bir cümle: “Şayet Kur’ân kursları veya din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir; Tevhid-i Tedrisat Kanunu’dur.”
Gözlerimize inanamasak da, bundan 18 yıl önce Demirel, Tevhid-i Tedrisat’ın din eğitimi lehine değiştirilmesini, eğer değişecek -ve yanlış- bir şey varsa bunun din eğitimi değil, kanun olduğunu savunmaktadır! Yine aynı yıllarda Demirel, TC’nin bir “İslam Cumhuriyeti” olarak kurulduğunu ve laikliğin yanlış uygulamalarına rağmen bir İslam Cumhuriyeti olma vasfını koruduğunu söyleme cüretini gösterebiliyordu.
Ben bu konuda Ecevit’in daha tutarlı bir çizgi izlediğini, 1970’lerden itibaren, Atatürk’ün kurduğu partinin, CHP’nin başında olduğu yıllarda dahi, katı Kemalistler ve şabloncu zihniyetle mücadele ettiğini, Cumhuriyet devrimlerinin birer üstyapı devrimi olduğunu, bu yüzden de birçok yapısal sorunun Osmanlı’dan beri aynen devam ettiğini, asıl yapılması gerekenin, halkın inanç ve sağduyusuyla oynamadan, Cumhuriyet’in yeterince uzanamadığı altyapı devrimlerini gerçekleştirmek olduğunu haykırmıştı.
Bu yüzden Ecevit’in Vahdettin hakkındaki hükümleri sürpriz olmadı benim için. Onu tanıyanlar için de olmamak gerekirdi. Lâkin hafızaları o kadar Şubat Soğuğu’na maruz kalmıştı ki, değişenin kendileri olduğunu, Ecevit’in bir zamanlar sadece ismini koymadan söylediklerini bugün siyaseten rahatlamış olarak adıyla sanıyla dile getirdiğini fark edememişlerdi. Tabii ki, 1970’lerin kavga gürültü ortamında, tarihine saygılı muhafazakâr kesimlerin, Ecevit’in Vahdettin’le olan hısımlığını duyacak halleri yoktu, Ecevit’in de duyuracak hali.
Şimdi özlenen konuşma ortamı yakalandı bence. Habermas’ın sözünü ettiği “iletişimsel eylem” için gayet olumlu bir vasat üzerindeyiz; en azından yakın tarihimiz adına memnun olabiliriz. Bu tartışma, hiçbir şeyin kapısını açmadıysa, tabu zannedilen, ama herkesin, ‘Birisi çıksa da şunları dile getirse’ dediği asırlık bir kördüğüme doğru ilk ciddi hamle oldu. Aynı şekilde 1940’larda Sultan Abdülhamid’in ‘iyi’ olduğunu savunmak dahi cesaret isterdi; gördüğümüz gibi, bugün bu engel aşıldı, karşıt düşünceler de seslerini duyurabilecekleri imkâna kavuşmuş oldu. Aynı şey, Vahdettin için neden mümkün olmasın? Demek ki, tarihte hainler üretmek kolay olsa da, hakikatin önündeki perdeyi uzun süre kapalı tutmak mümkün olamıyor.
Bu arada Vahdettin-Atatürk ilişkisiyle ilgili yeni bilgiler de ortaya çıkıyor. Milli Mücadele’den itibaren Atatürk’ün Hususi Kalem Müdürü ve Umumi Kâtibi olarak görev yapan Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarında geçer. 1925 yılı olmalı. Çankaya’ya, Atatürk’ün Mısır’dan tanıştığı eski bir Osmanlı paşasının mektubu gelir. Mektupta Paşa’nın, San Remo’da Vahdettin’i ziyaret ettiği, konuşmaları sırasında onun sıkıntıda olduğunu anladığı belirtilmekte ve Gazi’den yardımda bulunması rica edilmekteymiş.
Mektup okunurken Gazi’nin gözleri dolmuştur. “Gördün mü dünyanın halini çocuk?” demiştir Soyak’a, “Nerede o haşmet, nerede o azamet, nerede o saltanat. Şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor. Hiçbir şeye güvenilemez. Bundan dolayı hayatta daima çok ölçülü olmak lazımdır.” Sonra “Nasıl yardım edilebilir?” diye düşünmüş ve kendisinin şahsî servetinin bulunmadığını, hazinenin de fakir olduğunu söyleyerek sürgündeki Vahdettin’e “devlet hazinesinden yardıma hakkımız yok” demiştir. Diğer taraftan Vahdettin’in “hataları” yüzünden şehit düşenlerin geride yüz binlerce yardıma muhtaç çocuk bıraktığını, onların yardıma Vahdettin’den daha fazla muhtaç olduklarını belirtmiştir. Çocukların nafakalarından kesilerek bir eski sultana para yollanmasının yakışık almayacağına dikkat çeken Atatürk’ün, bu konuşma sırasında Vahdettin’in “ihanet”inden hiç söz etmemesi ve olaya beşerî açıdan (hata olarak) yaklaşması ise epeyce ilginçtir.
Tarih normalleştikçe, kendisini açacaktır.
Sayı:
173
Bölüm:
Okur Mektubu
Aslında “Vahdettin tartışması”nı başlatmak, 1991’in 19 Mayıs’ında, o vakitler Fehmi Koru’nun yönetiminde çıkan “Zaman” gazetesine nasip olmuştu. Vehbi Vakkasoğlu, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a çıktığı Bandırma vapurunun, ders kitaplarında yazıldığı gibi kırık dökük bir gemi olmadığı iddiasını ortaya atmış ve bu haber, kamuoyunda ateşli bir tartışmanın fitilini ateşlemişti.
Demek her şeyin bir vakti, zamanı varmış. Demek tarih bir kere yazılınca bütün defterler kapanmıyormuş. Ve demek bir kıvılcım, dikkatleri o zamana kadar bakılmamış puslu bir noktaya yöneltiyor ve tarihin bakılmamış açıları ancak böyle fark ediliyormuş.
Sayın Bülent Ecevit’in 20 gün önce başlattığı “Vahdettin tartışması”ndan söz ediyorum. Şimdiye kadar açılmasına cesaret edilememiş kutularından birisi daha açıldı Pandora’nın ve bu defa, “Tartıştırmayız” diyen taifenin hakikat karşısında ne denli acze düştüğünü ayan beyan görmüş olduk. Daha doğrusu, son 20 gündür, küller altındaki bir hakikatin, temmuz sıcağında nasıl bir hışırtıyla aramıza karışmakta olduğuna şahitlik ettik cümle âlem.
Aslında “Vahdettin tartışması”nı başlatmak, 1991’in 19 Mayıs’ında, o vakitler Fehmi Koru’nun yönetiminde çıkan “Zaman” gazetesine nasip olmuştu. Vehbi Vakkasoğlu, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a çıktığı Bandırma vapurunun, ders kitaplarında yazıldığı gibi kırık dökük bir gemi olmadığı iddiasını ortaya atmış ve bu haber, kamuoyunda ateşli bir tartışmanın fitilini ateşlemişti. Uğur Mumcu 20 Mayıs tarihli yazısında, yabancı kaynaklardan yararlanarak bu haberin orijinal olmadığını, konunun evvel eski bilindiğini iddia etmiş, kafaları iyice karıştırmıştı, Fehmi Koru ise 22 Mayıs tarihli yazısında, Mumcu’ya, ‘Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a Padişah tarafından gönderildiği ve İstanbul’dan İngiliz vizesiyle çıktığı madem sır değildi, neden daha önce yazmadınız?’ sorusunu yöneltmişti haklı olarak.
Peki ne oldu da, aradan geçen 14 yılda saflar yeniden şekillendi? ‘28 Şubat’ın azizliği’ diyeceksiniz, biliyorum. Vahdettin’in hain olduğuna değil, “hain olarak kabul edilmesinin faydasına” inanan Sayın Süleyman Demirel’in bir zamanlar neler söylediğini, tek cümleyle hatırlayalım mı? İşte “Köprü” dergisinin Mart 1987 tarihli sayısındaki röportajından bir cümle: “Şayet Kur’ân kursları veya din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir; Tevhid-i Tedrisat Kanunu’dur.”
Gözlerimize inanamasak da, bundan 18 yıl önce Demirel, Tevhid-i Tedrisat’ın din eğitimi lehine değiştirilmesini, eğer değişecek -ve yanlış- bir şey varsa bunun din eğitimi değil, kanun olduğunu savunmaktadır! Yine aynı yıllarda Demirel, TC’nin bir “İslam Cumhuriyeti” olarak kurulduğunu ve laikliğin yanlış uygulamalarına rağmen bir İslam Cumhuriyeti olma vasfını koruduğunu söyleme cüretini gösterebiliyordu.
Ben bu konuda Ecevit’in daha tutarlı bir çizgi izlediğini, 1970’lerden itibaren, Atatürk’ün kurduğu partinin, CHP’nin başında olduğu yıllarda dahi, katı Kemalistler ve şabloncu zihniyetle mücadele ettiğini, Cumhuriyet devrimlerinin birer üstyapı devrimi olduğunu, bu yüzden de birçok yapısal sorunun Osmanlı’dan beri aynen devam ettiğini, asıl yapılması gerekenin, halkın inanç ve sağduyusuyla oynamadan, Cumhuriyet’in yeterince uzanamadığı altyapı devrimlerini gerçekleştirmek olduğunu haykırmıştı.
Bu yüzden Ecevit’in Vahdettin hakkındaki hükümleri sürpriz olmadı benim için. Onu tanıyanlar için de olmamak gerekirdi. Lâkin hafızaları o kadar Şubat Soğuğu’na maruz kalmıştı ki, değişenin kendileri olduğunu, Ecevit’in bir zamanlar sadece ismini koymadan söylediklerini bugün siyaseten rahatlamış olarak adıyla sanıyla dile getirdiğini fark edememişlerdi. Tabii ki, 1970’lerin kavga gürültü ortamında, tarihine saygılı muhafazakâr kesimlerin, Ecevit’in Vahdettin’le olan hısımlığını duyacak halleri yoktu, Ecevit’in de duyuracak hali.
Şimdi özlenen konuşma ortamı yakalandı bence. Habermas’ın sözünü ettiği “iletişimsel eylem” için gayet olumlu bir vasat üzerindeyiz; en azından yakın tarihimiz adına memnun olabiliriz. Bu tartışma, hiçbir şeyin kapısını açmadıysa, tabu zannedilen, ama herkesin, ‘Birisi çıksa da şunları dile getirse’ dediği asırlık bir kördüğüme doğru ilk ciddi hamle oldu. Aynı şekilde 1940’larda Sultan Abdülhamid’in ‘iyi’ olduğunu savunmak dahi cesaret isterdi; gördüğümüz gibi, bugün bu engel aşıldı, karşıt düşünceler de seslerini duyurabilecekleri imkâna kavuşmuş oldu. Aynı şey, Vahdettin için neden mümkün olmasın? Demek ki, tarihte hainler üretmek kolay olsa da, hakikatin önündeki perdeyi uzun süre kapalı tutmak mümkün olamıyor.
Bu arada Vahdettin-Atatürk ilişkisiyle ilgili yeni bilgiler de ortaya çıkıyor. Milli Mücadele’den itibaren Atatürk’ün Hususi Kalem Müdürü ve Umumi Kâtibi olarak görev yapan Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarında geçer. 1925 yılı olmalı. Çankaya’ya, Atatürk’ün Mısır’dan tanıştığı eski bir Osmanlı paşasının mektubu gelir. Mektupta Paşa’nın, San Remo’da Vahdettin’i ziyaret ettiği, konuşmaları sırasında onun sıkıntıda olduğunu anladığı belirtilmekte ve Gazi’den yardımda bulunması rica edilmekteymiş.
Mektup okunurken Gazi’nin gözleri dolmuştur. “Gördün mü dünyanın halini çocuk?” demiştir Soyak’a, “Nerede o haşmet, nerede o azamet, nerede o saltanat. Şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor. Hiçbir şeye güvenilemez. Bundan dolayı hayatta daima çok ölçülü olmak lazımdır.” Sonra “Nasıl yardım edilebilir?” diye düşünmüş ve kendisinin şahsî servetinin bulunmadığını, hazinenin de fakir olduğunu söyleyerek sürgündeki Vahdettin’e “devlet hazinesinden yardıma hakkımız yok” demiştir. Diğer taraftan Vahdettin’in “hataları” yüzünden şehit düşenlerin geride yüz binlerce yardıma muhtaç çocuk bıraktığını, onların yardıma Vahdettin’den daha fazla muhtaç olduklarını belirtmiştir. Çocukların nafakalarından kesilerek bir eski sultana para yollanmasının yakışık almayacağına dikkat çeken Atatürk’ün, bu konuşma sırasında Vahdettin’in “ihanet”inden hiç söz etmemesi ve olaya beşerî açıdan (hata olarak) yaklaşması ise epeyce ilginçtir.
Tarih normalleştikçe, kendisini açacaktır.
Sayı:
173
Bölüm:
Okur Mektubu
Atatürk, Nutuk’u keşke hiç yazmasaydı!
MUSTAFA ARMAĞAN
Aslında Nutuk’la birlikte karşımıza iki Mustafa Kemal’in çıktığı kesin. Ve maalesef Nutuk’ta, tarihi yazan yapana değil, yapan yazana sadık kalmıştır. Her zaman olduğu gibi! Bu da inkılap tarihçilerinin işini külliyen zorlaştırmaktadır.
Özellikle yakın tarihle ilgili yazmaya başladıktan sonra sorularınızın rengi de değişti sanki. Osmanlı tarihiyle ilgili yazarken, ‘Bu kaynaklara nereden ulaşıyorsunuz?’ diye sorarken, şimdilerde, ‘Tarih nasıl bu kadar farklı yazılabilmiş?’ türü sorulara rağbet ediliyor. İster istemez okurların kafaları karışıyor: ‘Siz bir türlü anlatıyorsunuz, başka kaynaklar başka türlü. Bunu bir açıklayıverin. Hani yüzlerce, binlerce yıl önceki tarih olsa ters yazılan; amenna. Ama şurada 80-90 yıl önceki olayları bile nasıl olmuş da tersinden yazabilmişiz, hayret!’
Çocukluğumda Bursa sokaklarında baloncuk şişeleri satan bir adam dolaşırdı. Elindeki deterjanlı şişeye daldırdığı ucu daire şeklindeki çubuğu bir süre mahalle çocuklarına üfletip baloncukları seyrettirdikten sonra etrafında yükselen ‘Aaaa’ nidalarına, ‘Hayret, hayret, biraz da gayret!’ diye karşılık verirdi. Gayret, yani satış. Bizim de artık hayretten gayrete geçme zamanımız gelmedi mi? Gayret, yani metinler üzerinde çalışma.
Ben tarihteki karışıklıkların büyük kısmının, metinlerin yanlış, bazen de yanlı okunmasından kaynaklandığını düşünüyorum. İlk kaynaklardan kopulduğu zaman kaçınılmazdır bu. Özellikle Harf Devrimi’nin bizi 1929 öncesi malumatın hemen tamamından mahrum ettiğini bilmemiz lazım. Kurtuluş Savaşı’nın gazetelerini okumayan bir nesil, oradaki tartışmalara nasıl vâkıf olacak, farklı olarak neler söylendiğini nereden öğrenecek? Nutuk’tan elbette, diyecekler. İyi ama Nutuk bir fotoğraf değil, bir yorumdur. Hem de öyle bir yorumdur ki, kendisinden sonraki bütün yorumları boyunduruğuna almak için yazılmış bir ana yorum.
Atatürk’ün yakınlarından ve laikliğin yılmaz bekçilerinden Falih Rıfkı Atay, 22 Haziran 1951’de, “Dünya” gazetesinde ilginç bir yazı kaleme alır. Bu yazıda Atatürk’ün Nutuk’u yazmakla belgeleri belli bir yoruma tabi tuttuğunu ve tarihçiyi hükümlerinde bağladığını söyler. Atay’a göre Atatürk Nutuk’u yazmamalı, bütün o belgeler, tutanaklar dosyalarda kalmalı ve tarihçiler hükümlerinde daha serbest olabilmeliydi.
Nutuk’un yazılması, bir bakıma yakın tarihimizin dilini tutuklamıştır. Neden? Çünkü yine Atatürk’ün bir sözünde geçtiği gibi, Nutuk’u bir tarih metni olarak kullanmaya kalktığınızda, tarihi yapan mı yazana sadık kalmıştır yoksa yazan mı yapana sadık kalmıştır, karışmaktadır. Yani Nutuk’u kaleme alan şahıs, Milli Mücadele’nin kahramanı Mustafa Kemal Paşa mıdır yoksa bir tarihçi mi? Tarihçi Mustafa Kemal, Gazi’nin bütün eylemlerini onaylamakta mıdır? Tamamen onaylıyorsa Nutuk, nasıl bir tarih metni olabilir? Değilse ona hangi noktalarda itiraz etmektedir?
Aslında Nutuk’la birlikte karşımıza iki Mustafa Kemal’in çıktığı kesin. Ve maalesef Nutuk’ta, tarihi yazan yapana değil, yapan yazana sadık kalmıştır. Her zaman olduğu gibi! Bu da inkılap tarihçilerinin işini külliyen zorlaştırmaktadır. Çünkü onlar ‘tarihi yazan Mustafa Kemal’e mi, yoksa ‘tarih yapan Mustafa Kemal’e mi sadık kalacaklarını çoğu zaman şaşırmaktadırlar.
Erik Jan Zürcher’in dediği gibi, Nutuk, aslında 1919-1927 yıllarını anlatan bir tarih metni olarak okunmamalı. Daha çok İzmir suikastı ve sonrasında İttihatçıların ve Milli Mücadele kadrolarının neden tasfiye edildiğinin bir muhasebesi, yani bir hesaplaşma metni olarak okunmalıdır. İşin içine hesaplaşma tavrı girince ortada ne kadar tarih kalacağına varın siz karar verin.
Nitekim de kalmıyor. Kâzım Karabekir, malum, Milli Mücadele’nin 1924’e kadarki en gözde kahramanlarından. ‘Şark fatihi’ne çıkmış namı. Kurtuluş Savaşı hep bir Garp cephesi savaşı olarak anlatıldığı için onun ‘savaş’ı es geçilmiştir. Oysa 19 Mayıs 1919 şartlarına baktığınızda Mondros Mütarekesi’nden sonra ayakta kalan son düzenli Osmanlı ordusunun Erzurum’daki Onbeşinci Kolordu olduğu görülür. İlk kongrenin Erzurum’da toplanması tesadüf değildir ve bu kongrenin toplanmasında Mustafa Kemal Paşa’nın hiçbir katkısı yoktur. Üstelik başlangıçta İstanbul’dan geldiği için kendisinden şüphelenip kongreye kabul edilmediğini biliyoruz. Kâzım Karabekir’in aracılığıyla kabul edilip başkan seçilmiştir.
İşte size Nutuk’tan Kâzım Karabekir’i silen bir belge. Elimde 1927 tarihli, Arap harfli 2. baskısı var Nutuk’un. Vesikaları içeren 2. cildin 8. sayfasındaki vesika, tarih sırası itibariyle Nutuk’taki en eski vesikadır ama nedense hak ettiği gibi en başa değil, 10. sıraya konulmuştur!
21 Mayıs 1335 (1919) tarihli bu şifreli telgraf, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışından sadece 2 gün sonra Kâzım Paşa’ya çekilmiştir. Şimdi metnin baş tarafını vesikalar cildinden dikkatle okuyalım:
“Ahvâl-i umumiyemizin almakta olduğu şekl-i vahimden pek müteellim ve müteessirim. Millet ve memlekete medyûn olduğumuz en son vazife-i vicdaniyeyi yakından mesâi-i müşterekeyle en iyi ifa etmek mümkün olacağı kanaatiyle bu son memuriyeti kabul ettim. Bir an evvel zâtıâlinize mülâki olmak arzusundayım...”
Burada genel durumun vahim oluşundan üzgün olduğunu söyleyen Mustafa Kemal’in, Kâzım Paşa’ya, bu müfettişlik görevini, onunla beraber çalışarak başarabileceğine inandığı için kabul ettiğini ve bir an önce onunla buluşmayı arzuladığını okuyoruz.
Gelin görün ki, aynı Nutuk’un ilk cildinin 11. sayfasını açıyor ve bu telgraf metnini bir kere de buradan okuyoruz. Hayretle, yukarıdaki “Bir an evvel zâtıâlinize mülâki olmak arzusundayım” cümlesinin, “Bir an evvel Erzurum’a gitmek arzusundayım”a dönüştürüldüğünü görüyoruz. 1919 Mayıs’ında kendisine neler borçlu olduğunu bildiğimiz Kâzım Karabekir Paşa, 1927’de artık istenmeyen adam olmuştur.
Yani Nutuk’ta anlatılan olayların ister istemez 1924 sonrasında oluşan yeni duruma uydurulduğunu, bu yeni konum gereği eski olayların yeniden hizaya sokulup yorumlandığını görmekteyiz. Daha önce yazdığım ve “Küller Altında Yakın Tarih” (Timaş) adlı kitabımda genişçe incelediğim gibi, Vahdettin’e çekilen telgraftaki bir kelimenin değiştirilmesi tek örnek değildir. Dolayısıyla yakın tarihi Nutuk eksenli okumak, her zaman isabetli sonuçlar vermeyebilir. Tabii ki yararlandığımız tarafları olacak. Ancak tarih kaynaklarını kutsal ve dokunulmaz kılarsanız, tam da o zaman kaynak olma özelliklerini yitirirler. Unutmayalım ki, Nutuk’a yapılacak en büyük kötülük, onu okunmayan ve tartışılmayan bir fosilleşmiş metin kılığına sokmaktır.
Ben Falih Rıfkı Atay’ın 1951’de açtığı tartışmanın cesaret düzeyini maalesef sonrakilerde bulamıyorum. m.armagan@zaman.com.tr
Sayı:
1
Bölüm:
Aktüel
Aslında Nutuk’la birlikte karşımıza iki Mustafa Kemal’in çıktığı kesin. Ve maalesef Nutuk’ta, tarihi yazan yapana değil, yapan yazana sadık kalmıştır. Her zaman olduğu gibi! Bu da inkılap tarihçilerinin işini külliyen zorlaştırmaktadır.
Özellikle yakın tarihle ilgili yazmaya başladıktan sonra sorularınızın rengi de değişti sanki. Osmanlı tarihiyle ilgili yazarken, ‘Bu kaynaklara nereden ulaşıyorsunuz?’ diye sorarken, şimdilerde, ‘Tarih nasıl bu kadar farklı yazılabilmiş?’ türü sorulara rağbet ediliyor. İster istemez okurların kafaları karışıyor: ‘Siz bir türlü anlatıyorsunuz, başka kaynaklar başka türlü. Bunu bir açıklayıverin. Hani yüzlerce, binlerce yıl önceki tarih olsa ters yazılan; amenna. Ama şurada 80-90 yıl önceki olayları bile nasıl olmuş da tersinden yazabilmişiz, hayret!’
Çocukluğumda Bursa sokaklarında baloncuk şişeleri satan bir adam dolaşırdı. Elindeki deterjanlı şişeye daldırdığı ucu daire şeklindeki çubuğu bir süre mahalle çocuklarına üfletip baloncukları seyrettirdikten sonra etrafında yükselen ‘Aaaa’ nidalarına, ‘Hayret, hayret, biraz da gayret!’ diye karşılık verirdi. Gayret, yani satış. Bizim de artık hayretten gayrete geçme zamanımız gelmedi mi? Gayret, yani metinler üzerinde çalışma.
Ben tarihteki karışıklıkların büyük kısmının, metinlerin yanlış, bazen de yanlı okunmasından kaynaklandığını düşünüyorum. İlk kaynaklardan kopulduğu zaman kaçınılmazdır bu. Özellikle Harf Devrimi’nin bizi 1929 öncesi malumatın hemen tamamından mahrum ettiğini bilmemiz lazım. Kurtuluş Savaşı’nın gazetelerini okumayan bir nesil, oradaki tartışmalara nasıl vâkıf olacak, farklı olarak neler söylendiğini nereden öğrenecek? Nutuk’tan elbette, diyecekler. İyi ama Nutuk bir fotoğraf değil, bir yorumdur. Hem de öyle bir yorumdur ki, kendisinden sonraki bütün yorumları boyunduruğuna almak için yazılmış bir ana yorum.
Atatürk’ün yakınlarından ve laikliğin yılmaz bekçilerinden Falih Rıfkı Atay, 22 Haziran 1951’de, “Dünya” gazetesinde ilginç bir yazı kaleme alır. Bu yazıda Atatürk’ün Nutuk’u yazmakla belgeleri belli bir yoruma tabi tuttuğunu ve tarihçiyi hükümlerinde bağladığını söyler. Atay’a göre Atatürk Nutuk’u yazmamalı, bütün o belgeler, tutanaklar dosyalarda kalmalı ve tarihçiler hükümlerinde daha serbest olabilmeliydi.
Nutuk’un yazılması, bir bakıma yakın tarihimizin dilini tutuklamıştır. Neden? Çünkü yine Atatürk’ün bir sözünde geçtiği gibi, Nutuk’u bir tarih metni olarak kullanmaya kalktığınızda, tarihi yapan mı yazana sadık kalmıştır yoksa yazan mı yapana sadık kalmıştır, karışmaktadır. Yani Nutuk’u kaleme alan şahıs, Milli Mücadele’nin kahramanı Mustafa Kemal Paşa mıdır yoksa bir tarihçi mi? Tarihçi Mustafa Kemal, Gazi’nin bütün eylemlerini onaylamakta mıdır? Tamamen onaylıyorsa Nutuk, nasıl bir tarih metni olabilir? Değilse ona hangi noktalarda itiraz etmektedir?
Aslında Nutuk’la birlikte karşımıza iki Mustafa Kemal’in çıktığı kesin. Ve maalesef Nutuk’ta, tarihi yazan yapana değil, yapan yazana sadık kalmıştır. Her zaman olduğu gibi! Bu da inkılap tarihçilerinin işini külliyen zorlaştırmaktadır. Çünkü onlar ‘tarihi yazan Mustafa Kemal’e mi, yoksa ‘tarih yapan Mustafa Kemal’e mi sadık kalacaklarını çoğu zaman şaşırmaktadırlar.
Erik Jan Zürcher’in dediği gibi, Nutuk, aslında 1919-1927 yıllarını anlatan bir tarih metni olarak okunmamalı. Daha çok İzmir suikastı ve sonrasında İttihatçıların ve Milli Mücadele kadrolarının neden tasfiye edildiğinin bir muhasebesi, yani bir hesaplaşma metni olarak okunmalıdır. İşin içine hesaplaşma tavrı girince ortada ne kadar tarih kalacağına varın siz karar verin.
Nitekim de kalmıyor. Kâzım Karabekir, malum, Milli Mücadele’nin 1924’e kadarki en gözde kahramanlarından. ‘Şark fatihi’ne çıkmış namı. Kurtuluş Savaşı hep bir Garp cephesi savaşı olarak anlatıldığı için onun ‘savaş’ı es geçilmiştir. Oysa 19 Mayıs 1919 şartlarına baktığınızda Mondros Mütarekesi’nden sonra ayakta kalan son düzenli Osmanlı ordusunun Erzurum’daki Onbeşinci Kolordu olduğu görülür. İlk kongrenin Erzurum’da toplanması tesadüf değildir ve bu kongrenin toplanmasında Mustafa Kemal Paşa’nın hiçbir katkısı yoktur. Üstelik başlangıçta İstanbul’dan geldiği için kendisinden şüphelenip kongreye kabul edilmediğini biliyoruz. Kâzım Karabekir’in aracılığıyla kabul edilip başkan seçilmiştir.
İşte size Nutuk’tan Kâzım Karabekir’i silen bir belge. Elimde 1927 tarihli, Arap harfli 2. baskısı var Nutuk’un. Vesikaları içeren 2. cildin 8. sayfasındaki vesika, tarih sırası itibariyle Nutuk’taki en eski vesikadır ama nedense hak ettiği gibi en başa değil, 10. sıraya konulmuştur!
21 Mayıs 1335 (1919) tarihli bu şifreli telgraf, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışından sadece 2 gün sonra Kâzım Paşa’ya çekilmiştir. Şimdi metnin baş tarafını vesikalar cildinden dikkatle okuyalım:
“Ahvâl-i umumiyemizin almakta olduğu şekl-i vahimden pek müteellim ve müteessirim. Millet ve memlekete medyûn olduğumuz en son vazife-i vicdaniyeyi yakından mesâi-i müşterekeyle en iyi ifa etmek mümkün olacağı kanaatiyle bu son memuriyeti kabul ettim. Bir an evvel zâtıâlinize mülâki olmak arzusundayım...”
Burada genel durumun vahim oluşundan üzgün olduğunu söyleyen Mustafa Kemal’in, Kâzım Paşa’ya, bu müfettişlik görevini, onunla beraber çalışarak başarabileceğine inandığı için kabul ettiğini ve bir an önce onunla buluşmayı arzuladığını okuyoruz.
Gelin görün ki, aynı Nutuk’un ilk cildinin 11. sayfasını açıyor ve bu telgraf metnini bir kere de buradan okuyoruz. Hayretle, yukarıdaki “Bir an evvel zâtıâlinize mülâki olmak arzusundayım” cümlesinin, “Bir an evvel Erzurum’a gitmek arzusundayım”a dönüştürüldüğünü görüyoruz. 1919 Mayıs’ında kendisine neler borçlu olduğunu bildiğimiz Kâzım Karabekir Paşa, 1927’de artık istenmeyen adam olmuştur.
Yani Nutuk’ta anlatılan olayların ister istemez 1924 sonrasında oluşan yeni duruma uydurulduğunu, bu yeni konum gereği eski olayların yeniden hizaya sokulup yorumlandığını görmekteyiz. Daha önce yazdığım ve “Küller Altında Yakın Tarih” (Timaş) adlı kitabımda genişçe incelediğim gibi, Vahdettin’e çekilen telgraftaki bir kelimenin değiştirilmesi tek örnek değildir. Dolayısıyla yakın tarihi Nutuk eksenli okumak, her zaman isabetli sonuçlar vermeyebilir. Tabii ki yararlandığımız tarafları olacak. Ancak tarih kaynaklarını kutsal ve dokunulmaz kılarsanız, tam da o zaman kaynak olma özelliklerini yitirirler. Unutmayalım ki, Nutuk’a yapılacak en büyük kötülük, onu okunmayan ve tartışılmayan bir fosilleşmiş metin kılığına sokmaktır.
Ben Falih Rıfkı Atay’ın 1951’de açtığı tartışmanın cesaret düzeyini maalesef sonrakilerde bulamıyorum. m.armagan@zaman.com.tr
Sayı:
1
Bölüm:
Aktüel
Menemen neleri örtüyor?
MUSTAFA ARMAĞAN
Yakın tarihimizdeki pek çok olayda olduğu gibi, Menemen olayını ya bir “irtica” ayaklanması ya da düpedüz bir “komplo” suretinde ele almak ortak alışkanlığımız oldu galiba.
Peki Menemen olayına bir de İsmet İnönü ve CHP örgütü açısından bakmaya ne dersiniz? İşte o zamanki adıyla Başvekil İsmet Bey’in, Menemen olayı üzerine TBMM’de yaptığı 1 Ocak 1931 tarihli konuşmadan bir pasaj:
“Bizim çektiğimiz sıkıntı nedir? Muhalefet havasında, tenkidatta, muhalif neşriyatta memleketin ve devlet otoritesinin çektiği sıkıntı, memleket alınganlığının suistimal edilmesidir. Nasıl mevkii iktidar sahibi, memleketin tahammülü yoktur vesilesini siper ittihaz ederek kendisini lâyuhtî mevkiinde göstermeğe istidatlı ise fırsat ve imkanı bulunca tenkit etmek vaziyetini takınmış olan adam da bütün şahsiyetleri, devletin bütün kanun ve kuvvetlerini ayak altına almak için hiçbir hudut tanımamaktadır (Doğru sesleri, bravo sesleri).”
Şimdi ne anlamalıyız bu konuşmadan? Öncelikle itiraf edilmeyen bir sıkıntı olduğunu kabul etmektedir. Ancak sıkıntı tek taraflı değildir.
İnönü’ye göre devlet otoritesi sıkıntılıdır, çünkü “Muhalefet havasında, tenkidatta, muhalif neşriyatta”, yani Fethi Okyar’a kurdurtulan Serbest Fırka’nın getirdiği hürriyet ortamında hükümete yönelik eleştiriler “memleket alınganlığını” suistimal etmekte, kötüye kullanmaktadır. Bu “memleket alınganlığı” meselesi çok mühim. Ülke CHP’nin icraatından neden alınmakta olsun? Çünkü CHP’yi istemediğini, “yiyiciliğini”, kendisine yabancılaştığını Fethi Bey’in İzmir mitinginde en açık biçimde göstermiştir. Seçimlerde Ege Bölgesi silme Serbest Fırka’ya oy vermiştir. Menemen CHP’nin değil, Serbest Fırka’nın adayını seçmiştir. (Tabii Samsun ve Silifke de. Silifke o tarihte il merkeziydi. Seçimde muhalif partiye oy verdiği için cezalandırılacak ve ilçe yapılacaktır.)
İşte bu serbestlik ortamından ve “Yarın”, “Son Posta” gibi muhalif gazetelerin eleştirilerinden fena halde rahatsız olan İnönü, “fırsat ve imkanı bulunca tenkit etmek vaziyetini takınmış olan adam” dediği Fethi Okyar’ın Meclis’teki yaylım ateşinden şikayet etmektedir. Menemen olayından 3 gün önce Okyar’ın Meclis’e bir soru önergesi verdiğini bilirsek CHP’nin nasıl köşeye sıkışmış olduğunu daha iyi anlarız. Bu soru önergesinden, İzmir basınında çıkan haberlerde Değirmendere bucağında, Ahmetli köyünde halkın sefaletinden bahsedildiğini, halkın açlık yüzünden sadece ahlat ve otla beslendiğini öğreniyoruz. Dikkat buyrulsun, Orta ve Doğu Anadolu’dan bahsetmiyoruz, nispeten müreffeh bir bölgede, İZMİR’İN KÖYLERİNDE 1930’LARDA İNSANLAR OT YİYORDU ve bu haberler, CHP’nin bütün baskılarına rağmen basına taşabiliyordu.
Fethi Okyar’ın uyarıları devam ediyordu. Mesela Adana’nın eski ve yeni belediye başkan ve üyelerinin “yiyicilikten suçlu oldukları halde” ve Danıştay da suçlarını kabul ettiği halde CHP tarafından neden korunduğunu ve mahkemeye sevk edilmediklerini soruyordu. Öte yandan Arif Oruç, “Yarın” gazetesinde İnönü ile bu işin yürümeyeceğini ve Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığından istifa edip Başbakanlığa geçmesini, Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı olması gerektiğini yazabiliyordu.
İşte 23 Aralık 1930’daki Menemen olayı, CHP’nin bu sıkışık konumunda, ona bir nefes alma imkânı sağladığı gibi, ülkede yavaş yavaş serbestleşen tartışma ortamını boğmak için de eline altın bir fırsatı tepsiyle sunmuş oluyordu. Nitekim Menemen olayının ardından yapılan tutuklamalar ve sindirme siyasetiyle, yine İnönü’nün baskısıyla kapanmış ama yine de kökü temizlenmemiş olan Serbest Fırka’nın bütün tortularının kazındığına ve CHP’nin kendisine çekidüzen verdiğine şahit olacağızdır.
Ama nasıl bir çekidüzen?
CHP’nin halktan koptuğunun ayan beyan ortaya çıktığını görünce Atatürk 17 Kasım 1930-2 Mart 1931 tarihlerinde iki büyük yurt gezisi düzenleyecek ve böylece halkın nabzını tutmak ihtiyacını hissedecekti. İşte Menemen olayı tam da bu gezinin ilk kısmındayken patlak vermişti.
Gezi notlarında Atatürk’ün bazı “itirafları” dikkat çekicidir. Mesela halkın şikayetlerinden söz etmektedir. Beraberce okuyalım:
“Bu seyahattaki temaslar bize halk şikayetlerinden devlet işlerinin nasıl yürüdüğünü anlamak faydasının çıkarılabileceğini gösterdi. ŞİKAYETLER... BÜYÜK HALK TABAKALARININ HANGİ IZDIRAPLARLA MAHMUL OLDUĞUNU GÖSTERİYOR.”
Şaşırtıcı görünüyor, değil mi? Atatürk, halkın şikayetlerini dinliyor ve ızdırap içinde kıvrandığını tespit ediyor. Bu metin ise 6 Ocak 1931’de, yani Menemen olayından 14 gün sonra biten gezisinin ilk kısmının sonunda yazılıyor. Ama tabii daha şaşırtıcı olan nokta, gezisi sırasında sık sık Atatürk’ün önüne çıkıp bağıran köylülerin varlığıdır. Alpullu İstasyonu’nda köylünün ihmal edildiğini, gırtlağına kadar borca battığını, parasızlıktan hayvanlarını sattığını bağıranı mı istersiniz, yoksa Edirne’nin bir köyünde hayvanlarının suya gidecek yolunun bulunmadığını söyleyeni mi?
İşte bence Menemen’in gerçek sebebini komploda veya irticada değil, burada, yani halkın içerisine düştüğü memnuniyetsizlik ve ilgisizlikte aramak lazım. İnönü’nün Meclis konuşmasında Kubilay’ın öldürülmesine Menemen halkının seyirci kalmasına, hatta alkış tutmasına inanamayışı, onun halktan kopuşunun en çarpıcı itirafını oluşturmaktadır. Eğer o da Atatürk gibi Anadolu halkının dünyasına eğilmek lütfunu gösterseydi, karşılaşacağı manzaranın çok daha feci olacağını, Gazi’ye bu kadarını söyleyenlerin, onun yüzüne kimbilir hangi acı hakikatleri haykıracağını bilmek için kâhin olmaya gerek yok.
Ancak Meclis’te İsmet Paşa’ya cevap vermek için kürsüye gelen Serbest Fırka’nın kurucularından Ağaoğlu Ahmet Bey’in sert tespiti bile uyandırmaya yetmemiştir CHP’yi. 1935’e giden yolda partiyi devletle bütünleştirmek için CHP Genel Sekreteri Recep Peker tarafından faşistçe bir program hazırlanmış ve Meclis’in devre dışı bırakılması öngörülmüştür. Hasan Rıza Soyak’ın aktardığına göre bu girişim karşısında Atatürk, kendisinin de tasfiye edilmek istendiğini fark ederek “bu tam bir faşizm” diye isyan edecekti. Ancak 1935’ten sonra zaten Atatürk, ahtapotlaşan CHP örgütüyle başa çıkacak kudretten yoksun durumdadır. İşte Menemen, şu bu değil, bu ahtapotu harekete geçiren olaydır. m.armagan@zaman.com.tr
Sayı:
4
Bölüm:
Aktüel
Yakın tarihimizdeki pek çok olayda olduğu gibi, Menemen olayını ya bir “irtica” ayaklanması ya da düpedüz bir “komplo” suretinde ele almak ortak alışkanlığımız oldu galiba.
Peki Menemen olayına bir de İsmet İnönü ve CHP örgütü açısından bakmaya ne dersiniz? İşte o zamanki adıyla Başvekil İsmet Bey’in, Menemen olayı üzerine TBMM’de yaptığı 1 Ocak 1931 tarihli konuşmadan bir pasaj:
“Bizim çektiğimiz sıkıntı nedir? Muhalefet havasında, tenkidatta, muhalif neşriyatta memleketin ve devlet otoritesinin çektiği sıkıntı, memleket alınganlığının suistimal edilmesidir. Nasıl mevkii iktidar sahibi, memleketin tahammülü yoktur vesilesini siper ittihaz ederek kendisini lâyuhtî mevkiinde göstermeğe istidatlı ise fırsat ve imkanı bulunca tenkit etmek vaziyetini takınmış olan adam da bütün şahsiyetleri, devletin bütün kanun ve kuvvetlerini ayak altına almak için hiçbir hudut tanımamaktadır (Doğru sesleri, bravo sesleri).”
Şimdi ne anlamalıyız bu konuşmadan? Öncelikle itiraf edilmeyen bir sıkıntı olduğunu kabul etmektedir. Ancak sıkıntı tek taraflı değildir.
İnönü’ye göre devlet otoritesi sıkıntılıdır, çünkü “Muhalefet havasında, tenkidatta, muhalif neşriyatta”, yani Fethi Okyar’a kurdurtulan Serbest Fırka’nın getirdiği hürriyet ortamında hükümete yönelik eleştiriler “memleket alınganlığını” suistimal etmekte, kötüye kullanmaktadır. Bu “memleket alınganlığı” meselesi çok mühim. Ülke CHP’nin icraatından neden alınmakta olsun? Çünkü CHP’yi istemediğini, “yiyiciliğini”, kendisine yabancılaştığını Fethi Bey’in İzmir mitinginde en açık biçimde göstermiştir. Seçimlerde Ege Bölgesi silme Serbest Fırka’ya oy vermiştir. Menemen CHP’nin değil, Serbest Fırka’nın adayını seçmiştir. (Tabii Samsun ve Silifke de. Silifke o tarihte il merkeziydi. Seçimde muhalif partiye oy verdiği için cezalandırılacak ve ilçe yapılacaktır.)
İşte bu serbestlik ortamından ve “Yarın”, “Son Posta” gibi muhalif gazetelerin eleştirilerinden fena halde rahatsız olan İnönü, “fırsat ve imkanı bulunca tenkit etmek vaziyetini takınmış olan adam” dediği Fethi Okyar’ın Meclis’teki yaylım ateşinden şikayet etmektedir. Menemen olayından 3 gün önce Okyar’ın Meclis’e bir soru önergesi verdiğini bilirsek CHP’nin nasıl köşeye sıkışmış olduğunu daha iyi anlarız. Bu soru önergesinden, İzmir basınında çıkan haberlerde Değirmendere bucağında, Ahmetli köyünde halkın sefaletinden bahsedildiğini, halkın açlık yüzünden sadece ahlat ve otla beslendiğini öğreniyoruz. Dikkat buyrulsun, Orta ve Doğu Anadolu’dan bahsetmiyoruz, nispeten müreffeh bir bölgede, İZMİR’İN KÖYLERİNDE 1930’LARDA İNSANLAR OT YİYORDU ve bu haberler, CHP’nin bütün baskılarına rağmen basına taşabiliyordu.
Fethi Okyar’ın uyarıları devam ediyordu. Mesela Adana’nın eski ve yeni belediye başkan ve üyelerinin “yiyicilikten suçlu oldukları halde” ve Danıştay da suçlarını kabul ettiği halde CHP tarafından neden korunduğunu ve mahkemeye sevk edilmediklerini soruyordu. Öte yandan Arif Oruç, “Yarın” gazetesinde İnönü ile bu işin yürümeyeceğini ve Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığından istifa edip Başbakanlığa geçmesini, Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı olması gerektiğini yazabiliyordu.
İşte 23 Aralık 1930’daki Menemen olayı, CHP’nin bu sıkışık konumunda, ona bir nefes alma imkânı sağladığı gibi, ülkede yavaş yavaş serbestleşen tartışma ortamını boğmak için de eline altın bir fırsatı tepsiyle sunmuş oluyordu. Nitekim Menemen olayının ardından yapılan tutuklamalar ve sindirme siyasetiyle, yine İnönü’nün baskısıyla kapanmış ama yine de kökü temizlenmemiş olan Serbest Fırka’nın bütün tortularının kazındığına ve CHP’nin kendisine çekidüzen verdiğine şahit olacağızdır.
Ama nasıl bir çekidüzen?
CHP’nin halktan koptuğunun ayan beyan ortaya çıktığını görünce Atatürk 17 Kasım 1930-2 Mart 1931 tarihlerinde iki büyük yurt gezisi düzenleyecek ve böylece halkın nabzını tutmak ihtiyacını hissedecekti. İşte Menemen olayı tam da bu gezinin ilk kısmındayken patlak vermişti.
Gezi notlarında Atatürk’ün bazı “itirafları” dikkat çekicidir. Mesela halkın şikayetlerinden söz etmektedir. Beraberce okuyalım:
“Bu seyahattaki temaslar bize halk şikayetlerinden devlet işlerinin nasıl yürüdüğünü anlamak faydasının çıkarılabileceğini gösterdi. ŞİKAYETLER... BÜYÜK HALK TABAKALARININ HANGİ IZDIRAPLARLA MAHMUL OLDUĞUNU GÖSTERİYOR.”
Şaşırtıcı görünüyor, değil mi? Atatürk, halkın şikayetlerini dinliyor ve ızdırap içinde kıvrandığını tespit ediyor. Bu metin ise 6 Ocak 1931’de, yani Menemen olayından 14 gün sonra biten gezisinin ilk kısmının sonunda yazılıyor. Ama tabii daha şaşırtıcı olan nokta, gezisi sırasında sık sık Atatürk’ün önüne çıkıp bağıran köylülerin varlığıdır. Alpullu İstasyonu’nda köylünün ihmal edildiğini, gırtlağına kadar borca battığını, parasızlıktan hayvanlarını sattığını bağıranı mı istersiniz, yoksa Edirne’nin bir köyünde hayvanlarının suya gidecek yolunun bulunmadığını söyleyeni mi?
İşte bence Menemen’in gerçek sebebini komploda veya irticada değil, burada, yani halkın içerisine düştüğü memnuniyetsizlik ve ilgisizlikte aramak lazım. İnönü’nün Meclis konuşmasında Kubilay’ın öldürülmesine Menemen halkının seyirci kalmasına, hatta alkış tutmasına inanamayışı, onun halktan kopuşunun en çarpıcı itirafını oluşturmaktadır. Eğer o da Atatürk gibi Anadolu halkının dünyasına eğilmek lütfunu gösterseydi, karşılaşacağı manzaranın çok daha feci olacağını, Gazi’ye bu kadarını söyleyenlerin, onun yüzüne kimbilir hangi acı hakikatleri haykıracağını bilmek için kâhin olmaya gerek yok.
Ancak Meclis’te İsmet Paşa’ya cevap vermek için kürsüye gelen Serbest Fırka’nın kurucularından Ağaoğlu Ahmet Bey’in sert tespiti bile uyandırmaya yetmemiştir CHP’yi. 1935’e giden yolda partiyi devletle bütünleştirmek için CHP Genel Sekreteri Recep Peker tarafından faşistçe bir program hazırlanmış ve Meclis’in devre dışı bırakılması öngörülmüştür. Hasan Rıza Soyak’ın aktardığına göre bu girişim karşısında Atatürk, kendisinin de tasfiye edilmek istendiğini fark ederek “bu tam bir faşizm” diye isyan edecekti. Ancak 1935’ten sonra zaten Atatürk, ahtapotlaşan CHP örgütüyle başa çıkacak kudretten yoksun durumdadır. İşte Menemen, şu bu değil, bu ahtapotu harekete geçiren olaydır. m.armagan@zaman.com.tr
Sayı:
4
Bölüm:
Aktüel
Osmanlı tarihinin en karanlık idamları
MUSTAFA ARMAĞAN
Saddam Hüseyin’in idam görüntüleri, hafızamızda 11 Eylül görüntülerinin yanındaki mutena yerini alırken, dikkatlerimizi de idam olayına çevirmiş oldu. Tevafuk bu ya, bir okurum da Osmanlı’da idamları sormuş. Dolayısıyla bu hafta Osmanlı tarihinin en karanlık; ama aynı oranda da en dramatik idam sayfalarından birini açacağım önünüze.
“Tarih, çizilecek bir tablo değil, çözülecek bir problemdir.” demiştir Buckle adlı İngiliz tarihçisi. Ne kadar isabetli bir söz olduğunu bu köşeyi bitirdiğinizde bir kere daha anlayacaksınız. Bazen tek taraflı okumak, insanı ana meselenin uzağına nasıl savuruyor. Bu yüzden sadece Osmanlı tarihçilerini okuyarak Osmanlı tarihini hakkıyla kavrayamayacağımızı da göreceğiz.
Şimdi bazılarınız bana kızdınız, biliyorum; ama işin hakikati tek taraflı ortaya çıkmaz ki. Başka gözler, başka bakış noktaları, “kale arkası kamera” vs. hepsi seferber edilmelidir tarihi araştırırken. Nasıl topun çizgiyi geçip geçmediğini merak ettiğimizde sıfır noktasındaki kameraya uzatıyorsak bakışlarımızı, tarihteki bir olayın çizgiyi geçip geçmediğini öğrenmek için de en yakındakiler kadar en uzaktakiler de göreve çağrılmalıdır. Bu yüzden bir tarih metodu dersi gibidir Cidde olayları.
Tarih: 15 Temmuz 1858 Cuma. Yer: Şimdiki Suudi Arabistan’ın Cidde Limanı. Anlatan: Ord. Prof. Enver Ziya Karal. Kaynak: Türk Tarih Kurumu Yayınları’ndan çıkan “Osmanlı Tarihi”nin Islahat Fermanı cildi. (s. 32-33)
Bölgede Osmanlı Devleti’nin hükümranlığının devam ettiği yıllar. Büyük bir halk kalabalığı birtakım fesatçılara katılarak Hıristiyanların üzerine yürümüş ve mahiyeti “dinî” olan bir kavga başlamıştır. Fransız Konsolosu ile İngiliz Viskonsolosu, Cidde’de bulunan kendi tebalarını korumak isterken öldürülmüşler, emniyet güçleri de olayları bastırmakta yetersiz kalmıştır. Tabii İngiltere ve Fransa işbirliği yaparak harekete geçmiş, savaş gemilerini yollayıp Cidde Limanı’nı bombardıman ettirmişler, daha sonra askerleri şehre çıkıp olayın elebaşılarını yakalayıp 10’unu idam etmişlerdir.
Karal’a göre Cidde olayları “mutaassıp bir halk güruhunun eseri”ydi ve bu bakımdan “teessüfe şayan”dı. Ancak İngiltere ve Fransa’nın da şehri bombalaması ve adaleti yerine getirmek için adam asmaları tasvip edilir gibi değildi. Bu ecnebi müdahalesi Müslüman halk ve özellikle Dürziler arasında önceden kestirilemeyen bir heyecan yaratmış ve hemen arkasından Dürzilerin Marunilere saldırmalarıyla Suriye’de bir intikam isyanına sebebiyet vermiştir.
Olayı burada kesen Ordinaryüs Profesörümüzün meseleyi “din” ve “taassup” temelinde ele alışı sizin de dikkatinizden kaçmamıştır. Bu fazlasıyla taraflı anlatımın asıl ihmal ettiği nokta ise olayın uluslararası bağlantısıydı. Meseleyi ‘bir mutaassıp dindar güruh’a havale ederek işin içinden sıyrılmaya kalkınca bunu Menemen gibi iç olaylarda yutturabilirsiniz belki; ama Cidde olayları gibi yabancıların da işin içinde bulunduğu olaylarda dış gözlerin takibinden kurtulamazsınız.
Burada bir parantez açarak alim tarihçimiz Cevdet Paşa ne demiş diye bakınca yine mat bir yüzeyle karşılaşıyoruz. Gerek “Ma’ruzât”ında, gerekse “Tezâkir”inde olayı gayet yüzeysel olarak geçen Paşamız, onu “gâile” olarak adlandırmıştır. Karal’dan tek farkı, çıkış sebebini “bir gemiye İngiliz ya İslam sancağı çekilme”si olarak tespit etmiş olmasıdır. Bir de İngiliz konsolusunun “pek fena bir adam” olduğu notu dikkat çeker. O kadar.
Peki hakikaten bundan mı ibarettir “Cidde gailesi”? Bu soruyu sorunca farklı kaynaklardaki malumatı önünüze dökmek vacip oluyor fakir için. Artık yerimiz ne kadarına müsaade ederse...
Önce yıla dikkat edelim: 1859. Bu, Islahat Fermanı’nın üzerinden 3 yıl geçtiğini gösterir. Aynı yıl Paris Kongresi’nde Türkiye “Avrupa Konseri”ne, yani uyumuna dahil edilmiştir. (Yani biz AB’ye 150 yıl önce girmiştik aslında. Tabii sözde!) Dolayısıyla fermandan destek bulan Avrupalı tüccarlar Cidde Limanı’nda üslenmişler, hatta İngiliz buharlı gemileri İslam âleminden Müslümanları deniz yoluyla hacca götürüp getirmeye bile başlamıştır. Bu yeni gelişmenin Kızıldeniz civarında yüzyıllardır iş yapan başta Hadramevtli gemiciler olmak üzere bölge sakinlerinin geçim kaynaklarını baltalayacağını kestirmek için kâhin olmaya gerek yok. Yani 1859’da Cidde, İngiliz ve Fransız tüccarlarının cirit attıkları, büyük ticarethaneler açtıkları canlı bir liman şehridir.
Islahat Fermanı ile “eşitlik artı ayrıcalık” gibi eşine az rastlanır bir avantaj elde eden yabancı tüccarın palazlanacağı yeni bir döneme girilmiş oluyordu. İşte Cidde’de ilki 1857’de çıkan Hıristiyanlara karşı silahlı saldırıların bir sebebi buydu.
Ancak asıl sebep, bir yıl önce kanlı bir şekilde bastırılan Hint isyanıydı. 1857’de İngiliz idaresine karşı başlatılan ve Müslümanların başını çektiği büyük isyan, bir yıl kadar sürmüş ve kanlı bir şekilde bastırılmış, geniş çaplı idamlar ve sürgünlerle sonuçlanmıştır. Bu, modern tarihte İslam âleminde emperyalistlere karşı başlatılan Cihad’ın ilk adımı olmuş, adeta bir kırılma noktası meydana getirmişti. İngilizler Hindistan’ı toptan Hıristiyanlaştırmaya karar vermişler, bu da özellikle Müslümanları harekete geçirmişti. İsyan sonunda binlerce Hintli öldürülmüş ve asılmış, diğer suçlular ise kitleler halinde sürgüne gönderilmişti.
Nereye mi? Yemen’e, Mısır’a, İstanbul’a, Cidde’ye, Mekke ve Medine’ye... Nitekim 1860’larda Cidde’deki İngiliz konsolosu, Arabistan’da 10 bin Hintli Müslüman’ın varlığından söz etmektedir. Bu on binlerce insanın içlerindeki İngiliz düşmanlığını gittikleri yerlere taşımalarından ve etraflarına aşılamalarından daha doğal bir şey olamazdı. Zaten Cidde olayı da İngiliz konsolosunun bir Müslüman kızına sarkıntılık etmek istemesinden çıkmıştı. Burasına kadar gelen halk, Hintli asilerin de tahrikiyle olayları başlatmıştı.
İşte Cidde’de baş gösteren ecnebi düşmanlığının kökleri, bir yıl önce kanlı bir şekilde bastırılan Hint isyanına dayanıyordu.
Peki Osmanlı ne yaptı bütün bu olanlar karşısında? Elmecbur, suçluları yakalattı ve kendi eliyle idam ettirdi. Takvimler, 12 Ocak 1859’u gösteriyordu. Osmanlı tarihinin en karanlık idam seanslarından biri Cidde’de gerçekleşiyor, beri yanda tarihlerimizin gözlerinden uyku akıyordu. m.armagan@zaman.com.tr
Sayı:
6
Bölüm:
Aktüel
Saddam Hüseyin’in idam görüntüleri, hafızamızda 11 Eylül görüntülerinin yanındaki mutena yerini alırken, dikkatlerimizi de idam olayına çevirmiş oldu. Tevafuk bu ya, bir okurum da Osmanlı’da idamları sormuş. Dolayısıyla bu hafta Osmanlı tarihinin en karanlık; ama aynı oranda da en dramatik idam sayfalarından birini açacağım önünüze.
“Tarih, çizilecek bir tablo değil, çözülecek bir problemdir.” demiştir Buckle adlı İngiliz tarihçisi. Ne kadar isabetli bir söz olduğunu bu köşeyi bitirdiğinizde bir kere daha anlayacaksınız. Bazen tek taraflı okumak, insanı ana meselenin uzağına nasıl savuruyor. Bu yüzden sadece Osmanlı tarihçilerini okuyarak Osmanlı tarihini hakkıyla kavrayamayacağımızı da göreceğiz.
Şimdi bazılarınız bana kızdınız, biliyorum; ama işin hakikati tek taraflı ortaya çıkmaz ki. Başka gözler, başka bakış noktaları, “kale arkası kamera” vs. hepsi seferber edilmelidir tarihi araştırırken. Nasıl topun çizgiyi geçip geçmediğini merak ettiğimizde sıfır noktasındaki kameraya uzatıyorsak bakışlarımızı, tarihteki bir olayın çizgiyi geçip geçmediğini öğrenmek için de en yakındakiler kadar en uzaktakiler de göreve çağrılmalıdır. Bu yüzden bir tarih metodu dersi gibidir Cidde olayları.
Tarih: 15 Temmuz 1858 Cuma. Yer: Şimdiki Suudi Arabistan’ın Cidde Limanı. Anlatan: Ord. Prof. Enver Ziya Karal. Kaynak: Türk Tarih Kurumu Yayınları’ndan çıkan “Osmanlı Tarihi”nin Islahat Fermanı cildi. (s. 32-33)
Bölgede Osmanlı Devleti’nin hükümranlığının devam ettiği yıllar. Büyük bir halk kalabalığı birtakım fesatçılara katılarak Hıristiyanların üzerine yürümüş ve mahiyeti “dinî” olan bir kavga başlamıştır. Fransız Konsolosu ile İngiliz Viskonsolosu, Cidde’de bulunan kendi tebalarını korumak isterken öldürülmüşler, emniyet güçleri de olayları bastırmakta yetersiz kalmıştır. Tabii İngiltere ve Fransa işbirliği yaparak harekete geçmiş, savaş gemilerini yollayıp Cidde Limanı’nı bombardıman ettirmişler, daha sonra askerleri şehre çıkıp olayın elebaşılarını yakalayıp 10’unu idam etmişlerdir.
Karal’a göre Cidde olayları “mutaassıp bir halk güruhunun eseri”ydi ve bu bakımdan “teessüfe şayan”dı. Ancak İngiltere ve Fransa’nın da şehri bombalaması ve adaleti yerine getirmek için adam asmaları tasvip edilir gibi değildi. Bu ecnebi müdahalesi Müslüman halk ve özellikle Dürziler arasında önceden kestirilemeyen bir heyecan yaratmış ve hemen arkasından Dürzilerin Marunilere saldırmalarıyla Suriye’de bir intikam isyanına sebebiyet vermiştir.
Olayı burada kesen Ordinaryüs Profesörümüzün meseleyi “din” ve “taassup” temelinde ele alışı sizin de dikkatinizden kaçmamıştır. Bu fazlasıyla taraflı anlatımın asıl ihmal ettiği nokta ise olayın uluslararası bağlantısıydı. Meseleyi ‘bir mutaassıp dindar güruh’a havale ederek işin içinden sıyrılmaya kalkınca bunu Menemen gibi iç olaylarda yutturabilirsiniz belki; ama Cidde olayları gibi yabancıların da işin içinde bulunduğu olaylarda dış gözlerin takibinden kurtulamazsınız.
Burada bir parantez açarak alim tarihçimiz Cevdet Paşa ne demiş diye bakınca yine mat bir yüzeyle karşılaşıyoruz. Gerek “Ma’ruzât”ında, gerekse “Tezâkir”inde olayı gayet yüzeysel olarak geçen Paşamız, onu “gâile” olarak adlandırmıştır. Karal’dan tek farkı, çıkış sebebini “bir gemiye İngiliz ya İslam sancağı çekilme”si olarak tespit etmiş olmasıdır. Bir de İngiliz konsolusunun “pek fena bir adam” olduğu notu dikkat çeker. O kadar.
Peki hakikaten bundan mı ibarettir “Cidde gailesi”? Bu soruyu sorunca farklı kaynaklardaki malumatı önünüze dökmek vacip oluyor fakir için. Artık yerimiz ne kadarına müsaade ederse...
Önce yıla dikkat edelim: 1859. Bu, Islahat Fermanı’nın üzerinden 3 yıl geçtiğini gösterir. Aynı yıl Paris Kongresi’nde Türkiye “Avrupa Konseri”ne, yani uyumuna dahil edilmiştir. (Yani biz AB’ye 150 yıl önce girmiştik aslında. Tabii sözde!) Dolayısıyla fermandan destek bulan Avrupalı tüccarlar Cidde Limanı’nda üslenmişler, hatta İngiliz buharlı gemileri İslam âleminden Müslümanları deniz yoluyla hacca götürüp getirmeye bile başlamıştır. Bu yeni gelişmenin Kızıldeniz civarında yüzyıllardır iş yapan başta Hadramevtli gemiciler olmak üzere bölge sakinlerinin geçim kaynaklarını baltalayacağını kestirmek için kâhin olmaya gerek yok. Yani 1859’da Cidde, İngiliz ve Fransız tüccarlarının cirit attıkları, büyük ticarethaneler açtıkları canlı bir liman şehridir.
Islahat Fermanı ile “eşitlik artı ayrıcalık” gibi eşine az rastlanır bir avantaj elde eden yabancı tüccarın palazlanacağı yeni bir döneme girilmiş oluyordu. İşte Cidde’de ilki 1857’de çıkan Hıristiyanlara karşı silahlı saldırıların bir sebebi buydu.
Ancak asıl sebep, bir yıl önce kanlı bir şekilde bastırılan Hint isyanıydı. 1857’de İngiliz idaresine karşı başlatılan ve Müslümanların başını çektiği büyük isyan, bir yıl kadar sürmüş ve kanlı bir şekilde bastırılmış, geniş çaplı idamlar ve sürgünlerle sonuçlanmıştır. Bu, modern tarihte İslam âleminde emperyalistlere karşı başlatılan Cihad’ın ilk adımı olmuş, adeta bir kırılma noktası meydana getirmişti. İngilizler Hindistan’ı toptan Hıristiyanlaştırmaya karar vermişler, bu da özellikle Müslümanları harekete geçirmişti. İsyan sonunda binlerce Hintli öldürülmüş ve asılmış, diğer suçlular ise kitleler halinde sürgüne gönderilmişti.
Nereye mi? Yemen’e, Mısır’a, İstanbul’a, Cidde’ye, Mekke ve Medine’ye... Nitekim 1860’larda Cidde’deki İngiliz konsolosu, Arabistan’da 10 bin Hintli Müslüman’ın varlığından söz etmektedir. Bu on binlerce insanın içlerindeki İngiliz düşmanlığını gittikleri yerlere taşımalarından ve etraflarına aşılamalarından daha doğal bir şey olamazdı. Zaten Cidde olayı da İngiliz konsolosunun bir Müslüman kızına sarkıntılık etmek istemesinden çıkmıştı. Burasına kadar gelen halk, Hintli asilerin de tahrikiyle olayları başlatmıştı.
İşte Cidde’de baş gösteren ecnebi düşmanlığının kökleri, bir yıl önce kanlı bir şekilde bastırılan Hint isyanına dayanıyordu.
Peki Osmanlı ne yaptı bütün bu olanlar karşısında? Elmecbur, suçluları yakalattı ve kendi eliyle idam ettirdi. Takvimler, 12 Ocak 1859’u gösteriyordu. Osmanlı tarihinin en karanlık idam seanslarından biri Cidde’de gerçekleşiyor, beri yanda tarihlerimizin gözlerinden uyku akıyordu. m.armagan@zaman.com.tr
Sayı:
6
Bölüm:
Aktüel
Yakın tarihimizdeki kara delikler
Yakın tarihimizdeki kara delikler
Tehdit edenler bile var. Küfür derseniz gırla gidiyor. Öfkesini yenemeyip aklına geleni sayanlar mı dersiniz, iyiliğimi düşünüp ‘Bu işlere bulaşmasanız’ tavsiyesini su gibi gözüme akıtanlar mı? Kimmişim? Ne yapmak istiyormuşum?
Son zamanlarda bu tip mesajlar artmaya başladı. Normal. Çünkü biraz cesaret gerektiren konulara hep yapıldığı gibi kulaktan dolma bilgilerle değil, belgelerle giriyorum. Bu da bazı “iyi saatte olsunlar”ın canını sıkıyor doğal olarak. Olabilir...
Yürüyüşümü yıllar önce şöyle formüle etmiştim: Tarihle birlikte düşünmek. Bu uzun yürüyüş sırasında rastladığım ipuçlarını çözüyorum okurlarımla. Düşünmeye çalışıyoruz. Ama boş boş, Nasreddin Hoca’nın Hindisi gibi düşünmeye değil, buna “spekülasyon” diyoruz. Bilgiler ve belgeler üzerinde düşünmek. Asıl zor ve makbul olan düşünme de bu değil midir?
Kararım: Tarihle birlikte düşünmeye devam. Gelmek istemeyenler memleketlerine dönebilir.
Geleceklere sözüm: Yürüyelim arkadaşlar...
Bugün her biri üzerinde ayrı ayrı yazılar yazılabilecek bazı konu başlıklarını paylaşacağım sizinle. Kızıp köpürenler olabilir, sevinçten el çırpanlar olabilir. Beni ilgilendirmiyor. Beni öğrenmenin heyecanını duyanlar ilgilendiriyor. Gözlerinde kıvılcımlar çakanlar...
Belki hepsi üzerine yazmak nasip olmayabilir diye maddeler halinde bir toparlama yapmak istiyorum.
1. SEVR ANTLAŞMASI VAHDETTİN TARAFINDAN İMZALANDI MI?
Hayır, imzalanmadı. Neden?
Çünkü o sırada Osmanlı Meclisi kapatılmıştı. Önce Meclis-i Mebusan’ın antlaşmayı görüşüp kabul etmesi, sonra da imzalamak üzere Vahdettin’e göndermesi gerekiyordu. Tabii Meclis kapalı olduğu için görüşülemedi, dolayısıyla Vahdettin’in masasına bile gitmedi Sevr Antlaşması. Ama kime sorsanız, “Hain Vahdettin Sevr’i imzalamamış mıydı?” derler.
Nitekim Meclis-i Mebusan kendi kendisini 11 Nisan 1920’de feshetmiş, Sevr Antlaşması ise bundan 4 ay sonra, yani 10 Ağustos’ta imzalanmıştı ama Meclis’in ve Sultan’ın imzalaması şartı vardı. Böylece Sevr, hukuken geçerlilik kazanmamış bir antlaşma olarak kalmış, zaten bunun gerçekçi ve uygulanabilir bir antlaşma olmadığına kendileri de ikna olan İtilaf Devletleri, Birinci İnönü Savaşı’ndan kısa bir süre sonra, 21 Şubat 1921’de Sevr’in bazı maddelerinin hafifletilmesi ve böylece kabul ettirilmesi için Londra Konferansı’nı organize etmişlerdi.
2. İTALYANLARA KARŞI SAVAŞTIK MI? 1920 yılının Haziran ayında Konya’ya kadar topraklarımızı işgal etmiş bulunan İtalya bizim safımıza geçti ve Antalya’dan kendiliğinden çekti askerlerini. Ve Karakol örgütünün Milli Mücadele’ye İstanbul’dan silah kaçırma işlerinin bir kısmı, İtalyan gemileri eliyle yapıldı. Rusların yardımı yazılır da, İtalyanların yardımı nedense es geçilir.
3. İLK TBMM’NİN KARARLARI HUKUKEN GEÇERLİ MİYDİ?
Kestirme cevabı şu: Hukuken şüpheli ama siyaseten geçerlidir. Neden hukuken şüpheli? Çünkü o sırada geçerli olan tek anayasa vardır, o da Kanun-i Esasi’dir ve zaten TBMM varlığını Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının devamı, hatta kendisi olarak tanımlamaktadır. 19 Mart 1920 tarihli seçim tebliğine göre her livâdan (sancak ya da il ile ilçe arasındaki bir Osmanlı yönetim biriminden) 5 milletvekili çıkarılması gerekiyordu. Toplam 66 liva mevcuttu ve çarptığınızda Meclis’te 330 milletvekilinin hazır bulunması gerekirdi. (Gerçi milletvekili sayısı konusunda çok farklı rakamlar var elimizde.) Ne var ki, 24 Nisan günü yapılan Meclis Başkanlığı seçiminde oy kullanan toplam milletvekili sayısının 120 olduğunu biliyoruz. Halbuki anayasanın hükmüne göre meclisin toplanabilmesi için milletvekili tam sayısının yarıdan bir fazlası, yani 166 milletvekilinin hazır bulunması gerekirdi. Yani ilk Meclis Başkanlığı seçimi, yeterli çoğunluk bulunmadan yapılmış lakin hukuken olmasa bile siyaseten geçerli kabul edilmişti.
4. MİSAK-I MİLLÎ ÇARPITILIYOR MU?
Mustafa Budak’ın muhteşem çalışması “İdealden Gerçeğe: Misâk-ı Millî’den Lozan’a Dış Politika” (Küre Yayınları) bu konudaki temel başvuru kitabımdır. Budak’a göre Misak-ı Millî’yi yalnız Mustafa Kemal tarafından hazırlanıp İstanbul Meclisine dayatılmış bir ısmarlama belge olarak göstermek doğru değildir. İstanbul’daki vatanseverlerin eli armut toplamamış, onlar da kendi Misak-ı Millî programlarını oluşturmuşlardı. 1920’nin 28 Ocak’ında İstanbul’da kabul edilen Misak-ı Millî’nin kapsama alanı, Mustafa Kemal’inkinden daha genişti.
Mustafa Kemal’in İstanbul’a gönderdiği 19 ve 21 Ocak tarihli Misak-ı Millî taslaklarında Mondros Mütarekesi “hattı dahilinde” bulunan Osmanlı-İslam çoğunluğun bölünmesine karşı çıkılırken, Meclis-i Mebusan’ın yaptığı değişiklikle kabul edilen halinde “mezkûr hatt-ı mütareke dahil ve haricinde” denilmekteydi. Bunun anlamı, Mondros Mütarekesi’ni birisinin mutlak sınır, öbürünün tartışmalı sınır olarak kabul etmesiydi. Yani Osmanlı Meclisi, bir Osmanlı tavrı ve sorumluluğuyla Osmanlı topraklarının işgal edildiğini, bunun bir oldubitti olduğunu ve Mütareke hattı dışında kalan Osmanlı-İslam çoğunluğun haklarını ve topraklarını da savunduğunu göstermiş oluyordu.
İşin ilginç olan yanı, TBMM de bu geniş Misak-ı Millî’yi aynen kabul etti, yani mütareke sınırları dahil ve haricinde, şeklinde. Fakat gelin görün ki, sonradan gizli bir el, kitaplardan bu hayatî önemi haiz “haricinde” (dışında) kelimesini tıraşlamaya başladı. Elinizdeki okul kitaplarına bakabilirsiniz bunun için. Yine de meraklıları için bir örnek vereyim. Mesela Enver Ziya Karal’ın liseler için hazırladığı “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi (1918-1953)” adlı kitapta (İstanbul 1958, Maarif Basımevi, s. 52) Misak-ı Millî’nin ilk maddesindeki “dışında” kelimesi temizlenmiş ve metin “bu mütareke hududu içinde” şekline çevrilmiştir. Neden acaba?
Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazma iddiasıyla meydana çıkan koca bir Ordinaryüs Profesörün kaleme aldığı kitapta bu çarpıtma yapılıyorsa, varın gerisini siz düşünün.
Tarihimiz kimlerin eline kalmış ey ehl-i vatan! Tarihin Kuva-yı Milliyecileri, nerdesiniz? m.armagan@zaman.com.tr
Sayı:
7
Bölüm:
Aktüel
Tehdit edenler bile var. Küfür derseniz gırla gidiyor. Öfkesini yenemeyip aklına geleni sayanlar mı dersiniz, iyiliğimi düşünüp ‘Bu işlere bulaşmasanız’ tavsiyesini su gibi gözüme akıtanlar mı? Kimmişim? Ne yapmak istiyormuşum?
Son zamanlarda bu tip mesajlar artmaya başladı. Normal. Çünkü biraz cesaret gerektiren konulara hep yapıldığı gibi kulaktan dolma bilgilerle değil, belgelerle giriyorum. Bu da bazı “iyi saatte olsunlar”ın canını sıkıyor doğal olarak. Olabilir...
Yürüyüşümü yıllar önce şöyle formüle etmiştim: Tarihle birlikte düşünmek. Bu uzun yürüyüş sırasında rastladığım ipuçlarını çözüyorum okurlarımla. Düşünmeye çalışıyoruz. Ama boş boş, Nasreddin Hoca’nın Hindisi gibi düşünmeye değil, buna “spekülasyon” diyoruz. Bilgiler ve belgeler üzerinde düşünmek. Asıl zor ve makbul olan düşünme de bu değil midir?
Kararım: Tarihle birlikte düşünmeye devam. Gelmek istemeyenler memleketlerine dönebilir.
Geleceklere sözüm: Yürüyelim arkadaşlar...
Bugün her biri üzerinde ayrı ayrı yazılar yazılabilecek bazı konu başlıklarını paylaşacağım sizinle. Kızıp köpürenler olabilir, sevinçten el çırpanlar olabilir. Beni ilgilendirmiyor. Beni öğrenmenin heyecanını duyanlar ilgilendiriyor. Gözlerinde kıvılcımlar çakanlar...
Belki hepsi üzerine yazmak nasip olmayabilir diye maddeler halinde bir toparlama yapmak istiyorum.
1. SEVR ANTLAŞMASI VAHDETTİN TARAFINDAN İMZALANDI MI?
Hayır, imzalanmadı. Neden?
Çünkü o sırada Osmanlı Meclisi kapatılmıştı. Önce Meclis-i Mebusan’ın antlaşmayı görüşüp kabul etmesi, sonra da imzalamak üzere Vahdettin’e göndermesi gerekiyordu. Tabii Meclis kapalı olduğu için görüşülemedi, dolayısıyla Vahdettin’in masasına bile gitmedi Sevr Antlaşması. Ama kime sorsanız, “Hain Vahdettin Sevr’i imzalamamış mıydı?” derler.
Nitekim Meclis-i Mebusan kendi kendisini 11 Nisan 1920’de feshetmiş, Sevr Antlaşması ise bundan 4 ay sonra, yani 10 Ağustos’ta imzalanmıştı ama Meclis’in ve Sultan’ın imzalaması şartı vardı. Böylece Sevr, hukuken geçerlilik kazanmamış bir antlaşma olarak kalmış, zaten bunun gerçekçi ve uygulanabilir bir antlaşma olmadığına kendileri de ikna olan İtilaf Devletleri, Birinci İnönü Savaşı’ndan kısa bir süre sonra, 21 Şubat 1921’de Sevr’in bazı maddelerinin hafifletilmesi ve böylece kabul ettirilmesi için Londra Konferansı’nı organize etmişlerdi.
2. İTALYANLARA KARŞI SAVAŞTIK MI? 1920 yılının Haziran ayında Konya’ya kadar topraklarımızı işgal etmiş bulunan İtalya bizim safımıza geçti ve Antalya’dan kendiliğinden çekti askerlerini. Ve Karakol örgütünün Milli Mücadele’ye İstanbul’dan silah kaçırma işlerinin bir kısmı, İtalyan gemileri eliyle yapıldı. Rusların yardımı yazılır da, İtalyanların yardımı nedense es geçilir.
3. İLK TBMM’NİN KARARLARI HUKUKEN GEÇERLİ MİYDİ?
Kestirme cevabı şu: Hukuken şüpheli ama siyaseten geçerlidir. Neden hukuken şüpheli? Çünkü o sırada geçerli olan tek anayasa vardır, o da Kanun-i Esasi’dir ve zaten TBMM varlığını Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının devamı, hatta kendisi olarak tanımlamaktadır. 19 Mart 1920 tarihli seçim tebliğine göre her livâdan (sancak ya da il ile ilçe arasındaki bir Osmanlı yönetim biriminden) 5 milletvekili çıkarılması gerekiyordu. Toplam 66 liva mevcuttu ve çarptığınızda Meclis’te 330 milletvekilinin hazır bulunması gerekirdi. (Gerçi milletvekili sayısı konusunda çok farklı rakamlar var elimizde.) Ne var ki, 24 Nisan günü yapılan Meclis Başkanlığı seçiminde oy kullanan toplam milletvekili sayısının 120 olduğunu biliyoruz. Halbuki anayasanın hükmüne göre meclisin toplanabilmesi için milletvekili tam sayısının yarıdan bir fazlası, yani 166 milletvekilinin hazır bulunması gerekirdi. Yani ilk Meclis Başkanlığı seçimi, yeterli çoğunluk bulunmadan yapılmış lakin hukuken olmasa bile siyaseten geçerli kabul edilmişti.
4. MİSAK-I MİLLÎ ÇARPITILIYOR MU?
Mustafa Budak’ın muhteşem çalışması “İdealden Gerçeğe: Misâk-ı Millî’den Lozan’a Dış Politika” (Küre Yayınları) bu konudaki temel başvuru kitabımdır. Budak’a göre Misak-ı Millî’yi yalnız Mustafa Kemal tarafından hazırlanıp İstanbul Meclisine dayatılmış bir ısmarlama belge olarak göstermek doğru değildir. İstanbul’daki vatanseverlerin eli armut toplamamış, onlar da kendi Misak-ı Millî programlarını oluşturmuşlardı. 1920’nin 28 Ocak’ında İstanbul’da kabul edilen Misak-ı Millî’nin kapsama alanı, Mustafa Kemal’inkinden daha genişti.
Mustafa Kemal’in İstanbul’a gönderdiği 19 ve 21 Ocak tarihli Misak-ı Millî taslaklarında Mondros Mütarekesi “hattı dahilinde” bulunan Osmanlı-İslam çoğunluğun bölünmesine karşı çıkılırken, Meclis-i Mebusan’ın yaptığı değişiklikle kabul edilen halinde “mezkûr hatt-ı mütareke dahil ve haricinde” denilmekteydi. Bunun anlamı, Mondros Mütarekesi’ni birisinin mutlak sınır, öbürünün tartışmalı sınır olarak kabul etmesiydi. Yani Osmanlı Meclisi, bir Osmanlı tavrı ve sorumluluğuyla Osmanlı topraklarının işgal edildiğini, bunun bir oldubitti olduğunu ve Mütareke hattı dışında kalan Osmanlı-İslam çoğunluğun haklarını ve topraklarını da savunduğunu göstermiş oluyordu.
İşin ilginç olan yanı, TBMM de bu geniş Misak-ı Millî’yi aynen kabul etti, yani mütareke sınırları dahil ve haricinde, şeklinde. Fakat gelin görün ki, sonradan gizli bir el, kitaplardan bu hayatî önemi haiz “haricinde” (dışında) kelimesini tıraşlamaya başladı. Elinizdeki okul kitaplarına bakabilirsiniz bunun için. Yine de meraklıları için bir örnek vereyim. Mesela Enver Ziya Karal’ın liseler için hazırladığı “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi (1918-1953)” adlı kitapta (İstanbul 1958, Maarif Basımevi, s. 52) Misak-ı Millî’nin ilk maddesindeki “dışında” kelimesi temizlenmiş ve metin “bu mütareke hududu içinde” şekline çevrilmiştir. Neden acaba?
Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazma iddiasıyla meydana çıkan koca bir Ordinaryüs Profesörün kaleme aldığı kitapta bu çarpıtma yapılıyorsa, varın gerisini siz düşünün.
Tarihimiz kimlerin eline kalmış ey ehl-i vatan! Tarihin Kuva-yı Milliyecileri, nerdesiniz? m.armagan@zaman.com.tr
Sayı:
7
Bölüm:
Aktüel
Atatürk, Vahdettin’i savunuyor!
MUSTAFA ARMAĞANBirkaç haftadır üzerinde türlü spekülasyonlar yürütülen son saltanat mührü, bir son dakika sürprizi olmazsa bugün itibarıyla saraya geri dönmüş olacak. Bu olay bana ‘Osmanlı’nın evine dönüşü’nü hatırlattı.
Evdekiler onu unutmuş görünseler de, Türkiye’nin dış mahfillerde hakaret gördüğü her seferinde içlerinde ‘büyük’ ve ‘güçlü’ bir devlet özlemi yanıp tutuşuyor ve alevli bir ok gibi hafızalarına yürüyen şeyin Osmanlı şevketi olduğunu hatırlıyorlar. Bu, Freud’un sözünü ettiği “yara izi”dir işte. Yarayı unutsak bile yaranın izi kalmıştır derimizin üzerinde. O ize baktığımızda yarayı da, yaralayanı da, yaralı bünyeyi de düşünmeye mahkûmuz.
Cumhuriyet’in kurucularının Osmanlı tarihine bakışlarında bu yara izi, kendisini her fırsatta ele verir. Osmanlı kötülenir; ama “altın çağ” müstesnadır. Sinan benzersizdir, Fatih, Yavuz, Kanuni büyüktür vs. Böylece seçmece ve kesmece satılan bir karpuz sergisine girmiş gibi oluruz. ‘Huz mâ safa, da mâ keder!’ Neşelendirecek olanı al, üzecek olanı bırak, kuralı geçerlidir burada. Tabii ister istemez ‘Bu bir tarih midir?’ sorusunu sorarız. Sormak zamanı gelmiştir daha doğrusu.
Kabul edelim ki, Cumhuriyet döneminde, “olan” değil, “olması arzulanan” bir tarih yazılmıştır daha çok. Tarih arzuya göre sıcak veya soğuk olarak servis edilmiştir. Nitekim inkılap tarihi alanının önde gelen otoritelerinden Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal, 8 Kasım 1974’te TRT televizyonunda yaptığı konuşmada, çalışmalarının duygusal plânda kaldığını, haddizatında 1950’lere kadar Atatürk konusunda objektif olunamadığını itiraf etmiştir.
Atatürk’ün bazı konuşmalarında hemen bütün Osmanlı padişahlarını, ayrım gözetmeden eleştirdiğini, bazılarında ise yücelttiğini görmemizin bir sebebi bu duygusallıktır. Mesela 26 Şubat 1921’de Amerikalı gazeteci Clarence K. Streit’in sorusu üzerine şunları dile getirmişti:
“Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır. Milletimizin zalim olduğu iddiası baştan başa yalandır. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve âdetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riayetkâr olan yegâne millet, bizim milletimizdir. Fatih, İstanbul’da bulduğu dinî ve milli teşkilatı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriği, Bulgar Eksarhı ve Ermeni Kategikosu gibi Hıristiyan din reisleri imtiyaza sahip oldu. Kendilerine her türlü serbestlik verildi. İstanbul’un fethinden beri, Müslüman olmayanların mazhar bulundukları bu geniş imtiyazlar, milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en büyük müsaadekâr ve civanmert bir milleti olduğunu ispat eden en büyük delilidir.”
Bu konuşmada “milletimiz” kelimesinin Fatih’i de kuşatan bir anlamda kullanıldığına ve 40 yaşındaki Gazi’nin, Türklerin zalim ve barbar bir millet olmadığını ispat için İstanbul’un fethine sarılışına dikkat buyurun. Gelgelelim tam 2 yıl sonra (17 Şubat 1923) İzmir İktisat Kongresi’ndeki Mustafa Kemal’in, tam da aynı sebeple Fatih’i eleştirdiğini görüyoruz. Nasıl mı oluyor? Buyurun beraber okuyalım söylediklerini:
“Osmanlı hakanları... Ele geçirdikleri ülkelerdeki, o dili, dini, geleneği, her şeyi birbirinden ayrı ulusları olduğu gibi korumaya kalkıştılar; onlara bütün bu özellikleri koruyabilmeleri için imtiyazlar (ayrıcalıklar) bağışladılar. Örneğin; Fatih zamanında Cenevizlilere ve patriklere verilen ayrıcalıklarla açılan yol, sonraları daha çok genişlemiş ve genişletilmişti. Üstelik, bu ayrıcalıklar, devletin en güçlü, en gösterişli günlerinde bağışlanıyordu. Bir zorunluluk değil, sadece bir “şahane” bağış olarak.”
Şimdi hangi Mustafa Kemal’e inanacağız? İki yıl önce Amerikalı gazeteciye Fatih’in Cenevizlilere ve Patrikhane’ye tanıdığı imtiyazları bir civanmertlik olarak gören ve bununla övünen Mustafa Kemal’e mi, yoksa tam da bu yüzden Fatih’i eleştiren Mustafa Kemal’e mi itibar edeceğiz? Nasıl oluyor da 2 yıl önce gurur kaynağı ve Türk milletinin uygar olduğunu kanıtlayan belgeler, bu defa milletin kaynaklarını tüketen ve ülkemizin ekonomik kökünü kurutan keyfî birer uygulama damgasını yiyebiliyordu?
Bence tarihçilerimiz bu kördüğümü çözmek zorunda. Kaçarak, görmezden gelerek bu işin içinden çıkamayız. Sorunla mertçe yüzleşmemiz gerekir. Ancak böylelikle 1922-1924 arasında gerçekleştiğini tespit ettiğimiz “büyük kırılma”nın, daha doğru bir deyişle yeni Türkiye’nin zihinlerinde ortaya çıkan “yırtılma”nın kökenine inebilir ve sorunu doğru teşhis edebiliriz. Bundan sonraki adım, tarihin rehabilite edilmesidir ki, oraya varmak için daha geçmemiz gereken çok aşama var.
Ben saltanat mührüyle yine gündemimize giren Sultan Vahdettin’in sırtına yapıştırılmış “hain” damgasının da bu büyük yırtılmanın bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Burada sorulması gereken soru şudur: Mustafa Kemal Paşa’nın 24 Nisan 1920’de, yani 23 Nisan’ın hemen ertesi günü TBMM gizli oturumunda Vahdettin’i temize çıkarmak için söylediklerini nereye koyacağız? İleride devam etmek üzere şimdilik birkaç satırına bakmaya ne dersiniz? (Özetlenmiş ve sadeleştirilmiştir):
“Millet, Hilafet ve Saltanat makamının bağımsız ve tehlikeden uzak bulunmasını vicdanî bir emel saymıştır. Müslümanların Halifesi’nin bundan başka bir şey düşünmesi mümkün müdür? Ben şahsen hiçbir şey düşünmem. Hatta zât-ı şâhânenin ağzından işitsem bunun mutlaka zor ve baskı altında söylendiğine hükmederim.”
Neler oluyor yahu?
1920 Nisan’ında Vahdettin kendi ağzıyla, ‘Ben İngilizlerle çalışıyorum, kurtuluş murtuluş umrumda değil, işbirlikçinin tekiyim’ dese bile inanmam, bunun katiyen İngilizlerin silah zoruyla söylediğine hükmederim diyen ve sonradan ihanetinin belgeleri arasında sayılan fetvayı “sânia”, yani iftira ve hile olarak niteleyen Mustafa Kemal Paşa, 1 Kasım 1922’de “şuursuz ve idraksiz bir hain” olarak yaftalayacaktır onu.
Burada kapatayım; çünkü aklıma 1 Mart 1923’teki açık celse konuşmasında Misak-ı Millî’ye karşı çıkanları ‘hain’ ilan eden kişinin bundan sadece bir iki gün önce, 27 Şubat 1923’teki gizli celsede Misak-ı Millî’nin bir harita çizmediğine dair sözleri geliyor ki, dikkat! mayınlı araziye giriyoruz ikazını duyar gibi oluyorum. m.armagan@zaman.com.tr
Sayı:
3
Bölüm:
Aktüel
MUSTAFA ARMAĞANBirkaç haftadır üzerinde türlü spekülasyonlar yürütülen son saltanat mührü, bir son dakika sürprizi olmazsa bugün itibarıyla saraya geri dönmüş olacak. Bu olay bana ‘Osmanlı’nın evine dönüşü’nü hatırlattı.
Evdekiler onu unutmuş görünseler de, Türkiye’nin dış mahfillerde hakaret gördüğü her seferinde içlerinde ‘büyük’ ve ‘güçlü’ bir devlet özlemi yanıp tutuşuyor ve alevli bir ok gibi hafızalarına yürüyen şeyin Osmanlı şevketi olduğunu hatırlıyorlar. Bu, Freud’un sözünü ettiği “yara izi”dir işte. Yarayı unutsak bile yaranın izi kalmıştır derimizin üzerinde. O ize baktığımızda yarayı da, yaralayanı da, yaralı bünyeyi de düşünmeye mahkûmuz.
Cumhuriyet’in kurucularının Osmanlı tarihine bakışlarında bu yara izi, kendisini her fırsatta ele verir. Osmanlı kötülenir; ama “altın çağ” müstesnadır. Sinan benzersizdir, Fatih, Yavuz, Kanuni büyüktür vs. Böylece seçmece ve kesmece satılan bir karpuz sergisine girmiş gibi oluruz. ‘Huz mâ safa, da mâ keder!’ Neşelendirecek olanı al, üzecek olanı bırak, kuralı geçerlidir burada. Tabii ister istemez ‘Bu bir tarih midir?’ sorusunu sorarız. Sormak zamanı gelmiştir daha doğrusu.
Kabul edelim ki, Cumhuriyet döneminde, “olan” değil, “olması arzulanan” bir tarih yazılmıştır daha çok. Tarih arzuya göre sıcak veya soğuk olarak servis edilmiştir. Nitekim inkılap tarihi alanının önde gelen otoritelerinden Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal, 8 Kasım 1974’te TRT televizyonunda yaptığı konuşmada, çalışmalarının duygusal plânda kaldığını, haddizatında 1950’lere kadar Atatürk konusunda objektif olunamadığını itiraf etmiştir.
Atatürk’ün bazı konuşmalarında hemen bütün Osmanlı padişahlarını, ayrım gözetmeden eleştirdiğini, bazılarında ise yücelttiğini görmemizin bir sebebi bu duygusallıktır. Mesela 26 Şubat 1921’de Amerikalı gazeteci Clarence K. Streit’in sorusu üzerine şunları dile getirmişti:
“Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır. Milletimizin zalim olduğu iddiası baştan başa yalandır. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve âdetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riayetkâr olan yegâne millet, bizim milletimizdir. Fatih, İstanbul’da bulduğu dinî ve milli teşkilatı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriği, Bulgar Eksarhı ve Ermeni Kategikosu gibi Hıristiyan din reisleri imtiyaza sahip oldu. Kendilerine her türlü serbestlik verildi. İstanbul’un fethinden beri, Müslüman olmayanların mazhar bulundukları bu geniş imtiyazlar, milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en büyük müsaadekâr ve civanmert bir milleti olduğunu ispat eden en büyük delilidir.”
Bu konuşmada “milletimiz” kelimesinin Fatih’i de kuşatan bir anlamda kullanıldığına ve 40 yaşındaki Gazi’nin, Türklerin zalim ve barbar bir millet olmadığını ispat için İstanbul’un fethine sarılışına dikkat buyurun. Gelgelelim tam 2 yıl sonra (17 Şubat 1923) İzmir İktisat Kongresi’ndeki Mustafa Kemal’in, tam da aynı sebeple Fatih’i eleştirdiğini görüyoruz. Nasıl mı oluyor? Buyurun beraber okuyalım söylediklerini:
“Osmanlı hakanları... Ele geçirdikleri ülkelerdeki, o dili, dini, geleneği, her şeyi birbirinden ayrı ulusları olduğu gibi korumaya kalkıştılar; onlara bütün bu özellikleri koruyabilmeleri için imtiyazlar (ayrıcalıklar) bağışladılar. Örneğin; Fatih zamanında Cenevizlilere ve patriklere verilen ayrıcalıklarla açılan yol, sonraları daha çok genişlemiş ve genişletilmişti. Üstelik, bu ayrıcalıklar, devletin en güçlü, en gösterişli günlerinde bağışlanıyordu. Bir zorunluluk değil, sadece bir “şahane” bağış olarak.”
Şimdi hangi Mustafa Kemal’e inanacağız? İki yıl önce Amerikalı gazeteciye Fatih’in Cenevizlilere ve Patrikhane’ye tanıdığı imtiyazları bir civanmertlik olarak gören ve bununla övünen Mustafa Kemal’e mi, yoksa tam da bu yüzden Fatih’i eleştiren Mustafa Kemal’e mi itibar edeceğiz? Nasıl oluyor da 2 yıl önce gurur kaynağı ve Türk milletinin uygar olduğunu kanıtlayan belgeler, bu defa milletin kaynaklarını tüketen ve ülkemizin ekonomik kökünü kurutan keyfî birer uygulama damgasını yiyebiliyordu?
Bence tarihçilerimiz bu kördüğümü çözmek zorunda. Kaçarak, görmezden gelerek bu işin içinden çıkamayız. Sorunla mertçe yüzleşmemiz gerekir. Ancak böylelikle 1922-1924 arasında gerçekleştiğini tespit ettiğimiz “büyük kırılma”nın, daha doğru bir deyişle yeni Türkiye’nin zihinlerinde ortaya çıkan “yırtılma”nın kökenine inebilir ve sorunu doğru teşhis edebiliriz. Bundan sonraki adım, tarihin rehabilite edilmesidir ki, oraya varmak için daha geçmemiz gereken çok aşama var.
Ben saltanat mührüyle yine gündemimize giren Sultan Vahdettin’in sırtına yapıştırılmış “hain” damgasının da bu büyük yırtılmanın bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Burada sorulması gereken soru şudur: Mustafa Kemal Paşa’nın 24 Nisan 1920’de, yani 23 Nisan’ın hemen ertesi günü TBMM gizli oturumunda Vahdettin’i temize çıkarmak için söylediklerini nereye koyacağız? İleride devam etmek üzere şimdilik birkaç satırına bakmaya ne dersiniz? (Özetlenmiş ve sadeleştirilmiştir):
“Millet, Hilafet ve Saltanat makamının bağımsız ve tehlikeden uzak bulunmasını vicdanî bir emel saymıştır. Müslümanların Halifesi’nin bundan başka bir şey düşünmesi mümkün müdür? Ben şahsen hiçbir şey düşünmem. Hatta zât-ı şâhânenin ağzından işitsem bunun mutlaka zor ve baskı altında söylendiğine hükmederim.”
Neler oluyor yahu?
1920 Nisan’ında Vahdettin kendi ağzıyla, ‘Ben İngilizlerle çalışıyorum, kurtuluş murtuluş umrumda değil, işbirlikçinin tekiyim’ dese bile inanmam, bunun katiyen İngilizlerin silah zoruyla söylediğine hükmederim diyen ve sonradan ihanetinin belgeleri arasında sayılan fetvayı “sânia”, yani iftira ve hile olarak niteleyen Mustafa Kemal Paşa, 1 Kasım 1922’de “şuursuz ve idraksiz bir hain” olarak yaftalayacaktır onu.
Burada kapatayım; çünkü aklıma 1 Mart 1923’teki açık celse konuşmasında Misak-ı Millî’ye karşı çıkanları ‘hain’ ilan eden kişinin bundan sadece bir iki gün önce, 27 Şubat 1923’teki gizli celsede Misak-ı Millî’nin bir harita çizmediğine dair sözleri geliyor ki, dikkat! mayınlı araziye giriyoruz ikazını duyar gibi oluyorum. m.armagan@zaman.com.tr
Sayı:
3
Bölüm:
Aktüel
KERKÜK ve DERiN DEVLET

Mustafa Kemal’den Kerkük’e son mesaj
03 Şubat 2007
Mustafa Kemal’den Kerkük’e son mesaj
* Mustafa Armağan
m.armagan@zaman.com.tr
27 Şubat 1923 tarihli TBMM gizli oturumunda Heyet-i Vekile Reisi, yani Başbakan Rauf [Orbay] Bey, kürsüde boncuk boncuk terler dökmektedir. Özellikle İzmit mebusu Sırrı, Bursa mebusu Operatör Emin, Bitlis mebusu Yusuf Ziya ve Erzurum mebusu Mustafa Durak beyler Musul’un İngiltere’ye bırakılması ve bir sene içinde İngilizlerle bir hal yolu bulunmazsa Cemiyet-i Akvam’a, bugünkü Birleşmiş Milletler’e havale edilmesini Misak-ı Milli’ye aykırı bularak şiddetle eleştirmektedirler. Rauf Bey, kendisi taraftar olmasa da, bir şekilde İsmet Paşa’nın oldu bittisini meclise karşı savunmak zorunda kalmıştır ve asıl bedbahtlığı da burada yatmaktadır: Fikirlerine aykırı da olsa TBMM Hükümeti’nin kararlarını savunacaktır.
O arada salondan Yusuf Ziya Bey’in hiddetli sesi duyulur: “Bir kelimeyle cevap istiyorum: Musul Misak-ı Millî dahilinde mi, değil mi?” Hamidiye Kahramanı Rauf Bey’in cevabı tek kelimeliktir: “Dahilindedir.”
Bu soru işareti, biraz sonra kürsüye çıkacak olan Gazi Mustafa Kemal’in, Misak-ı Milli’de harita ve dolayısıyla sınır olmadığını söylemesiyle tekrar tutuşacaktır. Zira Gazi’ye göre Misak-ı Milli yanlış anlaşılmıştır. O “milletin menfaati” ve Meclis’in “isabet-i nazarı”ndan ibarettir. Dolayısıyla sabit değil, esnek bir kavramdır. Yerine ve zamanına göre yeniden şekillenebilir.
Nitekim kendisi, bu esnek Misak-ı Milli politikasının en çarpıcı örneğini Hatay’da verecek, Hatay, ısrarlı takipleri sonucunda bağımsızlığına kavuşunca insanların aklına, acaba devamı gelecek mi sorusunu düşürecektir. Gerçekten de Atatürk, Misak-ı Milli stratejisinin 1923’de başaramadığını müteakip yıllarda atacağı adımlarla başarmayı planlıyor muydu ve 1932’de Yunus Nadi’nin Cumhuriyet’teki bir yazısında belirttiği gibi, Misak-ı Milli’nin gizli ajandasında Osmanlı’dan ayrılan Müslüman devletlerin bağımsızlıklarına kavuşması yazılı mıydı? Sanırım bu sorular Kuzey Irak’taki gelişmeler gündemimizde kaldıkça durmaksızın sorulacaktır.
Aşağıda yayınlayacağım Mustafa Kemal’in mektubu, Misak-ı Millici bakışın 1925’in sonlarında bile bölgeye ilgisini kaybetmediğini ve kayıpların kalıcı olarak görülmediğini göstermektedir.
İşte o mektup
03 Şubat 2007
Mustafa Kemal’den Kerkük’e son mesaj
* Mustafa Armağan
m.armagan@zaman.com.tr
27 Şubat 1923 tarihli TBMM gizli oturumunda Heyet-i Vekile Reisi, yani Başbakan Rauf [Orbay] Bey, kürsüde boncuk boncuk terler dökmektedir. Özellikle İzmit mebusu Sırrı, Bursa mebusu Operatör Emin, Bitlis mebusu Yusuf Ziya ve Erzurum mebusu Mustafa Durak beyler Musul’un İngiltere’ye bırakılması ve bir sene içinde İngilizlerle bir hal yolu bulunmazsa Cemiyet-i Akvam’a, bugünkü Birleşmiş Milletler’e havale edilmesini Misak-ı Milli’ye aykırı bularak şiddetle eleştirmektedirler. Rauf Bey, kendisi taraftar olmasa da, bir şekilde İsmet Paşa’nın oldu bittisini meclise karşı savunmak zorunda kalmıştır ve asıl bedbahtlığı da burada yatmaktadır: Fikirlerine aykırı da olsa TBMM Hükümeti’nin kararlarını savunacaktır.
O arada salondan Yusuf Ziya Bey’in hiddetli sesi duyulur: “Bir kelimeyle cevap istiyorum: Musul Misak-ı Millî dahilinde mi, değil mi?” Hamidiye Kahramanı Rauf Bey’in cevabı tek kelimeliktir: “Dahilindedir.”
Bu soru işareti, biraz sonra kürsüye çıkacak olan Gazi Mustafa Kemal’in, Misak-ı Milli’de harita ve dolayısıyla sınır olmadığını söylemesiyle tekrar tutuşacaktır. Zira Gazi’ye göre Misak-ı Milli yanlış anlaşılmıştır. O “milletin menfaati” ve Meclis’in “isabet-i nazarı”ndan ibarettir. Dolayısıyla sabit değil, esnek bir kavramdır. Yerine ve zamanına göre yeniden şekillenebilir.
Nitekim kendisi, bu esnek Misak-ı Milli politikasının en çarpıcı örneğini Hatay’da verecek, Hatay, ısrarlı takipleri sonucunda bağımsızlığına kavuşunca insanların aklına, acaba devamı gelecek mi sorusunu düşürecektir. Gerçekten de Atatürk, Misak-ı Milli stratejisinin 1923’de başaramadığını müteakip yıllarda atacağı adımlarla başarmayı planlıyor muydu ve 1932’de Yunus Nadi’nin Cumhuriyet’teki bir yazısında belirttiği gibi, Misak-ı Milli’nin gizli ajandasında Osmanlı’dan ayrılan Müslüman devletlerin bağımsızlıklarına kavuşması yazılı mıydı? Sanırım bu sorular Kuzey Irak’taki gelişmeler gündemimizde kaldıkça durmaksızın sorulacaktır.
Aşağıda yayınlayacağım Mustafa Kemal’in mektubu, Misak-ı Millici bakışın 1925’in sonlarında bile bölgeye ilgisini kaybetmediğini ve kayıpların kalıcı olarak görülmediğini göstermektedir.
İşte o mektup
Aslında Mustafa Kemal’i daha 1 Mayıs 1920’de, yani TBMM’nin açılışının üzerinden henüz bir hafta geçmişken Meclis kürsüsünden milli sınırımızın İskenderun’un güneyinden doğuya doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi ve Kerkük’ü içine aldığını söylerken görürüz. Nitekim Doğudaki aşiretlerle ilişkilerini iyi tutmaya ve İngilizlerin oyunlarını boşa çıkarmaya çalışmak, bu politikasının bir uzantısıydı. 1 Şubat 1922’ye gelindiğinde Milli Savunma Bakanlığı’na “Misak-ı Milli sınırları içinde bulunan Musul vilayetinin kurtarılması için Ravenduz bölgesine bir kısım kuvvet gönderilmesi” talimatını verecek, Bakanlık da Binbaşı Özdemir Paşa’yı görevlendirecekti.
Özdemir Paşa operasyonunun İngilizleri şaşkınlığa düşürdüğünü biliyoruz. Bir Türk-Kürt ortak operasyonu olan bu harekât Musul’a varmış, hatta Irak içlerine sarkmaya bile başlamıştır. Aynı günlerde Anadolu’da Yunan kuvvetlerinin İzmir’den “denize dökülmesi”, ayrı bir moral kaynağı olmuştur Özdemir Paşa ve ekibi için.
7 Eylül 1922’de Mareşal Fevzi Çakmak, “Musul’un silahla alınacağı” yolunda bir telgraf çekiyordu Doğu ve El-Cezire komutanlıklarına. Ancak şartlar, kuvvet ve silahlarımızın Batı Cephesine kaydırılmasını gerektirmiş ve Musul’u alma operasyonu gerçekleşememiş, belki de altın bir fırsat kaçırılmıştır.
Ardından Lozan süreci gelmiş ve İsmet Paşa’nın elimizdeki en kuvvetli kart olan Musul meselesini, Mim Kemal Öke’nin “bilerek ya da bilmeyerek (veya bizim anlam veremediğimiz bir sebepten dolayı)” otel odalarında ve İngiltere’yle ikili olarak görüşmeye açması, asla genel kurula getirmemesi, Musul meselesinde bir kırılma noktası teşkil etmişti. İşte bundan sonra yukarıda bir kısmına değindiğimiz Meclis’in direnişini göreceğiz. Ancak bu direniş de işe yaramayacak ve İsmet Paşa, Musul’u İngiltere’ye bırakarak dönecektir Ankara’ya.
30 Ocak 1923 günü Mecliste “Musul vilayeti, Türkiye Devleti’nin milli sınırları dahilindedir” diyen Mustafa Kemal Paşa, bundan 28 gün sonra Musul’u “gayet kolaylıkla alabiliriz” demiştir aynı kürsüden. “Fakat” diye eklemiştir ardından, “Musul’u aldıktan sonra savaşın biteceğinden emin değiliz.” Yani Musul’u almak değil, korumak önemlidir. Alırız almasına ama bedelini ödemeye de hazır olmalıyız.
Zaten İngilizler de karşı harekâta girişmiş ve 8 Nisan’da iki kol halinde sınırlarımıza doğru yürümeye başlamıştır. Bölgede daha fazla kalamayacağını anlayan Özdemir Paşa da arkası kapatıldığı için İran’a geçerek teslim olacak ve Van’dan yeniden Türkiye’ye girecektir. (Bu harekâtın devamına, bu defa 1924 Ağustos’unda İstiklal Savaşı komutanlarından Cafer Tayyar [Eğilmez] Paşa niyetlenecek ancak bu, sadece bir niyet olarak kalacaktır.)
Lozan’da İngiltere’yle bir yıl içinde halledeceğimizi belirttiğimiz Musul meselesi sürüncemede kalmaya devam edince Cemiyet-i Akvam’a intikal etmiş, onlar da bir heyet göndererek yerinde incelemeler yaptırmıştır. Bu arada bölgede halk oylaması isteğimiz de insanların “ilkel” olduğu gerekçesiyle Batılılarca reddedilir. (Yani o zamanlar biz plebisit yapmak istiyorduk, İngilizler karşı çıkıyordu. Şimdi ise biz karşı çıkıyoruz, onlar istiyor.)
Ardından Şeyh Said İsyanı (13 Şubat 1925) patlak verecek ve bastırılsa da, sonuçları Musul’un durumunu doğrudan etkileyecektir. Musul’daki en büyük kozumuz olan Kürtlerin Türkiye’ye katılmak istedikleri tezi, içerideki Kürtlere yönelik bastırma harekâtı ve 1924 Anayasası’nda Kürtçenin yasaklanmasıyla zayıflayacak, dolayısıyla isyan, sonuçta İngilizlerin ekmeğine yağ sürecektir.
Nihayet 23 Temmuz 1925’de Türkiye Cemiyet-i Akvam’a başvurarak Musul’da Arapların aleyhimizdeki faaliyetlerine engel olunmasını istemişse de komisyon bu konuda yetkisiz olduğunu ileri sürmüştür. Bu, adeta son hamledir. Musul üzerindeki projemiz bu tarihten itibaren gözle görülür biçimde sönmeye başlamış, nihayet 7 Haziran 1926’da Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın imzasıyla Musul üzerindeki bütün haklarımızdan, 25 yıl boyunca petrol kârlarından yüzde 10 pay ödenmesi karşılığında vazgeçecektik.
İşte Mustafa Kemal’in aşağıdaki mektubu, 23 Temmuz son hamlesinden bir hafta sonraya rastlar. Türkiye’nin Musul’a veda ederkenki hüzünlü ama yine de ümitvar bakışını yansıtan bu mektupta Misak-ı Milli terimi geçmemekle birlikte Musul ahalisinin ülkemizin ayrılmaz bir parçası olduğu, bir gün kurtulacaklarına olan ümidini koruduğu, mücadeleyi bırakmamaları ifade edilmekte ve kurtuluşun yakın olduğu vurgulanmaktadır.
Musul’daki “din kardeşlerimiz”in kurtuluş güneşinin doğuşunu sabırla beklemelerini de hatırlatan bu ilginç mesajlar yüklü mektup, ilk olarak bundan 35 yıl önce Fethi Tevetoğlu tarafından yayınlanmıştır (Hayat Tarih Mecmuası, Sayı: 10, Kasım 1972, s. 6-7.) Hilafet kaldırıldıktan sonra bile Musul halkına “din kardeşlerimiz” diye hitap edilmiş olması bir başka ilginçliğidir mektubun. Şimdi Seyyid Muhammed Cebbârî ve akrabalarına yazılan ve aslının Kerkük’te Cebbarî ailesinde bulunduğu bildirilen bu mektubu beraberce okuyalım:
Mücahidin-i muhterem sâdâttan Seyyid Muhammed ve akrabalarına,
Memleketin bir cüz’-i lâ-yenfekk’i [ayrılmaz parçası] olan Musul’un ahâlisinin karîben halâs bulacağına [yakında kurtulacaklarına] itikad ve itimad olunarak öteden beri devam eden mücahedâtınızda ber-karar olmanızı selamet ve saadet-i âtiyeniz namına hamiyet-i malumenize terk eylerim.
Türkiye Cumhuriyeti’nin şefkatini ve Musul’un hükümetimize aidiyeti hasebiyle âti-i karîbden [yakın gelecekten] asla kat’-ı ümid etmeyerek [ümit kesmeyerek] zulümlere karşı yüksek bir cidal ile münevver [aydınlık] bir istikbal te’min olunması, din kardeşlerimizin huzur ve saadeti için kıymettardır. Halas günleri karîbdir. Şems-i istihlasın tuluuna [kurtuluş güneşinin doğmasına] sabûrane müterakkib bulunulmasını [sabırla beklenmesini] hatırlatır, Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücud’dan cümleye muvaffakiyetler temenni eylerim.
1 Ağustos 1341 (1925)
Sabırla ve ümitle bekleyin, diyor. Neyi? Haziran 1926’da attığımız ve Musul’u İngilizlere teslim ettiğimiz imzayı mı?
Nokta
* Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, Çeviren: Banu Yalkut, 3. baskı, İstanbul 2004, İletişim Yayınları, s. 402 vd
* Mim Kemal Öke, Kerkük-Musul Dosyası, İstanbul 1991, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları.
* Fethi Tevetoğlu, “Atatürk’ün Musul, Süleymaniye ve Kerkük’le ilgili bir mektubu”, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı: 10, Kasım 1972, s. 6-7
(Haber7)
Mustafa Armağan her çarşamba günü saat 22.00’de Radyo 7’de yayınlanan Mavi Ada programında okurlar ile buluşuyor…
***
Mustafa Armağan'ın Zaman'daki son yazısını okumak için lütfen tıklayın: http://pazar.zaman.com.tr/?bl=5&hn=288
03 Şubat 2007
Derin Devlet - Jandarma - Terör
G.Kurmay faturayı TGRT'ye kesti
Hrant Dink cinayeti ile ilgili Ogün Samast'ın askerlerle birlikte çekilen görüntülerini yayınlayan TGRT televizyonuna Genelkurmay'dan sert tepki geldi.
03 Şubat 2007 00:20
Yazı boyutunu büyütmek için
Genelkurmay Başkanlığı, ''TGRT'' televizyonunun akreditasyonunu iptal etti. Genelkurmay Başkanlığının basın duyurusunda, ''TGRT Televizyonu'nun Genelkurmay Başkanlığı nezdindeki akreditasyonu iptal edilmiştir'' denildi.
Hrant Dink cinayeti ile ilgili Ogün Samast'ın askerlerle birlikte çekilen görüntülerini yayınlayan TGRT televizyonuna Genelkurmay'dan sert tepki geldi.
03 Şubat 2007 00:20
Yazı boyutunu büyütmek için
Genelkurmay Başkanlığı, ''TGRT'' televizyonunun akreditasyonunu iptal etti. Genelkurmay Başkanlığının basın duyurusunda, ''TGRT Televizyonu'nun Genelkurmay Başkanlığı nezdindeki akreditasyonu iptal edilmiştir'' denildi.
28 Ocak 2007
Derin devletin kücük adami: Veli Kücük
Kilitlenen olaylarda Veli Küçük ismi
Veli Küçük'ün adı en çok Çatlı ve Yeşil'le bağlantılı olarak konuşuldu. Danıştay'ı basan Alparslan Arslan'la fotoğrafı çıktı. Küçük'le ilgili son iddia ise, Hrant Dink cinayetiyle ilgili...
28 Ocak 2007 16:05
Yazı boyutunu büyütmek için
"Hrant Dink, 5-6 ay önce Veli Küçük tarafından birkaç kez telefonla tehdit edildiğini anlattı. O zaman biz çok üzerinde durmadık. Çünkü, yüzlerce tehdit alıyordu. Ama kendisi Veli Küçük'ün tehditlerinden, diğer tehditlere göre daha fazla tedirgin olduğunu söyledi."
Bu sözler, Hrant Dink'in avukatı Erdal Doğan'a, aşağıdakiler ise AGOS'un yazarlarından gazeteci Aydın Engin'e ait: "Şişli'de Hrant'la birlikte, üzerimize bozuk paraların atıldığı, tükürüldüğü, küfürler edilip, saldırının her çeşidinin yaşatıldığı yargılama sırasında, Küçük de Kemal Kerinçsiz ekibiyle birlikte mahkeme salonundaki yerini almıştı.
" Veli Küçük ve çevresinden gelen tehditlerin boyutunu, Hrant Dink'in kardeşi Orhan Dink de, son derece net cümlelerle şöyle anlatıyordu: "Ağabeyim, 'Küçük mahkemeye geldi ve huzurumuz kalmadı' dedi. Bu ülkenin demokrasi tarihini bilen insanlarız. Küçük'ün ne demek olduğunu da biliriz, Kerinçsiz grubunun da. Ağabeyim, 'Adres gösteriliyorum' diyordu. En ciddiye aldığı grup da Küçük'ün grubuydu. Küçük'ten doğrudan e-mail ya da telefon yoluyla tehdit gelmiş değil. Kendini devlet sanan kişilerin bu tür hatalar yapacağını düşünmek mümkün değil. Şu net ki; iki grup üzerine yoğunlaşıyordu: Küçük ve Kerinçsiz. Kimin kimi organize ettiğini bilmemiz mümkün değil. Ama Küçük, ortaya çıktığında işin ciddiyetini anladık. Küçük'ten sonra kurşun gelebilirdi ve geldi." Emekli olduktan sonra 'kızıl elma' koalisyonunun gerçekleştirdiği eylemler ve Danıştay saldırısını tertipleyenlerle ilişkisi nedeniyle gündeme gelen Veli Küçük'ün adı, şimdi de Hrant Dink'i tehdit ettiği iddiasıyla anılıyor. Küçük, hakkındaki tüm iddialar gibi Dink'i tehdit ettiği yönündeki iddiaları da reddetti. İşte Veli Küçük'e, yıllar sonra, "Devlet emir verdi ben de yaptım. Ben vatanı için kendisini feda etmiş bir insanım. Uyduruk kayduruk iddialara yanıt vermem. Hayır, bir kere ben suçlu değilim ki savunma yapayım" dedirtecek eylemleri: Çatlı ile görüşme Veli Küçük'ün görevde olduğu sırada, devlet, mafya, siyaset üçgeninin kilit ismi ülkücü Abdullah Çatlı ile son telefon görüşmelerinden birini yaptığı savcılık incelemeleri sırasında belirlendi. Fakat Küçük, ne çağrıldığı TBMM Susurluk Komisyonu'na gitti, ne de hakkında adli bir soruşturma açılabildi. Ancak savcılığın yaptığı suç duyurusu üzerine iddiaları araştırmak üzere üç generalden oluşan bir komisyon kuruldu. Turhan Bedirhan, Cahit Balcı ve Yaşar Ilık'tan oluşan generaller heyeti araştırma sonucunda Veli Küçük ile ilgili bir suç unsuruna rastlamadı. Küçük araştırma heyetine verdiği ifadede, Abdullah Çatlı, Sami Hoştan ve Sedat Peker gibi isimlerle, 'istihbarat temini için' konuşmalar yaptığını söyledi. Oysa Küçük, daha sonra Sedat Peker tarafından kurulan 'öztürkler.com' adlı ırkçı internet sitesinin açılışına katılacak ve bu ilişkilerin 'istihbarat temininden' daha fazla olduğunu gösterecekti. Küçük, Peker'in verdiği davette, "Türk birliği mutlaka tecessüs edecektir. Asil Türk milletinin yolu Tanrı Dağları'ndan, Ergenekon'dan geçecek. Globalleşmeye ve Avrupa Birliği'ne karşı değiliz. Ancak onurluca girmek istiyoruz. Yalvarmayacağız" diyordu.
Veli Küçük'e Türkiye'nin mevcut sınırlarının yetmediği de biliniyor. Küçük, açık destek verdiği Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından düzenlenen bir toplantıda, "Benim Atatürk'ümün çizdiği Misak-ı Milli hudutları içerisinde Musul-Kerkük, Halep, Karaağaç, Dedeağaç var" diyordu. Küçük, bununla da kalmıyor, "Kürt Turan'dır. Kürt Türk ırkıdır" diyerek, Kürtlerin olmadığı görüşünü savunuyordu. Yeşil'in telefonu Kutlu Savaş'ın hazırladığı Susurluk Raporu'nda Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'a ait olduğu belirlenen 0542 214 50 21 numaralı cep telefonunun, o günlerde Giresun Jandarma Bölge Komutanı olan Tuğgeneral Veli Küçük adına kayıtlı olduğu tespit edildiği yazıldı. JİTEM kurucusu olarak bilinen Veli Küçük ile JİTEM tetikçisi Yeşil arasında ilişki bulunması yadırgatıcı bir durum değildi. Ayrıca söz konusu telefonun Abdullah Çatlı'nın yanı sıra Susurluk skandalındaki pek çok isim tarafından arandığı da ortaya çıkmıştı. Bu telefon ilişkisi, Veli Küçük'ün Çatlı dışında diğer Susurlukçular ve özellikle Yeşil ile bağlantısını kesinleştiriyordu. Küçük Kocaeli İl Jandarma Alay Komutanı olduğu sırada bu bölgede kullanıldığı tesbit edilen bu telefondan, öldürülen Ömer Lütfü Topal'ın kumarhanelerinin de defalarca arandığı belirlenmişti. Telefonun Kocaeli'nde kullanıldığı dönemde, 'Adapazarı-İzmit-Sapanca' üçgenindeki Kürt işadamlarına yönelik suikastlar meydana gelmişti. Küçük'ün görev yaptığı bu dönemde mafyacılarla sıkı ilişkilere girdiği, tetikçi Doğan Erşahin'in de jandarmanın elinden kaçırıldığı resmi raporlara yansıyan bilgiler arasında. İlginç olan bir diğer tesadüf ise, suikast kurbanı Hrant Dink'e geçen yıl Bursa'dan gönderilen tehdit mektubunun altında 'Ahmet Demir' imzasının bulunmasıydı. Ahmet Demir'in, Yeşil'in sahte adlarından biri olduğu biliniyor. JİTEM hep reddedildi Veli Küçük'ün, Güneydoğu'da çok sayıda faili meçhul cinayetin altında imzası olan JİTEM'in kurucusu olduğu iddia ediliyor. JİTEM, köy koruculuğu sistemini Güneydoğu'ya yerleştirirken, Veli Küçük'ün Giresun'a tayin edilmesi, Karadeniz'in koruculuk sistemiyle tanışmasında belirleyici oldu. JİTEM'in 'davadan dönenleri' affetmediğine ilişkin en çarpıcı örnek ise Cem Ersever'in öldürülmesiydi. Hizbullah adlı örgütün lideri Hüseyin Velioğlu ile de ilişkisi olan Ersever, emekli olduktan sonra basına açıklamalar yapmış, bunun üzerine de 4 Kasım 1993'te Ankara'da jandarma bölgesinde cesedi bulunmuştu. Ersever cinayetinin olağan şüphelisi ise Veli Küçük'ün yakın adamı olan Yeşil'den başkası değildi. Ermenistan'a karşı Veli Küçük'ün görevdeyken Azerbaycan'da Ermenistan'a karşı kontrgerilla örgütlenmesine gittiği iddiasının tanıkları da kısa bir süre önce ortaya çıktı. Azerbaycan'da Ebufeyz Elçibey döneminde kısa bir süre İçişleri Bakanlığı yapmış olan Siyavus Mustafa'nın yeğeni Turhan A., "Ben Veli Küçük'le, MHP'de yer alan Türklerle birlikte ilk kez dayım ile yaptıkları görüşmede karşılaşmıştım" dedi. Turhan A., Küçük'ün Azerbaycan'da bulunma sebebini açıklarken de, "O Ermenilere karşı Türkleri örgütlemek için geliyor ve Azerbaycan'dan bazı kişileri Türkiye'ye götürüyordu" diyecekti. Veli Küçük, Azerbaycan'a olan ilgisini emekli olduktan sonra da kesmedi. 2004'te Almanya'nın Köln kentinde, 2005'te de İsveç'in Stockholm kentinde yapılan Azeri toplantılarına katıldı. Küçük, daha sonra bu kongrelere katılış nedenini de "Ben Dünya Azerbaycanlılar Kongresi'nin Türk Dünyası Genel Sorumlusuyum" diye açıkladı.. Veli Küçük'ün 2000 yılında Giresun'a Topal Osman heykelini diktirme çabası da hayli ilginçti. Topal Osman Ağa, Ermeni tehcirinin namlı isimlerinden biri olduğu için Veli Küçük'ün ilgisini çekmişti. Kerinçsiz ile kol kola Veli Küçük, emekli olduktan sonra Hrant Dink'in 301'den yargılanmasının baş aktörlerinden olan Hukukçular Birliği Başkanı Kemal Kerinçsiz ile defalarca aynı karede yer aldı. Küçük, Bilgi Üniversitesi'nde düzenlenen Ermeni Konferansı'nda katılımcılara yumurta atanların da öncüsü olan Kerinçsiz'le birlikte 3 Nisan 2005'te de 'Türk Ordusu'na destek eylemi'ne katıldı. Asıl olarak Şemdinli soruşturmasına adı karışan dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ı desteklemek için düzenlenen eylemde, emekli paşalar, boz kalpaklı muharip gaziler ile birlikte yürümüştü. Kerinçsiz ve Küçük ikilisi, 9 Nisan 2005'te de Boğazlıyan Kaymakamı Kemal beye destek yürüyüşünde de yan yanaydı. Her iki eylemde de adı Danıştay baskınına karışan Muzaffer Tekin de vardı. Tekin'in Veli Küçük'ün elini öperken fotoğrafı gazetelerde yayımlandı. Danıştay tetikçisi ile yan yana Ama asıl bomba, Veli Küçük'ün Danıştay baskını tetikçisi Alparslan Arslan ile birlikte çektirdiği fotoğraftı. Bu fotoğraf Azadiya Welat adlı haftalık Kürtçe gazetenin 494. sayısında yayımlandığında henüz Alparslan Arslan'ın adı Danıştay cinayetine karışmamıştı. İsveç'in Stockholm kentinde Azerbaycan kongresinde çekilmiş olan bu fotoğraf, Veli Küçük tarafından "O günlerde bıyıksızdım, fotoğraf montaj" diye reddedilmeye çalışıldı. Fakat bu fotoğrafın yer aldığı, haftalık Azadiya Welat'ın 31 Mayıs-6 Haziran 2005 nüshası ile Ülkede Özgür Gündem gazetesinin 2 Ağustos 2005 tarihli nüshası arşivlerde duruyor. Kızıl Elma'nın mimarı Küçük'ün emekli olduktan sonra 'vatansever' kuvvetleri bir araya getirmeyi hedefleyen girişimlerde de oldukça etkili olduğu biliniyor. Küçük'ün 'Kızıl Elma' diye bilinen milliyetçi koalisyonun mimarı olduğu bilgisi Prof. Toktamış Ateş tarafından ortaya atılmıştı. Kızıl Elmacılar, aralarında Hrant Dink, Elif Şafak, Orhan Pamuk gibi aydınların yargılandığı 301 davalarında çeşitli provokasyonlara imza attıkları gibi, Ermeni konferansına yumurtalı saldırı düzenlemişler ve '6-7 Eylül Olayları Sergisi'ni basıp dağıtmışlardı. Öte yandan Küçük'ün 'Kızıl Elma Koalisyonu' çerçevesinde yakın ilişki sürdürdüğü Ülkü Ocakları Başkanı Levent Temiz'in Ermeni meselesinde mazisi hiç de temiz değildi. Levent Temiz 26 Şubat 2004'te bir grup ülkücüyü de yanına alarak, 'Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen'in Ermeni akrabalarını' yazan Hrant Dink'in yönettiği AGOS gazetesinin önünde protesto eylemi yaptı. Temiz, eylem sırasında, "Hrant Dink, bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir" diyerek açıkça tehdit savurdu. Bu tehditleri nedeniyle Levent Temiz hakkında dava açıldı. Küçük'ün 'milliyetçi' faaliyetlerinin MHP lideri Devlet Bahçeli'yi bile kızdırdığını, www.ulkucu.org adlı internet sitesinin yayın danışmanı olan Dr. Muhsin İdikut Kadıoğlu açıkladı. Kadıoğlu, Bahçeli'nin "İki emekli devlet görevlisi, milliyetçileri yönlendirmeye çalışıyor" dediğini aktardıktan sonra, bu kişilerin "Korkut Eken ve Veli Küçük" olduğunu söyledi. Hrant Dink'e tehdit JİTEM'den, Susurluk skandalına, Kerinçsiz ile eylem birliğine kadar her taşın altından çıkan Küçük'le ilgili son iddia, Dink suikastının ardından ortaya atıldı. Avukat Erdal Doğan, müvekkili Dink'in Küçük tarafından tehdit edildiğini, en çok da bu tehditten etkilendiğini söylüyordu. Dink, birkaç kez yaşanan bu tehditleri Doğan'a aktarmış, ancak herhangi bir şikâyette bulunmamışlardı. Veli Küçük bu iddiaları yazılı bir açıklamayla reddetti. Küçük açıklamasında, tehdit iddialarını, "Danıştay saldırısında sahneye konulan oyunun tekrarı" olduğunu öne sürdü. Küçük açıklamasında Dink'i tanımadığını iddia etse de, aralarında Dink'in de bulunduğu üç AGOS yazarıyla ilgili "Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs" davasına müdahil olmak için dilekçe vermiş, ancak 16 Mayıs 2006'da Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde yapılan duruşmada bu talebi reddedilmişti. Müdahillik taleplerinin reddinin ardından aralarında Yücel Sayman'ın da bulunduğu sanık avukatları "Sizi izliyoruz" diye tehdit edildi. Bir şube de Trabzon'da Küçük'ün emekli olduktan sonra eski İstanbul Valisi Erol Çakır ve eski Narkotik Şube Müdürü Nihat Kubuş ile kurduğu Stratejik Güvenlik Koruma ve Eğitim adlı şirketin bir şubesinin de Dink suikastı sonrasında hayli tartışılan Trabzon'da bulunması, başka bir ilginç tesadüfe işaret ediyor. Küçük, Sabah gazetesiyle yaptığı bir söyleşide her şeyi devlet istediği için yaptığını söyleyip şöyle konuşmuştu: "Hiçbir zaman amatörce çalışmadım. Devletim dedi ki, şu görevi yap! 'Emredersin' dedim, yaptım. Tutturmuşlar JİTEM diye... JİTEM diye bir kuruluş yok! İstihbarat Gruplar Komutanlığı vardı. Devlet bana, 'istihbarattasın' dedi. Pişman mısın dersen; hayır, gene aynı şeyi yaparım. Devletime karşı görevimi yaptım."
Radikal
Bu haber 2,163 defa okundu.
E-postala
Yazdır
Kaydet
Yorum ekle
Tavsiye et
-->
çok önemsiz
çok önemli
Yorumlar
kendal ak tarafından 28 Ocak 2007 16:55 tarihindeBUYRUN SİZE VATANSEVER! veli küçük... türkiyenin son 15 yıllık karatarihinin mimarlarından. aşağılık eylemlerin azmettiricisi... bu kadar dosyası kabarık bu insana bu ülkede, inanılmaz gibi gelse de, saygı duyanlar az uz değil hani.peki bu insanlar neden bu kişiye hayranlık duyarlar.. çünkü kendisi türkçülüğün en önde gidenlerindendir.. çünkü kendisi 20 milyon kürdün bir azeri etmeyeceğini düşünenlerdendir.
[8f5f110a6b8c0ff3]
Bilal KIZIL tarafından 28 Ocak 2007 16:52 tarihindeULUS-al-cı-lık Nice insanlar öldürüldü,Nice Hükümetler yıkıldı,Nice Esnaf kepenk kapattı,Nice Sanayici fabrikasına kilit vurdu,Nice olaylar çözümsüz kaldı,Nice Türkiyeler hala Türkiye olamadı,Nice Gençler açız diye geziyor iş bulamıyor,Nice Gençler askere bile gitmek istemiyor,Sen neymişsin Be ABİ!Soyadın Kadar Küçük değilmişsin.Vatanın kadarda Büyüyememişsin.Demekki ULUSALCILIK bu.....
[0e7699363635075a]
mustafa mutlu tarafından 28 Ocak 2007 16:44 tarihindeDERİNLİK Bu tablo derin devletin kaçta kaçıdır?Eğer bu tablo, derin devletin kendisi ise hiç de derinde gözükmüyor, herşey su yüzünde.Allah aşkına hükümet ve ona bağlı birimler(adalet mekanizması) bu tablo karşısında neler yapıyor?Aynı sorular Çankaya için de geçerli, sahi Çankaya ne yapıyor?Danıştay baskınını yapan avukatın kiminle iş tuttuğu açıkça ortada iken neden birşeyler yapılmıyor?Peki herşeyi anladık da koca Türk medyası neden suskun(Radikal hariç)?
[c4a5953ea0a3d10c]
Veli Küçük'ün adı en çok Çatlı ve Yeşil'le bağlantılı olarak konuşuldu. Danıştay'ı basan Alparslan Arslan'la fotoğrafı çıktı. Küçük'le ilgili son iddia ise, Hrant Dink cinayetiyle ilgili...
28 Ocak 2007 16:05
Yazı boyutunu büyütmek için
"Hrant Dink, 5-6 ay önce Veli Küçük tarafından birkaç kez telefonla tehdit edildiğini anlattı. O zaman biz çok üzerinde durmadık. Çünkü, yüzlerce tehdit alıyordu. Ama kendisi Veli Küçük'ün tehditlerinden, diğer tehditlere göre daha fazla tedirgin olduğunu söyledi."
Bu sözler, Hrant Dink'in avukatı Erdal Doğan'a, aşağıdakiler ise AGOS'un yazarlarından gazeteci Aydın Engin'e ait: "Şişli'de Hrant'la birlikte, üzerimize bozuk paraların atıldığı, tükürüldüğü, küfürler edilip, saldırının her çeşidinin yaşatıldığı yargılama sırasında, Küçük de Kemal Kerinçsiz ekibiyle birlikte mahkeme salonundaki yerini almıştı.
" Veli Küçük ve çevresinden gelen tehditlerin boyutunu, Hrant Dink'in kardeşi Orhan Dink de, son derece net cümlelerle şöyle anlatıyordu: "Ağabeyim, 'Küçük mahkemeye geldi ve huzurumuz kalmadı' dedi. Bu ülkenin demokrasi tarihini bilen insanlarız. Küçük'ün ne demek olduğunu da biliriz, Kerinçsiz grubunun da. Ağabeyim, 'Adres gösteriliyorum' diyordu. En ciddiye aldığı grup da Küçük'ün grubuydu. Küçük'ten doğrudan e-mail ya da telefon yoluyla tehdit gelmiş değil. Kendini devlet sanan kişilerin bu tür hatalar yapacağını düşünmek mümkün değil. Şu net ki; iki grup üzerine yoğunlaşıyordu: Küçük ve Kerinçsiz. Kimin kimi organize ettiğini bilmemiz mümkün değil. Ama Küçük, ortaya çıktığında işin ciddiyetini anladık. Küçük'ten sonra kurşun gelebilirdi ve geldi." Emekli olduktan sonra 'kızıl elma' koalisyonunun gerçekleştirdiği eylemler ve Danıştay saldırısını tertipleyenlerle ilişkisi nedeniyle gündeme gelen Veli Küçük'ün adı, şimdi de Hrant Dink'i tehdit ettiği iddiasıyla anılıyor. Küçük, hakkındaki tüm iddialar gibi Dink'i tehdit ettiği yönündeki iddiaları da reddetti. İşte Veli Küçük'e, yıllar sonra, "Devlet emir verdi ben de yaptım. Ben vatanı için kendisini feda etmiş bir insanım. Uyduruk kayduruk iddialara yanıt vermem. Hayır, bir kere ben suçlu değilim ki savunma yapayım" dedirtecek eylemleri: Çatlı ile görüşme Veli Küçük'ün görevde olduğu sırada, devlet, mafya, siyaset üçgeninin kilit ismi ülkücü Abdullah Çatlı ile son telefon görüşmelerinden birini yaptığı savcılık incelemeleri sırasında belirlendi. Fakat Küçük, ne çağrıldığı TBMM Susurluk Komisyonu'na gitti, ne de hakkında adli bir soruşturma açılabildi. Ancak savcılığın yaptığı suç duyurusu üzerine iddiaları araştırmak üzere üç generalden oluşan bir komisyon kuruldu. Turhan Bedirhan, Cahit Balcı ve Yaşar Ilık'tan oluşan generaller heyeti araştırma sonucunda Veli Küçük ile ilgili bir suç unsuruna rastlamadı. Küçük araştırma heyetine verdiği ifadede, Abdullah Çatlı, Sami Hoştan ve Sedat Peker gibi isimlerle, 'istihbarat temini için' konuşmalar yaptığını söyledi. Oysa Küçük, daha sonra Sedat Peker tarafından kurulan 'öztürkler.com' adlı ırkçı internet sitesinin açılışına katılacak ve bu ilişkilerin 'istihbarat temininden' daha fazla olduğunu gösterecekti. Küçük, Peker'in verdiği davette, "Türk birliği mutlaka tecessüs edecektir. Asil Türk milletinin yolu Tanrı Dağları'ndan, Ergenekon'dan geçecek. Globalleşmeye ve Avrupa Birliği'ne karşı değiliz. Ancak onurluca girmek istiyoruz. Yalvarmayacağız" diyordu.
Veli Küçük'e Türkiye'nin mevcut sınırlarının yetmediği de biliniyor. Küçük, açık destek verdiği Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından düzenlenen bir toplantıda, "Benim Atatürk'ümün çizdiği Misak-ı Milli hudutları içerisinde Musul-Kerkük, Halep, Karaağaç, Dedeağaç var" diyordu. Küçük, bununla da kalmıyor, "Kürt Turan'dır. Kürt Türk ırkıdır" diyerek, Kürtlerin olmadığı görüşünü savunuyordu. Yeşil'in telefonu Kutlu Savaş'ın hazırladığı Susurluk Raporu'nda Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'a ait olduğu belirlenen 0542 214 50 21 numaralı cep telefonunun, o günlerde Giresun Jandarma Bölge Komutanı olan Tuğgeneral Veli Küçük adına kayıtlı olduğu tespit edildiği yazıldı. JİTEM kurucusu olarak bilinen Veli Küçük ile JİTEM tetikçisi Yeşil arasında ilişki bulunması yadırgatıcı bir durum değildi. Ayrıca söz konusu telefonun Abdullah Çatlı'nın yanı sıra Susurluk skandalındaki pek çok isim tarafından arandığı da ortaya çıkmıştı. Bu telefon ilişkisi, Veli Küçük'ün Çatlı dışında diğer Susurlukçular ve özellikle Yeşil ile bağlantısını kesinleştiriyordu. Küçük Kocaeli İl Jandarma Alay Komutanı olduğu sırada bu bölgede kullanıldığı tesbit edilen bu telefondan, öldürülen Ömer Lütfü Topal'ın kumarhanelerinin de defalarca arandığı belirlenmişti. Telefonun Kocaeli'nde kullanıldığı dönemde, 'Adapazarı-İzmit-Sapanca' üçgenindeki Kürt işadamlarına yönelik suikastlar meydana gelmişti. Küçük'ün görev yaptığı bu dönemde mafyacılarla sıkı ilişkilere girdiği, tetikçi Doğan Erşahin'in de jandarmanın elinden kaçırıldığı resmi raporlara yansıyan bilgiler arasında. İlginç olan bir diğer tesadüf ise, suikast kurbanı Hrant Dink'e geçen yıl Bursa'dan gönderilen tehdit mektubunun altında 'Ahmet Demir' imzasının bulunmasıydı. Ahmet Demir'in, Yeşil'in sahte adlarından biri olduğu biliniyor. JİTEM hep reddedildi Veli Küçük'ün, Güneydoğu'da çok sayıda faili meçhul cinayetin altında imzası olan JİTEM'in kurucusu olduğu iddia ediliyor. JİTEM, köy koruculuğu sistemini Güneydoğu'ya yerleştirirken, Veli Küçük'ün Giresun'a tayin edilmesi, Karadeniz'in koruculuk sistemiyle tanışmasında belirleyici oldu. JİTEM'in 'davadan dönenleri' affetmediğine ilişkin en çarpıcı örnek ise Cem Ersever'in öldürülmesiydi. Hizbullah adlı örgütün lideri Hüseyin Velioğlu ile de ilişkisi olan Ersever, emekli olduktan sonra basına açıklamalar yapmış, bunun üzerine de 4 Kasım 1993'te Ankara'da jandarma bölgesinde cesedi bulunmuştu. Ersever cinayetinin olağan şüphelisi ise Veli Küçük'ün yakın adamı olan Yeşil'den başkası değildi. Ermenistan'a karşı Veli Küçük'ün görevdeyken Azerbaycan'da Ermenistan'a karşı kontrgerilla örgütlenmesine gittiği iddiasının tanıkları da kısa bir süre önce ortaya çıktı. Azerbaycan'da Ebufeyz Elçibey döneminde kısa bir süre İçişleri Bakanlığı yapmış olan Siyavus Mustafa'nın yeğeni Turhan A., "Ben Veli Küçük'le, MHP'de yer alan Türklerle birlikte ilk kez dayım ile yaptıkları görüşmede karşılaşmıştım" dedi. Turhan A., Küçük'ün Azerbaycan'da bulunma sebebini açıklarken de, "O Ermenilere karşı Türkleri örgütlemek için geliyor ve Azerbaycan'dan bazı kişileri Türkiye'ye götürüyordu" diyecekti. Veli Küçük, Azerbaycan'a olan ilgisini emekli olduktan sonra da kesmedi. 2004'te Almanya'nın Köln kentinde, 2005'te de İsveç'in Stockholm kentinde yapılan Azeri toplantılarına katıldı. Küçük, daha sonra bu kongrelere katılış nedenini de "Ben Dünya Azerbaycanlılar Kongresi'nin Türk Dünyası Genel Sorumlusuyum" diye açıkladı.. Veli Küçük'ün 2000 yılında Giresun'a Topal Osman heykelini diktirme çabası da hayli ilginçti. Topal Osman Ağa, Ermeni tehcirinin namlı isimlerinden biri olduğu için Veli Küçük'ün ilgisini çekmişti. Kerinçsiz ile kol kola Veli Küçük, emekli olduktan sonra Hrant Dink'in 301'den yargılanmasının baş aktörlerinden olan Hukukçular Birliği Başkanı Kemal Kerinçsiz ile defalarca aynı karede yer aldı. Küçük, Bilgi Üniversitesi'nde düzenlenen Ermeni Konferansı'nda katılımcılara yumurta atanların da öncüsü olan Kerinçsiz'le birlikte 3 Nisan 2005'te de 'Türk Ordusu'na destek eylemi'ne katıldı. Asıl olarak Şemdinli soruşturmasına adı karışan dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ı desteklemek için düzenlenen eylemde, emekli paşalar, boz kalpaklı muharip gaziler ile birlikte yürümüştü. Kerinçsiz ve Küçük ikilisi, 9 Nisan 2005'te de Boğazlıyan Kaymakamı Kemal beye destek yürüyüşünde de yan yanaydı. Her iki eylemde de adı Danıştay baskınına karışan Muzaffer Tekin de vardı. Tekin'in Veli Küçük'ün elini öperken fotoğrafı gazetelerde yayımlandı. Danıştay tetikçisi ile yan yana Ama asıl bomba, Veli Küçük'ün Danıştay baskını tetikçisi Alparslan Arslan ile birlikte çektirdiği fotoğraftı. Bu fotoğraf Azadiya Welat adlı haftalık Kürtçe gazetenin 494. sayısında yayımlandığında henüz Alparslan Arslan'ın adı Danıştay cinayetine karışmamıştı. İsveç'in Stockholm kentinde Azerbaycan kongresinde çekilmiş olan bu fotoğraf, Veli Küçük tarafından "O günlerde bıyıksızdım, fotoğraf montaj" diye reddedilmeye çalışıldı. Fakat bu fotoğrafın yer aldığı, haftalık Azadiya Welat'ın 31 Mayıs-6 Haziran 2005 nüshası ile Ülkede Özgür Gündem gazetesinin 2 Ağustos 2005 tarihli nüshası arşivlerde duruyor. Kızıl Elma'nın mimarı Küçük'ün emekli olduktan sonra 'vatansever' kuvvetleri bir araya getirmeyi hedefleyen girişimlerde de oldukça etkili olduğu biliniyor. Küçük'ün 'Kızıl Elma' diye bilinen milliyetçi koalisyonun mimarı olduğu bilgisi Prof. Toktamış Ateş tarafından ortaya atılmıştı. Kızıl Elmacılar, aralarında Hrant Dink, Elif Şafak, Orhan Pamuk gibi aydınların yargılandığı 301 davalarında çeşitli provokasyonlara imza attıkları gibi, Ermeni konferansına yumurtalı saldırı düzenlemişler ve '6-7 Eylül Olayları Sergisi'ni basıp dağıtmışlardı. Öte yandan Küçük'ün 'Kızıl Elma Koalisyonu' çerçevesinde yakın ilişki sürdürdüğü Ülkü Ocakları Başkanı Levent Temiz'in Ermeni meselesinde mazisi hiç de temiz değildi. Levent Temiz 26 Şubat 2004'te bir grup ülkücüyü de yanına alarak, 'Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen'in Ermeni akrabalarını' yazan Hrant Dink'in yönettiği AGOS gazetesinin önünde protesto eylemi yaptı. Temiz, eylem sırasında, "Hrant Dink, bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir" diyerek açıkça tehdit savurdu. Bu tehditleri nedeniyle Levent Temiz hakkında dava açıldı. Küçük'ün 'milliyetçi' faaliyetlerinin MHP lideri Devlet Bahçeli'yi bile kızdırdığını, www.ulkucu.org adlı internet sitesinin yayın danışmanı olan Dr. Muhsin İdikut Kadıoğlu açıkladı. Kadıoğlu, Bahçeli'nin "İki emekli devlet görevlisi, milliyetçileri yönlendirmeye çalışıyor" dediğini aktardıktan sonra, bu kişilerin "Korkut Eken ve Veli Küçük" olduğunu söyledi. Hrant Dink'e tehdit JİTEM'den, Susurluk skandalına, Kerinçsiz ile eylem birliğine kadar her taşın altından çıkan Küçük'le ilgili son iddia, Dink suikastının ardından ortaya atıldı. Avukat Erdal Doğan, müvekkili Dink'in Küçük tarafından tehdit edildiğini, en çok da bu tehditten etkilendiğini söylüyordu. Dink, birkaç kez yaşanan bu tehditleri Doğan'a aktarmış, ancak herhangi bir şikâyette bulunmamışlardı. Veli Küçük bu iddiaları yazılı bir açıklamayla reddetti. Küçük açıklamasında, tehdit iddialarını, "Danıştay saldırısında sahneye konulan oyunun tekrarı" olduğunu öne sürdü. Küçük açıklamasında Dink'i tanımadığını iddia etse de, aralarında Dink'in de bulunduğu üç AGOS yazarıyla ilgili "Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs" davasına müdahil olmak için dilekçe vermiş, ancak 16 Mayıs 2006'da Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde yapılan duruşmada bu talebi reddedilmişti. Müdahillik taleplerinin reddinin ardından aralarında Yücel Sayman'ın da bulunduğu sanık avukatları "Sizi izliyoruz" diye tehdit edildi. Bir şube de Trabzon'da Küçük'ün emekli olduktan sonra eski İstanbul Valisi Erol Çakır ve eski Narkotik Şube Müdürü Nihat Kubuş ile kurduğu Stratejik Güvenlik Koruma ve Eğitim adlı şirketin bir şubesinin de Dink suikastı sonrasında hayli tartışılan Trabzon'da bulunması, başka bir ilginç tesadüfe işaret ediyor. Küçük, Sabah gazetesiyle yaptığı bir söyleşide her şeyi devlet istediği için yaptığını söyleyip şöyle konuşmuştu: "Hiçbir zaman amatörce çalışmadım. Devletim dedi ki, şu görevi yap! 'Emredersin' dedim, yaptım. Tutturmuşlar JİTEM diye... JİTEM diye bir kuruluş yok! İstihbarat Gruplar Komutanlığı vardı. Devlet bana, 'istihbarattasın' dedi. Pişman mısın dersen; hayır, gene aynı şeyi yaparım. Devletime karşı görevimi yaptım."
Radikal
Bu haber 2,163 defa okundu.
E-postala
Yazdır
Kaydet
Yorum ekle
Tavsiye et
-->
çok önemsiz
çok önemli
Yorumlar
kendal ak tarafından 28 Ocak 2007 16:55 tarihindeBUYRUN SİZE VATANSEVER! veli küçük... türkiyenin son 15 yıllık karatarihinin mimarlarından. aşağılık eylemlerin azmettiricisi... bu kadar dosyası kabarık bu insana bu ülkede, inanılmaz gibi gelse de, saygı duyanlar az uz değil hani.peki bu insanlar neden bu kişiye hayranlık duyarlar.. çünkü kendisi türkçülüğün en önde gidenlerindendir.. çünkü kendisi 20 milyon kürdün bir azeri etmeyeceğini düşünenlerdendir.
[8f5f110a6b8c0ff3]
Bilal KIZIL tarafından 28 Ocak 2007 16:52 tarihindeULUS-al-cı-lık Nice insanlar öldürüldü,Nice Hükümetler yıkıldı,Nice Esnaf kepenk kapattı,Nice Sanayici fabrikasına kilit vurdu,Nice olaylar çözümsüz kaldı,Nice Türkiyeler hala Türkiye olamadı,Nice Gençler açız diye geziyor iş bulamıyor,Nice Gençler askere bile gitmek istemiyor,Sen neymişsin Be ABİ!Soyadın Kadar Küçük değilmişsin.Vatanın kadarda Büyüyememişsin.Demekki ULUSALCILIK bu.....
[0e7699363635075a]
mustafa mutlu tarafından 28 Ocak 2007 16:44 tarihindeDERİNLİK Bu tablo derin devletin kaçta kaçıdır?Eğer bu tablo, derin devletin kendisi ise hiç de derinde gözükmüyor, herşey su yüzünde.Allah aşkına hükümet ve ona bağlı birimler(adalet mekanizması) bu tablo karşısında neler yapıyor?Aynı sorular Çankaya için de geçerli, sahi Çankaya ne yapıyor?Danıştay baskınını yapan avukatın kiminle iş tuttuğu açıkça ortada iken neden birşeyler yapılmıyor?Peki herşeyi anladık da koca Türk medyası neden suskun(Radikal hariç)?
[c4a5953ea0a3d10c]
24 Ocak 2007
ICiMiZDEKi HAiNLER
Hrant Dink cinayetinde çok önemli iddialar!
Bir Protestan olan Hrant Dink’in cenaze ayinini, sağlığında kendisiyle arası bozuk olan Gregoryen Ermeni Patriği Mutafyan yönetti. Dink, Protestan mezarlığına değil, Gregoryen mezarlığına defnedildi. Mutafyan, ayinde “Ermeni düşmanlığının ortadan kaldırılması için” çaba sarf edilmesini istedi. Dink’in vasiyetine ve Ermeni cemaatinin uyarılarına rağmen yürüyüş sırasında atılan çirkin sloganları bir kenara bırakarak söylüyorum; Türkler ve Ermeniler arasında düşmanlık varsa tek taraflı değildir, karşılıklıdır. Tıpkı sevgi gibi. Mesela 27 yıl önce tanıştığımız Levon Panos Dabağyan ile birbirimizi sevdiğimiz gibi. Düşmanlığın ortadan kaldırılması için karşılıklı çaba gerekir. Hangi güç tarafından planlandığı ortaya çıkarılmamış bir cinayeti, Türkiye’yi savunmaya çalışan milliyetçilerin üstüne yıkarak, milli direnci çökertmeye çalışanları ne yapacağız? Düşmanlık böyle mi ortadan kaldırılır? Tabii bu işte Mutafyan’ın bir kusuru yoktur! İdeolojik önyargılarla hareket edenleri kastediyorum. “Soykırım endüstrisi” nden beslenen Ermeni diasporasını ve Türkiye topraklarında hak iddiasında bulunan Ermenistan’ı bu tutumdan vaz geçirmek mümkün müdür? ABD ve AB, Türkiye’nin başında her zaman böyle bir tehdidi el altında tutmaktan vaz geçebilir mi? Düşmanlığın ortadan kaldırılması için, tarihi gerçeklerin karşılıklı olarak bütün açıklığı ile ortaya konulması gerekir. Bu konularda bir adım atana Türkler iki adım atar. * * *Almanya’da Türklerin düzenlediği bir toplantıda Prof. Dr. Hasan Köni, “Ermeni meselesi” başlıklı bir konuşma yapmış ve şöyle demişti: “Tehcir sırasında, yerinden olmamak için ‘convert’ olan yani Müslümanlığa dönen Ermeniler de var. Bunların kim olduğunu bilemiyoruz. Sayıları 300-400 bin kişi. Ayrıca dönmüş Museviler ve dönmüş Rumlar da var. Bunları maalesef Türkiye Cumhuriyeti kendi vatandaşlarını rahatsız etmemek için açıklamıyor. Belki de devletin içinde de yüksek rütbeye gelmiş Ermeni kökenli dönmüş insanlarımız var.” Bir ara Ermeni gazeteciler de aynı iddiada bulunmuştu. “Gazeteci Hırant Dink’in öldürülmesi ve farklı bir bakış açısı” başlıklı ve “ycanca” imzalı mektupta şöyle deniliyor: “Hrant Dink, bir Ermenistan gezisinde oradaki muhataplarına ‘Siz 1.5 milyon kişiden bahsediyorsunuz. Oysa ayni dönemde yaklaşık 500 bin Ermeni, din değiştirip Türk olmuştu. Bunları neden bunları dikkate almıyorsunuz?’ diye sordu. Muhatabı da ‘Bu konunun gündeme gelmesi, davamıza zarar verir” cevabını verdi. Dink, bir yazısında Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in yetim Ermenilerden olduğunu ve bu konuda elinde belgelere ulaştığını yazdı ve kıyamet koptu. Dink, ‘Elimde belgeler var’ diyordu. Peki bu bilgiye ulaşan Dink, başka hangi bilgi ve belgelere ulaşmıştı. Acaba kim veya kimler toplumu aldatma açısından kendini hangi kimlikle saklı tutuyordu? Özellikle de din adamı kimliği ile! Yıllarca üniversitelerde, devlet kurumlarında, basında birilerinin yanlış yaptığını herkes söyler ve bir türlü anlam veremezdik. Hatta bazı dini oluşumlardaki saçmalıkları ve devlete karşı duruşlarını anlayamazdık.Bana göre yukarıda açıklanan dönen Ermenilerle ilgili çalışmaları, Dink’i ölüme götürdü. Türk kimliği ile Türkiye için her türlü kötülüğü yapanlar ortaya çıkacaktı bu yüzden Dink’in öldürülmesine karar verdiler. * * *Demek ki, “Hepimiz Ermeniyiz” diyenlerin çoğu, bu sözü sadece cinayeti kınamak amacıyla değil gerçeğin ifadesi olarak söylüyor! Heyecana kapılıp Türk olmadığını basın yolu ile ilan edenler de var!
`www.sesar.com.tr` de çok önemli bir inceleme var. Okumanızı tavsiye ederim! Gerçeklerin ortaya çıkması ne kadar önemli değil mi?
Tarih:24.01.2007
Bir Protestan olan Hrant Dink’in cenaze ayinini, sağlığında kendisiyle arası bozuk olan Gregoryen Ermeni Patriği Mutafyan yönetti. Dink, Protestan mezarlığına değil, Gregoryen mezarlığına defnedildi. Mutafyan, ayinde “Ermeni düşmanlığının ortadan kaldırılması için” çaba sarf edilmesini istedi. Dink’in vasiyetine ve Ermeni cemaatinin uyarılarına rağmen yürüyüş sırasında atılan çirkin sloganları bir kenara bırakarak söylüyorum; Türkler ve Ermeniler arasında düşmanlık varsa tek taraflı değildir, karşılıklıdır. Tıpkı sevgi gibi. Mesela 27 yıl önce tanıştığımız Levon Panos Dabağyan ile birbirimizi sevdiğimiz gibi. Düşmanlığın ortadan kaldırılması için karşılıklı çaba gerekir. Hangi güç tarafından planlandığı ortaya çıkarılmamış bir cinayeti, Türkiye’yi savunmaya çalışan milliyetçilerin üstüne yıkarak, milli direnci çökertmeye çalışanları ne yapacağız? Düşmanlık böyle mi ortadan kaldırılır? Tabii bu işte Mutafyan’ın bir kusuru yoktur! İdeolojik önyargılarla hareket edenleri kastediyorum. “Soykırım endüstrisi” nden beslenen Ermeni diasporasını ve Türkiye topraklarında hak iddiasında bulunan Ermenistan’ı bu tutumdan vaz geçirmek mümkün müdür? ABD ve AB, Türkiye’nin başında her zaman böyle bir tehdidi el altında tutmaktan vaz geçebilir mi? Düşmanlığın ortadan kaldırılması için, tarihi gerçeklerin karşılıklı olarak bütün açıklığı ile ortaya konulması gerekir. Bu konularda bir adım atana Türkler iki adım atar. * * *Almanya’da Türklerin düzenlediği bir toplantıda Prof. Dr. Hasan Köni, “Ermeni meselesi” başlıklı bir konuşma yapmış ve şöyle demişti: “Tehcir sırasında, yerinden olmamak için ‘convert’ olan yani Müslümanlığa dönen Ermeniler de var. Bunların kim olduğunu bilemiyoruz. Sayıları 300-400 bin kişi. Ayrıca dönmüş Museviler ve dönmüş Rumlar da var. Bunları maalesef Türkiye Cumhuriyeti kendi vatandaşlarını rahatsız etmemek için açıklamıyor. Belki de devletin içinde de yüksek rütbeye gelmiş Ermeni kökenli dönmüş insanlarımız var.” Bir ara Ermeni gazeteciler de aynı iddiada bulunmuştu. “Gazeteci Hırant Dink’in öldürülmesi ve farklı bir bakış açısı” başlıklı ve “ycanca” imzalı mektupta şöyle deniliyor: “Hrant Dink, bir Ermenistan gezisinde oradaki muhataplarına ‘Siz 1.5 milyon kişiden bahsediyorsunuz. Oysa ayni dönemde yaklaşık 500 bin Ermeni, din değiştirip Türk olmuştu. Bunları neden bunları dikkate almıyorsunuz?’ diye sordu. Muhatabı da ‘Bu konunun gündeme gelmesi, davamıza zarar verir” cevabını verdi. Dink, bir yazısında Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in yetim Ermenilerden olduğunu ve bu konuda elinde belgelere ulaştığını yazdı ve kıyamet koptu. Dink, ‘Elimde belgeler var’ diyordu. Peki bu bilgiye ulaşan Dink, başka hangi bilgi ve belgelere ulaşmıştı. Acaba kim veya kimler toplumu aldatma açısından kendini hangi kimlikle saklı tutuyordu? Özellikle de din adamı kimliği ile! Yıllarca üniversitelerde, devlet kurumlarında, basında birilerinin yanlış yaptığını herkes söyler ve bir türlü anlam veremezdik. Hatta bazı dini oluşumlardaki saçmalıkları ve devlete karşı duruşlarını anlayamazdık.Bana göre yukarıda açıklanan dönen Ermenilerle ilgili çalışmaları, Dink’i ölüme götürdü. Türk kimliği ile Türkiye için her türlü kötülüğü yapanlar ortaya çıkacaktı bu yüzden Dink’in öldürülmesine karar verdiler. * * *Demek ki, “Hepimiz Ermeniyiz” diyenlerin çoğu, bu sözü sadece cinayeti kınamak amacıyla değil gerçeğin ifadesi olarak söylüyor! Heyecana kapılıp Türk olmadığını basın yolu ile ilan edenler de var!
`www.sesar.com.tr` de çok önemli bir inceleme var. Okumanızı tavsiye ederim! Gerçeklerin ortaya çıkması ne kadar önemli değil mi?
Tarih:24.01.2007
TERÖRÜ ÜRETEN DEVLET Mi?
Ecevit'in vasiyetindeki şifre
80 öncesi Maraş olaylarından bugüne Türkiye'de işlenen cinayetlerde sanıklara neden ulaşılamıyor. Taha Kıvanç, şifrenin Ecevit'in vasiyetinde olduğunu yazdı.
24 Ocak 2007 16:43
Yazı boyutunu büyütmek için
Ecevit'in vasiyeti nedir? Amerikalı istihbaratçı-diplomat 80 öncesi Maraş ve Çorumlulara hangi soruları sordu? İlginç bir yazı... Taha Kıvanç'ın köşe yazısı Ecevit'in vasiyeti "Bülent Ecevit'in vasiyeti" demiş ve orada bırakmıştım, "Siyasî cinayetler ve kitle eylemleri devrini geride bırakmak istiyorsak yapılması gerekenler" konusunu irdeleyen dünkü Kulis'i... 1978 yılı Aralık ayında Maraş'ta meydana gelen kitle eylemlerinde 111 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Ölen canlar yüzünden Alevi'nin Sünni'ye, Sünni'nin Alevi'ye kuşkusu arttı. Ardından Sivas ve Çorum'da eylemler meydana geldi, onları 12 Eylül darbesi izledi. "Ecevit'in vasiyeti" işte tam bu noktada devreye giriyor... Bu ayın başında çıkan Tempo dergisi, Bülent-Rahşan Ecevit çiftinin arşivlerini açtığı Can Dündar ile Rıdvan Akar'ın bir haberini kapaklaştırdı. Arşivde araştırma yaparlarken karşılarına çıkan bir rapor bu. Ecevit, raporun üzerine, "Ekli bilgi çok önemli bir kaynaktan verilmiştir, değerlendirilmesinde yarar vardır" notunu düşmüş. "Değerlendirilmesinde yarar vardır" demesini 'vasiyet' sayıyorum... Raporun özelliği, olayın üzerinden fazla vakit geçmeden, alevler tüterken kaleme alınmış olması... 3 Ocak 1979 tarihini taşıyan raporda, Maraş'ta meydana gelmiş olan olaylardan dolayı devletin bazı görevlileri isim verilerek suçlanıyor. Tempo dergisi "Maraş katliâmında MİT'in parmağı var" biçiminde yansıttı raporu... Dergide çıkan bölümleri okunduğunda, raporun, MİT içerisindeki ideolojik bir yapılanmadan söz ettiği anlaşılıyor. O yapılanmanın unsurları suçlanıyor Maraş'ta meydana gelen olaylardan; öyle üstü kapalı ifadelerle ve ima yoluyla değil, açık açık ve isim zikredilerek... Okuduğunuzda dehşete kapılıyorsunuz... Dündar/Akar, bir kitapta yayımlayacaklarını söyledikleri belgeler arasında özel önem verdikleri Maraş Olayı Raporu'nun, MİT içerisindeki 'sosyal demokrat' kimlikli bir kişi tarafından kaleme alındığı kanaatinde-ler. Türkiye'nin birlik ve bütünlüğüne yönelik bir komplonun en ilgi çekici yönüne de işaret etmeden edemiyorlar: 111 insanın can vereceği olaylara asker üç gün boyunca müdahale etmemiş... Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren'e yıllar sonra "Neden?" diye sorduklarında aldıkları cevap insanın yüreğini acıtıyor: "Yeterli gücümüz yoktu." Bir de Alexander Pack tarafı var olayın... O günlerde ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'nde ikinci kâtip olarak görev yapan Mr. Pack, yanında tercümanı, ülkenin 'hassas' illerini dolaşıyormuş: Maraş, Çorum, Malatya, Amasya... Sorduğu sorular şunlar: "Bu ilde Alevi-Sünni çatışması çıkar mı? İran tipi, dine dayalı bir siyasî irtica ihtimali var mıdır?" Görüştüğü AP il başkanına, "İran'ı kaybettik, Türkiye'yi de kaybetmek istemiyoruz" demiş Mr. Pack... Çorum olaylarında saldırılara hedef olan Sadık Eral da hatırlamış Amerikalı diplomatı: "Bu dönemde gittiği her yerde olaylar çıkmasıyla bilinen Pack adlı kişinin CIA ajanı olduğu biliniyor. Kahramanmaraş, Malatya, Çorum ve Amasya'da görüşmeler yaptı, bu görüşmelerde gerek MHP'den gerek CHP'den gerek AP'den değişik insanlarla temasta bulundu. Bu insanlara Çorum'daki gelişmelerin sağ-sol ekseninde mi, yoksa bir Alevi-Sünni ekseninde mi olacağını sordu, bu konudaki tahminlerini aldı. Çorum'da uzun süre kalmıştı." Tempo'daki yazıya şu not düşülmüş: "Pack, Çorum olaylarından kısa bir süre sonra sessiz sedasız Türkiye'yi terk etti." Ülkemizi derinden sarsan, çok sayıda insanımızın canını alması yanında toplumda bugün bile izleri görülen bir kırılma noktası teşkil eden kitle eylemlerinden söz ediyoruz. Eylemler biliniyor. Eylemcilerin bir bölümü yargılandı, dolayısıyla onlar da biliniyor. Ecevit'in 'ciddi bir kaynak' dediği kişinin elinden çıkan raporda olayları planlayanların isimleri de açık biçimde yer alıyor. Olayda 'dış parmak' izi sürülecekse, onun da bir ismi var işte... Peki, ne duruluyor? Bu soru özellikle şu sırada iki yönden farklı bir anlam taşıyor. İlki şu: Hrant Dink'e sıkılan kurşunlar Türkiye'nin başka dinlilere 'hoşgörüsüz' bir ülke olarak damgalanmasına yol açabilir; 1980 öncesi kitle olayları ise Sünni çoğunluğun Alevilere düşmanca hisler beslediklerini kafalara kazımak için çıkartılmıştı. İkincisi de şu: Müsteşarlık adına yapılan son açıklamanın da ortaya koyduğu gibi, MİT çok değişti. Türkiye'nin daha fazla itilip-kakılmaya, eylemlerle yanlış izlenimler verilmesine tahammülü kalmadı. MİT'in de geçmişinin gölgesinin bugün üzerine karabasan gibi düşmesinden rahatsızlık duyması beklenir. Neden geçmişle açık açık hesaplaşılmasın? "Olayların üzerine gidilmesi isteniyor, nasıl?" diye soranlara, "Maraş Dosyası ile başlayıp bütün siyasî cinayet ve kitle eylemleriyle hesaplaşarak..." cevabını verebilirsiniz... Yeni Şafak
80 öncesi Maraş olaylarından bugüne Türkiye'de işlenen cinayetlerde sanıklara neden ulaşılamıyor. Taha Kıvanç, şifrenin Ecevit'in vasiyetinde olduğunu yazdı.
24 Ocak 2007 16:43
Yazı boyutunu büyütmek için
Ecevit'in vasiyeti nedir? Amerikalı istihbaratçı-diplomat 80 öncesi Maraş ve Çorumlulara hangi soruları sordu? İlginç bir yazı... Taha Kıvanç'ın köşe yazısı Ecevit'in vasiyeti "Bülent Ecevit'in vasiyeti" demiş ve orada bırakmıştım, "Siyasî cinayetler ve kitle eylemleri devrini geride bırakmak istiyorsak yapılması gerekenler" konusunu irdeleyen dünkü Kulis'i... 1978 yılı Aralık ayında Maraş'ta meydana gelen kitle eylemlerinde 111 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Ölen canlar yüzünden Alevi'nin Sünni'ye, Sünni'nin Alevi'ye kuşkusu arttı. Ardından Sivas ve Çorum'da eylemler meydana geldi, onları 12 Eylül darbesi izledi. "Ecevit'in vasiyeti" işte tam bu noktada devreye giriyor... Bu ayın başında çıkan Tempo dergisi, Bülent-Rahşan Ecevit çiftinin arşivlerini açtığı Can Dündar ile Rıdvan Akar'ın bir haberini kapaklaştırdı. Arşivde araştırma yaparlarken karşılarına çıkan bir rapor bu. Ecevit, raporun üzerine, "Ekli bilgi çok önemli bir kaynaktan verilmiştir, değerlendirilmesinde yarar vardır" notunu düşmüş. "Değerlendirilmesinde yarar vardır" demesini 'vasiyet' sayıyorum... Raporun özelliği, olayın üzerinden fazla vakit geçmeden, alevler tüterken kaleme alınmış olması... 3 Ocak 1979 tarihini taşıyan raporda, Maraş'ta meydana gelmiş olan olaylardan dolayı devletin bazı görevlileri isim verilerek suçlanıyor. Tempo dergisi "Maraş katliâmında MİT'in parmağı var" biçiminde yansıttı raporu... Dergide çıkan bölümleri okunduğunda, raporun, MİT içerisindeki ideolojik bir yapılanmadan söz ettiği anlaşılıyor. O yapılanmanın unsurları suçlanıyor Maraş'ta meydana gelen olaylardan; öyle üstü kapalı ifadelerle ve ima yoluyla değil, açık açık ve isim zikredilerek... Okuduğunuzda dehşete kapılıyorsunuz... Dündar/Akar, bir kitapta yayımlayacaklarını söyledikleri belgeler arasında özel önem verdikleri Maraş Olayı Raporu'nun, MİT içerisindeki 'sosyal demokrat' kimlikli bir kişi tarafından kaleme alındığı kanaatinde-ler. Türkiye'nin birlik ve bütünlüğüne yönelik bir komplonun en ilgi çekici yönüne de işaret etmeden edemiyorlar: 111 insanın can vereceği olaylara asker üç gün boyunca müdahale etmemiş... Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren'e yıllar sonra "Neden?" diye sorduklarında aldıkları cevap insanın yüreğini acıtıyor: "Yeterli gücümüz yoktu." Bir de Alexander Pack tarafı var olayın... O günlerde ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'nde ikinci kâtip olarak görev yapan Mr. Pack, yanında tercümanı, ülkenin 'hassas' illerini dolaşıyormuş: Maraş, Çorum, Malatya, Amasya... Sorduğu sorular şunlar: "Bu ilde Alevi-Sünni çatışması çıkar mı? İran tipi, dine dayalı bir siyasî irtica ihtimali var mıdır?" Görüştüğü AP il başkanına, "İran'ı kaybettik, Türkiye'yi de kaybetmek istemiyoruz" demiş Mr. Pack... Çorum olaylarında saldırılara hedef olan Sadık Eral da hatırlamış Amerikalı diplomatı: "Bu dönemde gittiği her yerde olaylar çıkmasıyla bilinen Pack adlı kişinin CIA ajanı olduğu biliniyor. Kahramanmaraş, Malatya, Çorum ve Amasya'da görüşmeler yaptı, bu görüşmelerde gerek MHP'den gerek CHP'den gerek AP'den değişik insanlarla temasta bulundu. Bu insanlara Çorum'daki gelişmelerin sağ-sol ekseninde mi, yoksa bir Alevi-Sünni ekseninde mi olacağını sordu, bu konudaki tahminlerini aldı. Çorum'da uzun süre kalmıştı." Tempo'daki yazıya şu not düşülmüş: "Pack, Çorum olaylarından kısa bir süre sonra sessiz sedasız Türkiye'yi terk etti." Ülkemizi derinden sarsan, çok sayıda insanımızın canını alması yanında toplumda bugün bile izleri görülen bir kırılma noktası teşkil eden kitle eylemlerinden söz ediyoruz. Eylemler biliniyor. Eylemcilerin bir bölümü yargılandı, dolayısıyla onlar da biliniyor. Ecevit'in 'ciddi bir kaynak' dediği kişinin elinden çıkan raporda olayları planlayanların isimleri de açık biçimde yer alıyor. Olayda 'dış parmak' izi sürülecekse, onun da bir ismi var işte... Peki, ne duruluyor? Bu soru özellikle şu sırada iki yönden farklı bir anlam taşıyor. İlki şu: Hrant Dink'e sıkılan kurşunlar Türkiye'nin başka dinlilere 'hoşgörüsüz' bir ülke olarak damgalanmasına yol açabilir; 1980 öncesi kitle olayları ise Sünni çoğunluğun Alevilere düşmanca hisler beslediklerini kafalara kazımak için çıkartılmıştı. İkincisi de şu: Müsteşarlık adına yapılan son açıklamanın da ortaya koyduğu gibi, MİT çok değişti. Türkiye'nin daha fazla itilip-kakılmaya, eylemlerle yanlış izlenimler verilmesine tahammülü kalmadı. MİT'in de geçmişinin gölgesinin bugün üzerine karabasan gibi düşmesinden rahatsızlık duyması beklenir. Neden geçmişle açık açık hesaplaşılmasın? "Olayların üzerine gidilmesi isteniyor, nasıl?" diye soranlara, "Maraş Dosyası ile başlayıp bütün siyasî cinayet ve kitle eylemleriyle hesaplaşarak..." cevabını verebilirsiniz... Yeni Şafak
30 Ekim 2005
Kafatasi ölcmek ya da...
Abdurrahman Dilipak
Kafatasi �l�mek ya da...
Nihal Atsöz'ün oglu babasínin nasil kafatasi ölctügünü anlatti.. Atsöz'ün oglu bazilarinin, kafatasi ölcümlerinden Türk olmadigi sonucunun cikmasi halinde cok büyük üzüntü duyduklarini anlatiyor..
Oysa ne dogdugumuz anne-babayi, ne dogdugumuz topragi ve ne de dogdugumuz zamani biz secmedik. Bunlar Allah'�n takdiridir ve bu anlamda bize hamd etmekten ba�ka bir g�rev d��mez.. Bunun aksi Allah'�n takdirine isyand�r. Haks�zl�k kimden gelirse gelsin, kime y�nelik olursa olsun, bizim istikametimiz bellidir.. D��man�m�za kar�� dahi adalet dinimizin emridir. Hi�bir zaman cellatlar�m�z� alk��lamayaca��z ama cellad�m�z�n bile hakk�n� savunaca��z! ��nk� Hak bizatihi �st�nd�r.
Biz Hak'ka tapan bir millet olmakla �an/�eref bulduk.. ��nk� insanlar i�in ancak yapt���n�n kar��l��� vard�r.. Nerede, ne zaman, kimden do�du�unuz de�il, ne yapt���n�z �nemli.. Hz.Ali zaman�nda Mekke'de do�up cehenneme gitmek, Stalin zaman�nda Moskova'da do�up cennete gitmek m�mk�n.
Gemiye binmedikten sonra Nuh Peygamberin o�lu olsa ne yazar. Sen �brahim olduktan sonra Azer'in o�lu olman�n ne de�eri var! �imdi niye bu konuya de�inme gere�i duydum.. �n�mde duran iki haber y�z�nden. Biri Hukuk�ular Birli�i olarak 28.10.2005 tarihinde iftar program�ndan sonra; T�rk Tarih Kurumu Ba�kan� Yusuf Hala�o�lu'nun da i�tirak edece�i; "T�rkiye'nin Ermeni Ger�e�i" konulu konferans�n davetiyesi, �tekisi de kendini UNICEF g�revlisi gibi g�sterip biz k�z ��renciyi ka��ran ve tecav�z eden ve dilencilik yapt�rd��� iddia edilen G.M.A. ile ilgili haber.
�kinciden ba�layal�m. Trajik, utan� verici bir konu bas�n�n dilinde bir anda magazin konusu haline getirildi. Bir gazete man�etten "Tipinden de mi anlamad�n�z" diye man�et att�. Bir ba�kas� da hemen hemen ayn� ba�l�kla haber yapt�. San���n korkutucu ve �rk�t�c� bir g�z� vard�.. Haber bunun �zerine kurgulanm��t�. Su�luluk psikolojisi ile korku i�inde g�zleri falta�� gibi a��lm��, psikolojik sorunlar� olan bir adam foto�raf�n�n alt�nda, olay�n sosyal ve psikolojik, ahlaki boyutu de�il de, ba�ka y�n� �ne ��kar�l�yor.
T�rk filmlerinden al��t���n�z, "k�t� adam"�n ille de g�z�n�n �a�� olmas�, surat�n�n yamuk olmas� gibi bir yakla��m.. Bu anlay��a g�re Notre Dame'nin Kamburu her t�rl� k�t�l��� yapabilir. Ama Bush asla. ��nk� o yak���kl�. Biz nice kravatl�, frag giymi� tipleri de g�rd�k. Bankalar�n�n i�ini bo�altanlar�n hi� birinin "�z�r�" yoktu. Bu bak�� a��s� ile b�t�n �z�rl�ler/engelliler potansiyel su�ludur. Bir ad�m daha ileri gidelim, onlar �yle bir g�nah i�lemi�lerdir ki, Allah da belalar�n� vermi�ti. Halleri "ilahi bir ceza" gibidir. Yani "Deprem ilahi bir cezad�r" yakla��m�n� minimize ederseniz bu tarafa da �ekebilirsiniz belki.. Kald� ki, deprem ve benzeri afetler, kutsal metinlerde Hz. Yusuf, Hz. Nuh, Hz. Lut, Hz. Salih k�ssalar�nda oldu�u gibi ilahi bir ceza da olabilir! Burada s�zkonusu olan ki�inin tipinin bir ilahi ceza �eklinde sunulmas�, olabilir olmaktan ��kar�l�p, kafatas��l�k keskinli�inde bir h�k�m haline getirilmesi..
O zaman, her tipi bozu�u, potansiyel su�lu diye m��ahede alt�na almak gerek.
Tamam, "k�yafetname"lerde, cimcime ile ilgili ilgin� tesbitler vard�r. Uzun boylu olursa ��yle, k�sa boylu b�yle, burnu b�y�k olan ��yle, parma�� k�sa olan b�yle. Yani her k�t parmakl� potansiyel bir katil mi? Yani UNICEF yetkilileri hep yak���kl� adamlar m�? K�t� adamlar hep ter mi kokar, parf�m kokulu olmazlar m�? Bu �uuralt�, bana Ats�z'�n kafatas� �l��mlerini hat�rlat�yor.. Belki konu�ma ve davran��lar�nda bir a��k verip vermedi�ini, bu konuda ne kadar profesyonelce hareket etti�ini filan ara�t�r�rs�n�z..
K�yafetnamelerde anlat�lan risk ve meziyetlerdir.. Mutlak kriterler de�il. Zaaf noktan�z� ve meziyetlerinizi bilirseniz, zaaflar�n�z sizi y�netmeden siz onu y�netir, zaaflar�n�za kar�� dikkatli olur, meziyetlerinizi de geli�tirirsiniz.. Renk k�r� biri ���k y�netmeni, akci�er yetmezli�i olan biri dalg��, bacak kaslar� zay�f olan biri ko�ucu olamaz herhalde.. Bunu da �l�erek anlayabilirsiniz?
Ermeni konferans� meselesine gelince, ke�ke kendi tezimizi isabatlama �abas� yan�nda kar��m�zdakilerin dertlerini dinlemeyi, anlamay� da �nemsesek, yani biraz empati yapabilsek, Kendi tezimizi isbatlamak gayreti yerine, do�rudan ger�e�in kendisini ara�t�rmaya �nem versek.. ��nk� ger�ek bizi �zg�r ve g��l� k�lacak. Ger�ek herkes i�in en iyi oland�r.. Ger�e�i yakalama ad�na da herkesin fikrini �zg�rce a��klamas� gerek.. Birinin a�z�na bant vurup �tekinin �n�ne mikrofon koymak olmaz. Burada yap�lmas� gereken, �tekinin �n�ndeki mikrofonu almak, hoparl�r� k�smak de�il. Elbette TTK da bu konudaki g�r��lerini a��klayacak. Ama bu g�r��lerin hepsi tek tek ger�e�in ta kendisi de�il, ger�ek bu tart��malar ortam�nda hayat bulacak.. Ermeni tart��mas�nda beni rahats�z eden en �nemli unsur, baz� taraftarlar�n ger�e�i ortaya ��karmak yerine kendi aleyhinde olan� gizleyip, kar��s�ndakini su�lama ad�na ger�ekleri karartmaktan �te tahrif etme gayretleridir.. Ve de bu tart��malar�n bu topraklarda ya�ayan insanlar� d��lay�p, onlar� bat�n�n kuca��na itme gayretleridir.. Yani bizi bize k�rd�rma ve bizim kanlar�m�z ve g�zya�lar�m�z �zerine kendilerine iktidar ve servet �retmek isteyenlerin kirli oyunlar�na alet olma korkusudur..
Ortada bir mukalata var, bir tehcir var. �ttihat Terakki'nin yanl��lar� var. Ermeni mal�na g�z diken m�tegallibeler var. Ermenileri kullanan �lkeler var. Ve bug�n tart��mad���m�z derin bir s�r, derin bir ba�ka ger�ek var. Yoksa mesele M�sl�manlar�, Osmanl�y� ya da T�rkleri savunmak / aklamak gayreti de�il! Taraflar ezberini bozmal� ve �oven yakla��mlardan ka��nmal�..
Ha! Zaten Ats�z olay�na geri d�necek olursak; "Ats�z'�n kafatas�n� �l�t���n� belirten Prof. T�rkkan, 'Yeterince T�rk ��kmad� ve �ok bozuldu' demi�" (Sahi, bu zat Ad's�z m�, At's�z m�?)
Sel�m ve dua ile..
Alinti: Abdurahman Dilipak
Kafatasi �l�mek ya da...
Nihal Atsöz'ün oglu babasínin nasil kafatasi ölctügünü anlatti.. Atsöz'ün oglu bazilarinin, kafatasi ölcümlerinden Türk olmadigi sonucunun cikmasi halinde cok büyük üzüntü duyduklarini anlatiyor..
Oysa ne dogdugumuz anne-babayi, ne dogdugumuz topragi ve ne de dogdugumuz zamani biz secmedik. Bunlar Allah'�n takdiridir ve bu anlamda bize hamd etmekten ba�ka bir g�rev d��mez.. Bunun aksi Allah'�n takdirine isyand�r. Haks�zl�k kimden gelirse gelsin, kime y�nelik olursa olsun, bizim istikametimiz bellidir.. D��man�m�za kar�� dahi adalet dinimizin emridir. Hi�bir zaman cellatlar�m�z� alk��lamayaca��z ama cellad�m�z�n bile hakk�n� savunaca��z! ��nk� Hak bizatihi �st�nd�r.
Biz Hak'ka tapan bir millet olmakla �an/�eref bulduk.. ��nk� insanlar i�in ancak yapt���n�n kar��l��� vard�r.. Nerede, ne zaman, kimden do�du�unuz de�il, ne yapt���n�z �nemli.. Hz.Ali zaman�nda Mekke'de do�up cehenneme gitmek, Stalin zaman�nda Moskova'da do�up cennete gitmek m�mk�n.
Gemiye binmedikten sonra Nuh Peygamberin o�lu olsa ne yazar. Sen �brahim olduktan sonra Azer'in o�lu olman�n ne de�eri var! �imdi niye bu konuya de�inme gere�i duydum.. �n�mde duran iki haber y�z�nden. Biri Hukuk�ular Birli�i olarak 28.10.2005 tarihinde iftar program�ndan sonra; T�rk Tarih Kurumu Ba�kan� Yusuf Hala�o�lu'nun da i�tirak edece�i; "T�rkiye'nin Ermeni Ger�e�i" konulu konferans�n davetiyesi, �tekisi de kendini UNICEF g�revlisi gibi g�sterip biz k�z ��renciyi ka��ran ve tecav�z eden ve dilencilik yapt�rd��� iddia edilen G.M.A. ile ilgili haber.
�kinciden ba�layal�m. Trajik, utan� verici bir konu bas�n�n dilinde bir anda magazin konusu haline getirildi. Bir gazete man�etten "Tipinden de mi anlamad�n�z" diye man�et att�. Bir ba�kas� da hemen hemen ayn� ba�l�kla haber yapt�. San���n korkutucu ve �rk�t�c� bir g�z� vard�.. Haber bunun �zerine kurgulanm��t�. Su�luluk psikolojisi ile korku i�inde g�zleri falta�� gibi a��lm��, psikolojik sorunlar� olan bir adam foto�raf�n�n alt�nda, olay�n sosyal ve psikolojik, ahlaki boyutu de�il de, ba�ka y�n� �ne ��kar�l�yor.
T�rk filmlerinden al��t���n�z, "k�t� adam"�n ille de g�z�n�n �a�� olmas�, surat�n�n yamuk olmas� gibi bir yakla��m.. Bu anlay��a g�re Notre Dame'nin Kamburu her t�rl� k�t�l��� yapabilir. Ama Bush asla. ��nk� o yak���kl�. Biz nice kravatl�, frag giymi� tipleri de g�rd�k. Bankalar�n�n i�ini bo�altanlar�n hi� birinin "�z�r�" yoktu. Bu bak�� a��s� ile b�t�n �z�rl�ler/engelliler potansiyel su�ludur. Bir ad�m daha ileri gidelim, onlar �yle bir g�nah i�lemi�lerdir ki, Allah da belalar�n� vermi�ti. Halleri "ilahi bir ceza" gibidir. Yani "Deprem ilahi bir cezad�r" yakla��m�n� minimize ederseniz bu tarafa da �ekebilirsiniz belki.. Kald� ki, deprem ve benzeri afetler, kutsal metinlerde Hz. Yusuf, Hz. Nuh, Hz. Lut, Hz. Salih k�ssalar�nda oldu�u gibi ilahi bir ceza da olabilir! Burada s�zkonusu olan ki�inin tipinin bir ilahi ceza �eklinde sunulmas�, olabilir olmaktan ��kar�l�p, kafatas��l�k keskinli�inde bir h�k�m haline getirilmesi..
O zaman, her tipi bozu�u, potansiyel su�lu diye m��ahede alt�na almak gerek.
Tamam, "k�yafetname"lerde, cimcime ile ilgili ilgin� tesbitler vard�r. Uzun boylu olursa ��yle, k�sa boylu b�yle, burnu b�y�k olan ��yle, parma�� k�sa olan b�yle. Yani her k�t parmakl� potansiyel bir katil mi? Yani UNICEF yetkilileri hep yak���kl� adamlar m�? K�t� adamlar hep ter mi kokar, parf�m kokulu olmazlar m�? Bu �uuralt�, bana Ats�z'�n kafatas� �l��mlerini hat�rlat�yor.. Belki konu�ma ve davran��lar�nda bir a��k verip vermedi�ini, bu konuda ne kadar profesyonelce hareket etti�ini filan ara�t�r�rs�n�z..
K�yafetnamelerde anlat�lan risk ve meziyetlerdir.. Mutlak kriterler de�il. Zaaf noktan�z� ve meziyetlerinizi bilirseniz, zaaflar�n�z sizi y�netmeden siz onu y�netir, zaaflar�n�za kar�� dikkatli olur, meziyetlerinizi de geli�tirirsiniz.. Renk k�r� biri ���k y�netmeni, akci�er yetmezli�i olan biri dalg��, bacak kaslar� zay�f olan biri ko�ucu olamaz herhalde.. Bunu da �l�erek anlayabilirsiniz?
Ermeni konferans� meselesine gelince, ke�ke kendi tezimizi isabatlama �abas� yan�nda kar��m�zdakilerin dertlerini dinlemeyi, anlamay� da �nemsesek, yani biraz empati yapabilsek, Kendi tezimizi isbatlamak gayreti yerine, do�rudan ger�e�in kendisini ara�t�rmaya �nem versek.. ��nk� ger�ek bizi �zg�r ve g��l� k�lacak. Ger�ek herkes i�in en iyi oland�r.. Ger�e�i yakalama ad�na da herkesin fikrini �zg�rce a��klamas� gerek.. Birinin a�z�na bant vurup �tekinin �n�ne mikrofon koymak olmaz. Burada yap�lmas� gereken, �tekinin �n�ndeki mikrofonu almak, hoparl�r� k�smak de�il. Elbette TTK da bu konudaki g�r��lerini a��klayacak. Ama bu g�r��lerin hepsi tek tek ger�e�in ta kendisi de�il, ger�ek bu tart��malar ortam�nda hayat bulacak.. Ermeni tart��mas�nda beni rahats�z eden en �nemli unsur, baz� taraftarlar�n ger�e�i ortaya ��karmak yerine kendi aleyhinde olan� gizleyip, kar��s�ndakini su�lama ad�na ger�ekleri karartmaktan �te tahrif etme gayretleridir.. Ve de bu tart��malar�n bu topraklarda ya�ayan insanlar� d��lay�p, onlar� bat�n�n kuca��na itme gayretleridir.. Yani bizi bize k�rd�rma ve bizim kanlar�m�z ve g�zya�lar�m�z �zerine kendilerine iktidar ve servet �retmek isteyenlerin kirli oyunlar�na alet olma korkusudur..
Ortada bir mukalata var, bir tehcir var. �ttihat Terakki'nin yanl��lar� var. Ermeni mal�na g�z diken m�tegallibeler var. Ermenileri kullanan �lkeler var. Ve bug�n tart��mad���m�z derin bir s�r, derin bir ba�ka ger�ek var. Yoksa mesele M�sl�manlar�, Osmanl�y� ya da T�rkleri savunmak / aklamak gayreti de�il! Taraflar ezberini bozmal� ve �oven yakla��mlardan ka��nmal�..
Ha! Zaten Ats�z olay�na geri d�necek olursak; "Ats�z'�n kafatas�n� �l�t���n� belirten Prof. T�rkkan, 'Yeterince T�rk ��kmad� ve �ok bozuldu' demi�" (Sahi, bu zat Ad's�z m�, At's�z m�?)
Sel�m ve dua ile..
Alinti: Abdurahman Dilipak
17 Temmuz 2005
1. iDDIA: ATATÜRK YAHUDI, SABATAIST Mi iDi ?
atayahudi
ataturk sabatayci idi ve semsi efendi diye bir okula gitmedi.. okudugu okul donme yahudilerin cocuklarinin gittigi okuldur..bunun ispati yapilir ama boyle bir forumda degil tabii..artik devlet arsivleri de herkese esit acilsa da herkes anlasa bunu..ayrica ali riza efendi ismini uyduran arkadasin alnindan opmeliyim..hayal gucu iyiyimis..yasasaydi herhalde walt disneye okuttururdu tersden..
herneyse ali riza bey hakkaten yok..zubeyde hanimi hala arastiriyorum..
**
???
Oct 10, 2004
Tekin Alp; bir yahudi olmasina ragmen neden (MOSE KOHEN) ismini sakladagi uyuyun daha . biiz icten ice vuran dis d�smanlar, icimizde T�rkc�l�k , vatanseverlik taslayarak bizi b�lmeye calisiyor.
saflik yerinde güzel Neler yapmis ve s�ylemis ..?
Atat�rk bir insan degil mi?
Neden onu hatasiz mükemmel saniyorsunuz?
Yahudi oldugunu söyledigini yabanci kaynaklar,tarihciler neden diyor?
Kendi kac yerde neden itiraf etmis ?
Yaptiklari sizce destekler kimi yerde kanitlar nitelikte degil mi?
Mason localarini kapatmis da. Siz bu kadar mi az düsünüyorsunuz?
Kendini saklamak icin ve kapatmaktan baska care kalmadiysa ya da �yle icab ettiyse...
the
Sep 6, 2004
NEDEN
�?U söylenmelidir ki türk tarihine bakildiginda türk imp.luklarinin bayraklarinda hicbir zaman yildiz yoktur.ittihatcilarin ele aldigi osmanlilarin son dönemlerinde bayrakta yildiz olmasi onu t�rk milletini temsil etmesi demek degildir. bu �lkeyi kuran ingiliz ajani mason atat�rkte
türk bayragina hic hilal koymaz. masonlugu ifade eden sembol koyar halinde .ay hic türk bayragindaki gibi hilal olurmu. bakin pakistan bayragina cezayire. ülkeye hizmet etmis atatürk hep merak etmistir milletimiz cumhuriyet tarihiyle
türk halkini kaderiyle oynamis dil den kiyafete, mekteplerden alfabesine, t�m yenilikleri yapmasi
bir milletin nasil yok oldugunun bir delilidir.
ha atatürk madem ülkeyi kurarken neden maras´ta, yozgat´ta balikesir´de ayaklanmalar cikmis.rejimi destekliyecek adamlar olmadigi icin atatürkün balkanlardan ithal millet getirgiini biliyoruz.
yani balkanlardan rejimi desteklemesi icin milletler getirtmistir. Ör.bulgarlar makedonlar gibi.muhacir yani þuki amac hizmet masonluk derecesinde yahudilige hizmet etmektir
arkadasin dedigi gibi yoktur farki stalin´den lenin´den saddam´dan hitlerden ve apodan ayni soyun isimleri. bu düzeni yalniz Allah düzeltecektir.
Mehmet
Sep 4, 2004
=(((&
ben bu mewzulara yeni girdim atatürk hakýnda cok fazla bi bilgim yok ama b�le biþiin olucani hic zannetmiyorum komplo teorisi gibime geliyo biraz bana yardimci olucak arkadaslar ariyorum k�tahya civari olursa sevinirim cevremde yasayan masonlari bilen bu isi gercekten samimiyetle yapan insanlarla tanismak sohbet etmek isterim selametle
Gökay
Neden bizim insanimiz atalarina k�freder?
buraya birseyler yazan herkes eminimki birazda olsa �grenim görmüstür. fakat ne yazik ki cahilik gecici, eseklik bakidir. neden hala Devlet-i Ali Osman'a saldirip bu yüce imparatorlugu inkar etmeye kalkiyorsunuz anlamiyorum. ama kesin olan bir sey varki hersey aslina dönermis. ekmek yediginiz kaba tükürmekten vazgecin. bu dünyada yasamak saglikli olmak mutlu olmak ya da dert cekmemek demek degildir. Osmanlinin 600 senelik saltanatini inkar edip onun kemiklerinden olusan bu nadide ve cennet vatana hizmet etmekten korkuyor ve utaniyorsaniz, Roma imparatorlugunun eteklerine siginan ve onun torunlarinin v�cuda getirdigi üzerindeki 12 yildizin Isanin 12 havarisini temsil ettigi, lacivert rengininde Meryemin pelerininin rengi olan s�zde Avrupa birligine sýðýnýn. koca 6 asir bir dünyaya nizami ve intizami getiren atalariniz eminimki sizden utaniyorlardir. okudugunuz her yazinin ya da duydugunuz her tatli yalanin pesinden kosmayin aslinizi inkar etmeyin.
Gökay
Aug 25, 2004
cahiller kisieri, alimler fikirleri tartisirmis.
�ncelikle hepimizin sunu bilmesi gerekir; bugün fizikte bir deha oldugu icin bütün müslüman alemi bir yahudiyi alkisliyor hala, ya da onun gibi farkli dinden olan bir cok bilim adaminin, Atatürk'ün bütün icraatlari takdire sayandir demiyorum, diyememde fakat dünyanin cesitli yerlerinde bircok dinden ve irktan insanin örnek aldigi devrimlerine kimse dil uzatamaz. belki harf devrimiyle bir günde bir millet tamamen okuma yazmayi bilmiyor olmustur fakat gelecek icin devletin bekaasi icin kisinin zarari önemsenemez. herneyse uzatmaya gerek yok bizim yapmamiz gereken Atatürk´ün genlerini birakip ufkunu tartismaktir. Sebetayci veya degil biliyoruz ki yüzyillardir yahudiler bu topraklarda bizimle yasadilar tipki diger dinlere ve irklara mensup insanar gibi ve yararlarida olmadi degil, biz ise su anda icimizde bulunan göz önünde durup kizimizin oglumuzun beynini bulandiran ve hakkini yiyen sebetaycilarla ugrasmaliyiz. (Gülben Ergen, Sezen Aksu, Ali Kirca vs vs saymakla bitmez).
Defender Of the Truth
Mar 2, 2004
was Ataturk and what was his mission ?
There are many links on the internet regarding his "Jewishness". Here is one of them which keeps a close eye on the FAMOUS JEWS on the world.
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
http://www.jewwatch.com/jew-occupiedgovernments-usa-ambassadors.html (scroll down and find Turkey)
In Turkey, once the children start school, they are forced to memorize Ataturk in order to justify his actions. Once the individual gets out of the high school or university, he/she admires and respects Ataturk so much that this person does not even question Ataturk's reforms. The main target is the strong character of being a TURK, and what makes that, that is Islam. It is the magazine Time which proclaims on its very first issues that Ataturk was a Jew, a dictator, that he abolished Islam, and whoever objected that had been executed like the ones in communist Russia. If you want to really learn who Mustafa Kemal Ataturk is, you have to be impartial while researching. There is no doubt that there is a very big conspiracy about him. The History books that are taught at schools in Turkey, were written by Mustafa Kemal himself, and his other Jewish friends. These jews are the ones that Bayezid II has accepted in 14th century when Spain kicked them out of their country, and today who run Turkey. Is it not right that Kemal Ataturk made Turks forget their history, their original language, abandon their 7000 years culture and adopt western culture, and is it not right that his reforms are the main cause for many people be against their religion-Islam today. Is it not true that the new dress code is against the Human Rights - how can one be forced to wear a specific style. The so-called secularity, democracy are just masks. There has never been in Turkey a sense of true secularity and democracy. Everything is controlled by the Army and the other Jews living in that country. The other Turks are just the "public" that are being abused. If you make more research on this issue you will see lots more...Hope you see the truth very soon !
Defender Of the Truth
Mar 2, 2004
Who was Ataturk and what was his mission ?
There are many links on the internet regarding his "Jewishness". Here is one of them which keeps a close eye on the FAMOUS JEWS on the world.
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
http://www.jewwatch.com/jew-occupiedgovernments-usa -ambassadors.html (scroll down and find Turkey)
In Turkey, once the children start school, they are forced to memorize Ataturk in order to justify his actions. Once the individual gets out of the high school or university, he/she admires and respects Ataturk so much that this person does not even question Ataturk's reforms. The main target is the strong character of being a TURK, and what makes that, that is Islam. It is the magazine Time which proclaims on its very first issues that Ataturk was a Jew, a dictator, that he abolished Islam, and whoever objected that had been executed like the ones in communist Russia. If you want to really learn who Mustafa Kemal Ataturk is, you have to be impartial while researching. There is no doubt that there is a very big conspiracy about him. The History books that are taught at schools in Turkey, were written by Mustafa Kemal himself, and his other Jewish friends. These jews are the ones that Bayezid II has accepted in 14th century when Spain kicked them out of their country, and today who run Turkey. Is it not right that Kemal Ataturk made Turks forget their history, their original language, abandon their 7000 years culture and adopt western culture, and is it not right that his reforms are the main cause for many people be against their religion-Islam today. Is it not true that the new dress code is against the Human Rights - how can one be forced to wear a specific style. The so-called secularity, democracy are just masks. There has never been in Turkey a sense of true secularity and democracy. Everything is controlled by the Army and the other Jews living in that country. The other Turks are just the "public" that are being abused. If you make more research on this issue you will see lots more...Hope you see the truth very soon !
noname
Mar 1, 2004
atayahudi
ataturk sabatayci idi ve semsi efendi mektebi adindaki bir okula da gitmedi.. okudugu okul dönme yahudilerin cocuklarinin gittigi okuldur..bunun ispati yapilir ama boyle bir forumda degil tabii..artik devlet arsivleri de herkese esit acilsa da herkes anlasa bunu..
ayrica ali riza efendi ismini uyduran arkadasin alnindan opmeliyim..hayal gucu iyiyimis..yasasaydi herhalde walt disneye okuttururdu tersden..
herneyse ali riza bey hakkaten yok..zubeyde hanimi hala arastiriyorum..
ataturk sabatayci idi ve semsi efendi diye bir okula gitmedi.. okudugu okul donme yahudilerin cocuklarinin gittigi okuldur..bunun ispati yapilir ama boyle bir forumda degil tabii..artik devlet arsivleri de herkese esit acilsa da herkes anlasa bunu..ayrica ali riza efendi ismini uyduran arkadasin alnindan opmeliyim..hayal gucu iyiyimis..yasasaydi herhalde walt disneye okuttururdu tersden..
herneyse ali riza bey hakkaten yok..zubeyde hanimi hala arastiriyorum..
**
???
Oct 10, 2004
Tekin Alp; bir yahudi olmasina ragmen neden (MOSE KOHEN) ismini sakladagi uyuyun daha . biiz icten ice vuran dis d�smanlar, icimizde T�rkc�l�k , vatanseverlik taslayarak bizi b�lmeye calisiyor.
saflik yerinde güzel Neler yapmis ve s�ylemis ..?
Atat�rk bir insan degil mi?
Neden onu hatasiz mükemmel saniyorsunuz?
Yahudi oldugunu söyledigini yabanci kaynaklar,tarihciler neden diyor?
Kendi kac yerde neden itiraf etmis ?
Yaptiklari sizce destekler kimi yerde kanitlar nitelikte degil mi?
Mason localarini kapatmis da. Siz bu kadar mi az düsünüyorsunuz?
Kendini saklamak icin ve kapatmaktan baska care kalmadiysa ya da �yle icab ettiyse...
the
Sep 6, 2004
NEDEN
�?U söylenmelidir ki türk tarihine bakildiginda türk imp.luklarinin bayraklarinda hicbir zaman yildiz yoktur.ittihatcilarin ele aldigi osmanlilarin son dönemlerinde bayrakta yildiz olmasi onu t�rk milletini temsil etmesi demek degildir. bu �lkeyi kuran ingiliz ajani mason atat�rkte
türk bayragina hic hilal koymaz. masonlugu ifade eden sembol koyar halinde .ay hic türk bayragindaki gibi hilal olurmu. bakin pakistan bayragina cezayire. ülkeye hizmet etmis atatürk hep merak etmistir milletimiz cumhuriyet tarihiyle
türk halkini kaderiyle oynamis dil den kiyafete, mekteplerden alfabesine, t�m yenilikleri yapmasi
bir milletin nasil yok oldugunun bir delilidir.
ha atatürk madem ülkeyi kurarken neden maras´ta, yozgat´ta balikesir´de ayaklanmalar cikmis.rejimi destekliyecek adamlar olmadigi icin atatürkün balkanlardan ithal millet getirgiini biliyoruz.
yani balkanlardan rejimi desteklemesi icin milletler getirtmistir. Ör.bulgarlar makedonlar gibi.muhacir yani þuki amac hizmet masonluk derecesinde yahudilige hizmet etmektir
arkadasin dedigi gibi yoktur farki stalin´den lenin´den saddam´dan hitlerden ve apodan ayni soyun isimleri. bu düzeni yalniz Allah düzeltecektir.
Mehmet
Sep 4, 2004
=(((&
ben bu mewzulara yeni girdim atatürk hakýnda cok fazla bi bilgim yok ama b�le biþiin olucani hic zannetmiyorum komplo teorisi gibime geliyo biraz bana yardimci olucak arkadaslar ariyorum k�tahya civari olursa sevinirim cevremde yasayan masonlari bilen bu isi gercekten samimiyetle yapan insanlarla tanismak sohbet etmek isterim selametle
Gökay
Neden bizim insanimiz atalarina k�freder?
buraya birseyler yazan herkes eminimki birazda olsa �grenim görmüstür. fakat ne yazik ki cahilik gecici, eseklik bakidir. neden hala Devlet-i Ali Osman'a saldirip bu yüce imparatorlugu inkar etmeye kalkiyorsunuz anlamiyorum. ama kesin olan bir sey varki hersey aslina dönermis. ekmek yediginiz kaba tükürmekten vazgecin. bu dünyada yasamak saglikli olmak mutlu olmak ya da dert cekmemek demek degildir. Osmanlinin 600 senelik saltanatini inkar edip onun kemiklerinden olusan bu nadide ve cennet vatana hizmet etmekten korkuyor ve utaniyorsaniz, Roma imparatorlugunun eteklerine siginan ve onun torunlarinin v�cuda getirdigi üzerindeki 12 yildizin Isanin 12 havarisini temsil ettigi, lacivert rengininde Meryemin pelerininin rengi olan s�zde Avrupa birligine sýðýnýn. koca 6 asir bir dünyaya nizami ve intizami getiren atalariniz eminimki sizden utaniyorlardir. okudugunuz her yazinin ya da duydugunuz her tatli yalanin pesinden kosmayin aslinizi inkar etmeyin.
Gökay
Aug 25, 2004
cahiller kisieri, alimler fikirleri tartisirmis.
�ncelikle hepimizin sunu bilmesi gerekir; bugün fizikte bir deha oldugu icin bütün müslüman alemi bir yahudiyi alkisliyor hala, ya da onun gibi farkli dinden olan bir cok bilim adaminin, Atatürk'ün bütün icraatlari takdire sayandir demiyorum, diyememde fakat dünyanin cesitli yerlerinde bircok dinden ve irktan insanin örnek aldigi devrimlerine kimse dil uzatamaz. belki harf devrimiyle bir günde bir millet tamamen okuma yazmayi bilmiyor olmustur fakat gelecek icin devletin bekaasi icin kisinin zarari önemsenemez. herneyse uzatmaya gerek yok bizim yapmamiz gereken Atatürk´ün genlerini birakip ufkunu tartismaktir. Sebetayci veya degil biliyoruz ki yüzyillardir yahudiler bu topraklarda bizimle yasadilar tipki diger dinlere ve irklara mensup insanar gibi ve yararlarida olmadi degil, biz ise su anda icimizde bulunan göz önünde durup kizimizin oglumuzun beynini bulandiran ve hakkini yiyen sebetaycilarla ugrasmaliyiz. (Gülben Ergen, Sezen Aksu, Ali Kirca vs vs saymakla bitmez).
Defender Of the Truth
Mar 2, 2004
was Ataturk and what was his mission ?
There are many links on the internet regarding his "Jewishness". Here is one of them which keeps a close eye on the FAMOUS JEWS on the world.
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
http://www.jewwatch.com/jew-occupiedgovernments-usa-ambassadors.html (scroll down and find Turkey)
In Turkey, once the children start school, they are forced to memorize Ataturk in order to justify his actions. Once the individual gets out of the high school or university, he/she admires and respects Ataturk so much that this person does not even question Ataturk's reforms. The main target is the strong character of being a TURK, and what makes that, that is Islam. It is the magazine Time which proclaims on its very first issues that Ataturk was a Jew, a dictator, that he abolished Islam, and whoever objected that had been executed like the ones in communist Russia. If you want to really learn who Mustafa Kemal Ataturk is, you have to be impartial while researching. There is no doubt that there is a very big conspiracy about him. The History books that are taught at schools in Turkey, were written by Mustafa Kemal himself, and his other Jewish friends. These jews are the ones that Bayezid II has accepted in 14th century when Spain kicked them out of their country, and today who run Turkey. Is it not right that Kemal Ataturk made Turks forget their history, their original language, abandon their 7000 years culture and adopt western culture, and is it not right that his reforms are the main cause for many people be against their religion-Islam today. Is it not true that the new dress code is against the Human Rights - how can one be forced to wear a specific style. The so-called secularity, democracy are just masks. There has never been in Turkey a sense of true secularity and democracy. Everything is controlled by the Army and the other Jews living in that country. The other Turks are just the "public" that are being abused. If you make more research on this issue you will see lots more...Hope you see the truth very soon !
Defender Of the Truth
Mar 2, 2004
Who was Ataturk and what was his mission ?
There are many links on the internet regarding his "Jewishness". Here is one of them which keeps a close eye on the FAMOUS JEWS on the world.
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
http://www.jewwatch.com/jew-occupiedgovernments-usa -ambassadors.html (scroll down and find Turkey)
In Turkey, once the children start school, they are forced to memorize Ataturk in order to justify his actions. Once the individual gets out of the high school or university, he/she admires and respects Ataturk so much that this person does not even question Ataturk's reforms. The main target is the strong character of being a TURK, and what makes that, that is Islam. It is the magazine Time which proclaims on its very first issues that Ataturk was a Jew, a dictator, that he abolished Islam, and whoever objected that had been executed like the ones in communist Russia. If you want to really learn who Mustafa Kemal Ataturk is, you have to be impartial while researching. There is no doubt that there is a very big conspiracy about him. The History books that are taught at schools in Turkey, were written by Mustafa Kemal himself, and his other Jewish friends. These jews are the ones that Bayezid II has accepted in 14th century when Spain kicked them out of their country, and today who run Turkey. Is it not right that Kemal Ataturk made Turks forget their history, their original language, abandon their 7000 years culture and adopt western culture, and is it not right that his reforms are the main cause for many people be against their religion-Islam today. Is it not true that the new dress code is against the Human Rights - how can one be forced to wear a specific style. The so-called secularity, democracy are just masks. There has never been in Turkey a sense of true secularity and democracy. Everything is controlled by the Army and the other Jews living in that country. The other Turks are just the "public" that are being abused. If you make more research on this issue you will see lots more...Hope you see the truth very soon !
noname
Mar 1, 2004
atayahudi
ataturk sabatayci idi ve semsi efendi mektebi adindaki bir okula da gitmedi.. okudugu okul dönme yahudilerin cocuklarinin gittigi okuldur..bunun ispati yapilir ama boyle bir forumda degil tabii..artik devlet arsivleri de herkese esit acilsa da herkes anlasa bunu..
ayrica ali riza efendi ismini uyduran arkadasin alnindan opmeliyim..hayal gucu iyiyimis..yasasaydi herhalde walt disneye okuttururdu tersden..
herneyse ali riza bey hakkaten yok..zubeyde hanimi hala arastiriyorum..
3. iDDIA: BU KADAR ATATÜRK YETER Mi ???
Artık bu kadar Atatürk yeter...
Ateşin etrafında zıplayarak dans eden Kızılderililer gibi aynı ismin etrafında yıllardan beri tepinip duruyorlar.
Devletin içinde g�rev alan insanlardan hiçbirinin aklına Atatürk'süz bir cümle gelmiyor.
Sanki Atatürk'ten bahsedilmezse bu ülke y�netilemeyecek.
Altı milyarlık yeryüzünde, beş milyar dokuz yüz otuz milyon insan Atatürk'ün adını bile bilmeden kendi kendilerini yönetiyorlar. Atatürk adını tekrarlayıp durmak da bizi o insanların arasında imrenilecek bir yere getirmiyor.
Yaşam kalitesi sıralamasında doksan altıncı sıradayız.
Atatürk, bu toplumun tarihindeki en önemli şahsiyetlerinden biri.
Tarihimizdeki tek şahsiyet değil.
Hiçbir toplum ve hiçbir tarih tek bir insan tarafından temsil edilemez, ilkel aşiretlerin bile bu kadar sığ bir toplumsal yapısı ve bu kadar sığ bir tarihi yoktur.
Bugün, Atatürk'ü tek hedef olarak gören karşıtları da Atatürk'ü tek adam olarak tabulaştıran yandaşları da, tarihi bir şahsiyetin adını kendi siyasi tırmanışlarına basamak yapmak ucuzluğuyla davranıyorlar bence.
Saçma sapan yapay tartışmalarla hayatın gerçeklerinden kopartılmaya uğraşıyoruz.
Bir milletvekili Atatürk'ün parlamentoya asılı "mareşal" üniformalı resminden rahatsız olmuş.
Olabilir.
Ama böylesine ayrıntılardan rahatsız olabilen "hassas bir ruhun" öncelikle şu anda sahip olduğumuz darbe anayasasından rahatsız olmasını beklerdim doğrusu. Atatürk'ün resmindeki kıyafetten çok daha ciddi bir sorun bu, üstelik bunu değiştirme gücü ve hakkı da o milletvekilinin üyesi olduğu parlamentoya ait.
Ya milletvekilinin aslında önemsenmeyecek bu konuşması üzerine üç gazetenin Ankara temsilcilerine açıklamalar gönderen Kara Kuvvetleri Komutanı'na ne demeli?
Hangi gazetecilik anlayışının manşete layık gördüğünü anlayamadığım şu cümleye bakın:
"Ona bu üniformayı Meclis verdi."
Eeee?
Türkiye'nin sorunu bu mu?
Kara Kuvvetleri Komutanı'ndan, daha az masrafla daha iyi bir ordu nasıl yaratılır konusunda bir açıklama, bir fikir, bir tartışma bekleme hakkına sahip değil miyiz?
Ona o makamını bu ülkenin halkı, Atatürk'ün resmini ya da üniformasını tartışsın diye mi verdi? Atatürk hakkında bu kadar sıradan konuşmalar yetiyor mu bu ülkenin en tepe noktalarına gelmeye?
Hem, Kara Kuvvetleri Komutanı'nın, Genelkurmay Başkanı'nın önüne geçmek için gösterdiği bu telaş askerlik disiplinine uyuyor mu gerçekten, bizim orduda hiyerarşi anlayışı artık kalmadı mı, üç gazeteci tanıyan her general ordu adına konuşma hakkına sahip mi oluyor, "Atatürk" deyince her türlü disiplinsizlik mübah mı?
Bu Atatürk tartışmalarının bir anlamı olduğunu sanmıyorum.
Bazı gazetelerde beyhude bir çabayla yeniden yaratılmak istenen 28 �?ubat ikliminin bir daha oluşabileceğini sanmak acıklı bir yanılgı, toplum bunlara aldırmıyor artık, generalin açıklamasının manşetlere tırmandığı gün borsa rekor kırdı.
Atatürk'ü kendine rüzgar yaparak ilerleme günleri sanırım geride kaldı.
Bakın bugün Türkiye 28 yılın en düşük enflasyonuna sahip, Cumhuriyet tarihinin en büyük ihracatını gerçekleştirmiş, Türk lirası yeniden değer kazanıyor, faizler iniyor.
Alışkın olmadığımız olumlu bir tablo bu.
Buna karşılık Kıbrıs ve Avrupa Birliği üyeliği gibi hala çözemediğimiz hayati sorunlarımız var.
Gelecek için ümit vaat eden olumlu gelişmelerin ve çok çetrefil sorunların bir arada yaşandığı günümüzde en önemli konumuz gerçekten Atatürk'ün üniforması mı?
Bu devletten maaş alan insanların aldıkları paraları haketmek için "laftan" çok "fikir" üretmeleri gerekmiyor mu?
Yeri gelir Atatürk'ten bir cümle, yeri gelir Yunus'tan bir mısra, yeri gelir Cenap �?ahabettin'den bir özdeyiş söylersiniz.
Ama yerli yersiz Atatürk diye bağırıp, tarihimizin önemli bir şahsiyetini yapay gerilimleri yaratmak için alet olarak kullanmazsınız.
Atatürk'ün ne dediğini, ne yaptığını biliyoruz.
Onun kendi fikirleri vardı.
Bugün Atatürk'ten bahseden insanların çoğu, onun öldüğü yaştan daha ileri bir yaşa ulaşmış durumda, bunca zamanda kendilerine ait bir fikir geliştiremediler mi?
Atatürk sözcüğü bu ülkede fikirsel bir sefaletin işareti olmaya başladı, aklına söyleyecek başka laf gelmeyen Atatürk diyor.
Üstelik de bunu ortamı germek, olmayan sorunlar yaratmak için yapıyor.
Bence artık bu kadar Atatürk lafı yeter.
Kıbrıs sorununu Atatürk lafıyla çözemeyiz.
�?imdi herkese aynı soruyu sormalıyız.
- Sen ne diyorsun, senin kendi fikrin ne?
Bakalım, Atatürk lafını ortadan çekince ardından bir fikir mi yoksa fikirsiz bir ihtiras kabarması mı çıkacak.
Ahmet ALT
Ateşin etrafında zıplayarak dans eden Kızılderililer gibi aynı ismin etrafında yıllardan beri tepinip duruyorlar.
Devletin içinde g�rev alan insanlardan hiçbirinin aklına Atatürk'süz bir cümle gelmiyor.
Sanki Atatürk'ten bahsedilmezse bu ülke y�netilemeyecek.
Altı milyarlık yeryüzünde, beş milyar dokuz yüz otuz milyon insan Atatürk'ün adını bile bilmeden kendi kendilerini yönetiyorlar. Atatürk adını tekrarlayıp durmak da bizi o insanların arasında imrenilecek bir yere getirmiyor.
Yaşam kalitesi sıralamasında doksan altıncı sıradayız.
Atatürk, bu toplumun tarihindeki en önemli şahsiyetlerinden biri.
Tarihimizdeki tek şahsiyet değil.
Hiçbir toplum ve hiçbir tarih tek bir insan tarafından temsil edilemez, ilkel aşiretlerin bile bu kadar sığ bir toplumsal yapısı ve bu kadar sığ bir tarihi yoktur.
Bugün, Atatürk'ü tek hedef olarak gören karşıtları da Atatürk'ü tek adam olarak tabulaştıran yandaşları da, tarihi bir şahsiyetin adını kendi siyasi tırmanışlarına basamak yapmak ucuzluğuyla davranıyorlar bence.
Saçma sapan yapay tartışmalarla hayatın gerçeklerinden kopartılmaya uğraşıyoruz.
Bir milletvekili Atatürk'ün parlamentoya asılı "mareşal" üniformalı resminden rahatsız olmuş.
Olabilir.
Ama böylesine ayrıntılardan rahatsız olabilen "hassas bir ruhun" öncelikle şu anda sahip olduğumuz darbe anayasasından rahatsız olmasını beklerdim doğrusu. Atatürk'ün resmindeki kıyafetten çok daha ciddi bir sorun bu, üstelik bunu değiştirme gücü ve hakkı da o milletvekilinin üyesi olduğu parlamentoya ait.
Ya milletvekilinin aslında önemsenmeyecek bu konuşması üzerine üç gazetenin Ankara temsilcilerine açıklamalar gönderen Kara Kuvvetleri Komutanı'na ne demeli?
Hangi gazetecilik anlayışının manşete layık gördüğünü anlayamadığım şu cümleye bakın:
"Ona bu üniformayı Meclis verdi."
Eeee?
Türkiye'nin sorunu bu mu?
Kara Kuvvetleri Komutanı'ndan, daha az masrafla daha iyi bir ordu nasıl yaratılır konusunda bir açıklama, bir fikir, bir tartışma bekleme hakkına sahip değil miyiz?
Ona o makamını bu ülkenin halkı, Atatürk'ün resmini ya da üniformasını tartışsın diye mi verdi? Atatürk hakkında bu kadar sıradan konuşmalar yetiyor mu bu ülkenin en tepe noktalarına gelmeye?
Hem, Kara Kuvvetleri Komutanı'nın, Genelkurmay Başkanı'nın önüne geçmek için gösterdiği bu telaş askerlik disiplinine uyuyor mu gerçekten, bizim orduda hiyerarşi anlayışı artık kalmadı mı, üç gazeteci tanıyan her general ordu adına konuşma hakkına sahip mi oluyor, "Atatürk" deyince her türlü disiplinsizlik mübah mı?
Bu Atatürk tartışmalarının bir anlamı olduğunu sanmıyorum.
Bazı gazetelerde beyhude bir çabayla yeniden yaratılmak istenen 28 �?ubat ikliminin bir daha oluşabileceğini sanmak acıklı bir yanılgı, toplum bunlara aldırmıyor artık, generalin açıklamasının manşetlere tırmandığı gün borsa rekor kırdı.
Atatürk'ü kendine rüzgar yaparak ilerleme günleri sanırım geride kaldı.
Bakın bugün Türkiye 28 yılın en düşük enflasyonuna sahip, Cumhuriyet tarihinin en büyük ihracatını gerçekleştirmiş, Türk lirası yeniden değer kazanıyor, faizler iniyor.
Alışkın olmadığımız olumlu bir tablo bu.
Buna karşılık Kıbrıs ve Avrupa Birliği üyeliği gibi hala çözemediğimiz hayati sorunlarımız var.
Gelecek için ümit vaat eden olumlu gelişmelerin ve çok çetrefil sorunların bir arada yaşandığı günümüzde en önemli konumuz gerçekten Atatürk'ün üniforması mı?
Bu devletten maaş alan insanların aldıkları paraları haketmek için "laftan" çok "fikir" üretmeleri gerekmiyor mu?
Yeri gelir Atatürk'ten bir cümle, yeri gelir Yunus'tan bir mısra, yeri gelir Cenap �?ahabettin'den bir özdeyiş söylersiniz.
Ama yerli yersiz Atatürk diye bağırıp, tarihimizin önemli bir şahsiyetini yapay gerilimleri yaratmak için alet olarak kullanmazsınız.
Atatürk'ün ne dediğini, ne yaptığını biliyoruz.
Onun kendi fikirleri vardı.
Bugün Atatürk'ten bahseden insanların çoğu, onun öldüğü yaştan daha ileri bir yaşa ulaşmış durumda, bunca zamanda kendilerine ait bir fikir geliştiremediler mi?
Atatürk sözcüğü bu ülkede fikirsel bir sefaletin işareti olmaya başladı, aklına söyleyecek başka laf gelmeyen Atatürk diyor.
Üstelik de bunu ortamı germek, olmayan sorunlar yaratmak için yapıyor.
Bence artık bu kadar Atatürk lafı yeter.
Kıbrıs sorununu Atatürk lafıyla çözemeyiz.
�?imdi herkese aynı soruyu sormalıyız.
- Sen ne diyorsun, senin kendi fikrin ne?
Bakalım, Atatürk lafını ortadan çekince ardından bir fikir mi yoksa fikirsiz bir ihtiras kabarması mı çıkacak.
Ahmet ALT
4. IRKCILIK ve OSMANLI
suat
Feb 23.05
bu son yazisim
Sizin gerceklerden, tarihinizden, cibbilliyetinizden haberiniz yok !!
Osmanli Turk degildi, Türki soylardan birisindendi. Osmanli turk olmus olsa idi, sizin yaptiginiz gibi ulke ismini Turkiye yapar, dilini turkce yapar, dininide laiklik yaparmiydi yani ? Dinsizlestirirmiydi bu milleti ?
Osmanlinin turklerle hic bir alakasi yok. Hangi osmanli "ne mutlu turkum diyene" demistir ??? Hangi osmanli padisahi turkluk hakkinda bir tek soz bir tek kelime etmistir ? Tarihe bir bakin bakalim gorebilicekmisiniz ?? sizler tarihi degistirip aptal dusuncelerinizi herkese zorla kabul ettirmeye calisiyosunuz eger osmanli turk ise, neden devsirme yolu ile 10 binlerce insani osmanliya katti ??? sizin gibi kendi soyunu bilmeyenlerin isine gelmedigi icin kendi hayal dunyanizda kurdugunuz cocuksu masallara inanicak kadar zavallisiniz sizler
Osmanlida kimse turkum kurdum cerkezim diyemezdi yasakti bana turkluk le ilgili bise ispatlayin osmanli zamaninda dilleri turkce degil osmanlicaydi dinleri islamdi sizinki gibi laiklik degil ulkenin ismi osmanliydi turkiye degil cunku cesit cesit insanlar yasiyodu o topraklarda onlar sizden binlerce kez zekiydi sizler ozurlusunuz kafadan vatansever o pic lafinida sana iade ediyorum sen bir millete ne hakla o tur bir itamda bulunabilirsin mavi gozlu sari sacli bi sahis olarak sen o sekilde bi yaklasimda bulundugun icin sozunu sana iade etmekde benim hakkimdir kaldiki turkler sari sacli mavi gozlude degillerdir kim bilir kac milletin kani var senin vucudunda ben hic bir millete kufur etmedim ama sana kisisel olarak ediyorum cunku once sen ettin pisliksin kopeksin uluyan kopeklerden igrencsin yanimda olsan suratina kusardim cunku sen ve senin gibi asagilik zavalli yaratiklari gorunce midem bulaniyo sari sacli mavi gozlu donek kirma sozde turk turkmus gercek turkler senin gibi serefsiz assagilik igrenc degiller bence kaldiki onlar kendi hallerinde orta asyada yasiyolar senin gibi irkci fasist de degiller ve ben kurdum evet hadi bildigin kufurleri sirala cunku sizler boyle pislik insanlarsiniz ben asla aslimi inkar etmem etmiycemde peygamber efendimiz derki aslinizi asla inkar etmeyin sizler oyle igrencsiniz ki 20 yasinda daha 20 yasinda ailesi oglum askere git askerligini bi an once yapki erkek adam ol diyerek yolladiklari oglunu diyarbakirda askerler kurdlere kufur ettigi icin bende kurdum kurdlere boyle kufur edemessiniz serefsizler dedigi icin gece nobet sirasinda arkadasi ile birlikte o vatani korurken serefsiz kopekkkkk bir astsubay gelip bagirarak ismini soyledikten sonra sirtindan 3 el ates edip oldurecek kadar vahsi kopeklersiniz serefsiz o cocugu sirtindan vurduktan sonra cekip gitmis o cocukda benim akrabamdi :( iste sizler boyle akla mantiga sahip insanlarsiniz sizler boyle vahsi insanlarsiniz daha sonra cesedini tabuta koyup ailesine oglunuz intihar etti diyebilicek kadar yalanci insanlarsiniz tabuttan kanlarin damlasi ailesinin bunu gormesi annesi babasi hickiriklar icinde oglumuzu son bir kez gorelim diye aglarken askerler buna izin vermeyip topragin altina gomdukten ertesi gunu topraktan cikardiktan sonra cocuklarinin on kisminin tamamen paramparca oldugunu gorduklerinde yureklerinin parcalandigini sizler degil ben gordum daha 20 sinde bir cocuk o vatani savunurken barbaros ve senin gibi vahsi katliyamci yaratiklar tarafindan olduruluyo sonra utanmadan kardesiz bu ulke hepimizin diyebiliyosunuz sonrada kurdler bize dusman kurdlere tc kuruldugundan beri yapmadinizi birakmadiniz osmanli zamaninda 600 sene kardes gibi yasadi insanlar orda sizin tarihiniz daha 80 yil osmanli sizin bir parcaniz degildi sizler hilafeti kaldirdiniz o yuzden dunyadaki muslumanlar aci icinde kivraniyo yazamiycam daha fazla ve bu son yazisim cunku sizin yazdiginiz kufurleri gordukce midem bulaniyo insanlar sirf kurd oldugu icin onca laf ediyosunuz bir otobusu durduran askerler yolculari indirdikten sonra serefsiz bir komutan hamile bir kadinin karnina tekme atarak bu cocugu dogurucanda basimiza teroristmi getiricen diyebilicek kadar hayvanca igrenc bir zekaya sahip kopekler oldugu muddetce bu nefrette hep olucak pkk olmadan once kaldiki pkk yi cikaranda sizin o igrenc devletiniz sirf kurdleri asumule edip guneydoguda ve dogudaki kurdleri oralardan surup orda teror havasi olusmasi icin cikardiniz pkk yi sirf o yuzden bosu bosuna sizin gibi insanlar kurdlerden nefret ediyo kaldiki kurdler o topraklara sizlerden cok cok once geldiler daha sonra kendi rizalari ile musluman olan osmanliya katildilar ismi turkiye olmus olsa asla katilmazlardi dinsiz bir devlet olsa asla katilmazlardi dilide turkce olsa yine asla katilmazlardi osmanli cok farkliydi keske hala osmanli olmus olsaydi o zaman ne savas olucakti ne kavga simdi icinizden gelen kufurleri siralayin bana cunku biliyorumki sizler kurdlere kan kusuyosunuz yeni dogmus bir bebegi bile sirf kurd oldugu icin oldurebilicek igrenclikte insanlarsiniz sizler cunku yureginizde acima hissi yok Allah almis onu sizden cunku sizler kurdleri insan olarak bile gormuyosunuz kaldiki Allah katinda herkes essittir ama sizler irkci fasist siniz hadi durmayin elinize bir silah alin ve butun kurdleri oldurun coluk cocuk bebek kadin yasli demeden onlar insan degil cunki onlari Allah yaratmadi cunku siz turksunuz ya cennete gidiceksiniz dimi ?? hadi benden bu kadar yemin ediyorum bir dahada bir tek kelime yazmiycam cunku biliyorumki sizin gibi vahsiler herzaman olucak vahsisiniz cunku kalbiniz yok cunku acimassiniz peygamber efendimizin o insanligi birgun yolda sahabeleri ile yururken kafirler tas atip peygamber efendimizin dislerini kirmislar ve mubarek dislerinden kan gelmis sahabeleride efendimiz bir beddua edinde bunlar perisan olsunlar demisler peygamber efendimizde hayir Allah onlari islah etsin demis siz ve sizin gibilerde vicdan yok kaldiki musluman bir insan asla baskalarina dusman olmaz silahiniz varsa gidinde kurd halkini oldurun ama unutmayinki yaptiklarinizin hesabini obur dunyada vericeksiniz !!!!!
suat
Feb 20.05
ya vatansever ve barbaros okuyun ogrenin
vatansever gel bakalim simdi sorucaklara cevap ver bana lagaluga yapma ok !!
1- Gercek turkler orta asyada yasarlar ve cekik gozlulerdir ve dilleri bugun senin turkce dedigin dilde degildir zeka ozurlusun nedenmi turkce dedigin dil icersinde arabca farsca ingilizce osmanlica ve turkce dedigin dildende vardir senin dilin karman corman o yuzden senin atan turk dil kurumunu kurdu cunku turkce turkce degildi
2- sen Anadoluya 1071 malazgirt meydan muharebesinden sonra geldin sen oraya gelmeden once anadoluda cesit cesit insanlar yasiyodu lazlar kurdler ve onlar gibi 10 larca etkin gurup bunuda o bos olan kafana yerlestir anladinmi senin turkluk ilede hic bi alakan yok gozlerin cekik bile degil bi kere at sutu de icmiyosun gercek turkler muslumanda degillerdi bana aptal aptal yaklasimlarda bulunma senin soyun kim bilir nerden goc edip geldi anadoluya yada kim bilir hangi milletten insanlardan olustu senin sulalen git dna testi yaptir bakim bide orta asyadaki turklerin dna sini al karsilastir bakalim dna larinda turk dna si buluncakmi acaba turkmus hadi ordan !
3- ASIL SEN SIKTIR GIT hngi kani tasiyosan o topraklara gelip artistik yapma bana gozlerin bile cekik degil gercek turkler kirgizlardir turkmenlerdir kaldiki onlar hala orta asyada yasiyolar gitte dis gorunumlerine bak seninle bi alakalari varmi salak seni
4-) Osmanli zaten turk degildi osmanlida kimse ben turkum kurdum lazim diyemezdi yasakti osmanli vardi turk olmus olsalar ulkenin ismini sizin yaptiniz gibi fasist soylemler ile turkiye koyarlardi ama osmanli irkci fasist degildi
5-) NE MUTLU MUSLUMANIM DIYENE senin atanin buldugu bi fasist soylem daha ne mutlu turkum diyeneymis git sor bakim sokaktaki insanlara kim mutlu hepsinin karni ac senin kicin rahat sanirim o yuzden irkci soylemlerde bulunuyosun mutlu bile degilsin onuda biliyorum ama iste senin turk olmayan atan cikip ne mutlu turkum diyene diyerek sizin gibi aptallari kandirmis diktatorluk duzenlerinde oldugu gibi daha ilkokul cocuklarina zorla sabahin korunde turkum dogruyum caliskanim diye marslar okutuyosunuz bugun bak bakalim turk toplumu dedigin toplum duzenine hirsizlik her turlu igrenclik var ve bunlari yapanlarda senin milletin bunlarda cikip ne mutlu turkum diyene diyolar zaten once insan ol barbar sana bise demiyorum zaten isminden belli diye demistim barbar os iyi isim vermisler sana yakismis
6-) senin atan latin alfabelerini almadimi ?? sonrada turkce diyosun turk alfabesimi o latin alfabesimi cook komiksin sen yaaaa hahahaa adamlarin alfabesi bile latin sonrada cikmis otuyo ya yeryuzunde senin kullandigin bu dili bitek tr denen yer konusuyo hic bir gecerliligi olmayan bir dil hic bir ozelligi olmayan bir dil siz gidinde turk dil kurumuna yardimci olun otobus un turkcesi cok oturgacli inengecli binengecli goturgec hahaha dile bak beee ne dilmis bu :) son olarak su alttaki yaziyi oku bakim kimlerin soyu nerden geliyo ogren sonra turkum diye konusma
Kurucusunun adýný (Osman) alan Osmanlý devletinin külleri üzerinde kurulan TC, kiþi adýný almadý ama, kurucusunun ýrkçý ve askeri "ilke ile inkýlaplarý" üzerinde temellendi. Bulgar, Arnavut, Sýrp, Kürt, Ermeni, Arap dönek ve dönmelerle devþirmeler, "demokratik" dönemler dahil TC'nin gerçek egemenleri oldular.
�?ktidarýn kayýtsýz þartsýz efendisiydi askerler. O nedenle, seçimler her dönemde göstermelikti. Askeri iktidarýn baský üslubunu da, deðiþen Genelkurmay baþkanlarý belirliyordu.
Egemenliðin, "babadan oðula" yerine, "sýrasý gelene geçme" biçiminde deðiþime uðradýðý sistem, ýrkçýlýðý nedeniyle, Osmanlý hanedanlýðýndan daha geri ve daha baskýcýydý. Yönetenler, aþaðýlýk kompleksi hastalýðýndan muzdaripti. Çünkü dönek ve devþirmeydiler. "Asýl"dan üstün görünmek için korku toplumsal korku þýrýnða ediyor, terörist kesiliyor, kýyýcý oluyorlardý.
Bir Sýrp ailenin kaçýrýlmýþ çocuðu olan Sokullu Mehmet Paþa, Osmanli'nin en gaddar Sadrazamlarýndan biriydi. Kendi halkýna yaptýðý zulüm ise unutulmazdý.
TC'de Cumhurbaþkaný da olan Cemal Gürsel, dönmesel kompleksle, kendi halkýný aþaðý görüyor ve "size Kürt diyenin yüzüne tükürün" diyordu.
Ermeni ve Kürt soykýrýmlarýnýn artýðý çocuklar, askeri okullarda yetiþtirilerek kullanýlmadý mý? 1970'lere kadarki generallerden hangisinin hangi kökten olduðunu kim biliyordu? Ama gaddarlýklarý biliniyor.
1969 yilinda, K�rtlere karsi baslatilan "Komando harekati"nin y�neticilerinden general Zeki ilter, Aðrý'nýn Eleskirt ilcesinin Hasankale k�y�ndendi. Jandarma genel komutanlýðý, Savunma Bakanlýðý müsteþarlýðý da yaptý. Köyde yasayan kardesi, onun halkina reva g�rd�kleri anlatildiginda, utancindan basini egiyordu.
T�rkleri, gercek anlamda T�rkler de y�netmedi. T�rklere karþý Türk ýrkçýlýðý yapan en büyük "Türk"ün köklerini araþtýrmak için Kýbrýs'a gitmiþtim bir zamanlar. �?zlerinin üzerinde külleri þöyle üflediðimde, "Türk" deðil, Lübnan "Maroni"si bir kimlik çýkývermiþti karþýma.
Kürtlere kimlik, kiþilik deðiþtirme üzerinde teslimiyetle, kölelik arasýnda seçenek sunan, �?onya'nýn, Rum Puntos ülkesinin sarýþýn delikanlýsý Oktay Ekþi mi Türk þimdi?
Irkçýlýk temeli üstünde kurulan TC'nin egemenleri, yerlerini korumak için bu insanlýk suçunu körüklediler. Çünkü, "iç düþman ve dýþ düþman" diyerek, kendilerini koruyucu, kurtarýcý yerine koymalarý gerekiyordu. Baþka türlü varlýk nedenleri olamazdý. Kürt Türk düþmanlýðý da, özel çýkarlarý için iþledikleri insanlýk cinayetinin sonucuydu.
Eðer, Türk ýrkçýlýðýný devreden çýkarýp Kürtlerle �?onlularýn, Roma-Bizansýn, Ermenilerin çocuklarý kardeþçe bir arada govende, horon ve sirtakiye dursaydý, Kürt zilfetiyle, Ermeni pastýrmasýný, Rum pilakisini, Laz, Puntos yemeklerini bir arada yiyebilseydi, onlarýn kurtarýcýlýðý boþa çýkardý.
Halký soyarak, sýrtýna binerek geçinmeleri için halklarýn düþmanlýðý kaçýnýlmazdý. Bu ihtiyaçlarý için düþmanlýklarý körüklüyorlardý. Daha dün Ege'de, Akdeniz, Kara Deniz' de Kürtlerin evlerini, iþyerlerini yaðmaladýlar, bebeklerin mamasýný çaldýlar. Kürtlerin cenazelerini mezarlýklara almadýlar. Bütün bunlar, "ben devletim" diyen çeteler eliyle yürütüldü. Dün Maraþ'da, Sivas ve Çorum'da, yakýn geçmiþte, geçmiþte �?stanbul'un yaðmasýnda olduðu gibi tutulmuþa damlarý kullandýlar.
"Devlet" denilen çeteler eliyle ýrkçýlýk yapýlmasaydý, Oktay Ekþi ile benzeri dönme, dönek ve devþirme kýþkýrtýcýlara, tetikçilere insanlýk cinayeti iþleme iþi düþmez, aç kalýrlardý.
TC, ýrkçýlýk suçu iþleye iþleye dünyanýn dilencisi, çýngýraklý kurdu olmadý mý? Irkçý vandallýkla Kürtleri üretimden kopardýklarý için herkes açlýk çekiyor mu bugün?
Rumlarý sürdükten sonra, kültürel vandallýk çukuruna düþmediler mi? Ermeni soykýrýmýndan sonra, yapý ustasý bile bulamadýlar.
Bugün, Ermeniler kötü, ama Kayseri'nin Aðýrnaslý köyünden Mimar Sinan iyi ve "Türk" onlarýn dilinde. Dünyaya "bak medeniyiz" diyerek Sinan'ýn eserlerini gösteriyorlar. Kürt "yok" kültürü yasak, ama bir Kürt olan Mustafa Erdoðan'a folklorundan bir demet yaparak, "Sultanlarýn dansý" adý altýnda, Avrupalýlara "bakýn kültürümüz de var" gösterisine çýkýyorlar.
Dönek ve devþirmeler ýrkçýlýðý gýda yaptýðý sürece, insanlýk inleyecektir anlaþýlan. Barýþ ve kardeþlik, suda yanmaya devam eden ateþ olarak kalacaktýr.
barbaros
Feb 16.05
suat a
suatim caným ciðerim.. bu setede tazýþan vatav sever, kadavra ve barbaros adlý þahýslarýn gözleri çoktan açýlmýþ olup tehlikeyi sezip siz kardeþlerini sürekli bu tehlikeden haberdar etmekteler ama nafile... güzel kardeþim inançlarýna gerçekten caný yürekten saygý duyuyorum ve bunun için yeminler ederim. þunu bil ki bu vatana düþman girdiðinde o þahýslarla ayný cephede olacaksýn, tabii kaçmazsan. ayný dava için savaþacaksýn "VATAN" dava budur karedeþim. bizim vatanýmýz varsa eðer müslümanýz.. biz türk sek eðer müslümanýz. vatan elden gittiðinde hiçbirimizin torunu müslüman olarak doðmayacak. iþte atatürk te bunu yaptý.. lütfen bu arkadaþlar doðru söylemekteler inandýklarý yol doðrudur, "ÖNCE VATAN SONRA MÜSLÜMANLIK" elbet hepimiz müslümanýz elhamdürillah allahýn izniyle ama bunu bu vatanda özgürce var olabildiðimiz sürece müslümanýz... arifsen eðer oynanan oyunu sezersin kardeþim. bu ülke evletlarýnýn bölünmesi ve kardeþ savaþlarý yaratýlmasý için bu ülkede türlü oyunlar oynamýþtýr.. iþte þu anda yahudilerin oynadýðý oyun budur, ayný daha öncekilerde olduðu gibi. ÖCE VATAN KARDE�?�?M istersen allaha inan istersen þeytana,istersen atayý sevme ve ona ajan de.. ama ne olura olsun kendi türk kardeþlerinle mutlaka o cephede ayný tastan suyu içeceksin savaþ olduðunda. iþte neye inanýrsan inan VATANIN B�?RL�?�?�? ne inaman dileklerimle ariflik ve melamilik yolunda ilerlemeni caný yürekten temenni ederim...
bozkurt
suat, osmanlý imparatorluðu ile övünmekle ve atalarýnýn orada son bulduðuna inanmakla haklýsýn arkadaþým. çünkü tarihi hala bu vatan evlatlarýna yanlýþ aksettirmekteler... okullarda hala ittihat ve terakki cemiyetini övmekteler...
1- osmanlý imparatorluðu 31 mart vakasýyla yýkýlmaya yüz tutmuþtur..
2- 31 mart vakasý ný hazýrlayanlar o zamanýn jöntürkleridir.
3- jöntürkler dediðimiz þerefsiz takýmý,ittihat ve terakki cemiyetinin kurucularýdýr, ve hepsi masondur.
5-masonluk seninde bildiðin üzere yahudilerin kulübüdür.
6-atatürk aptülhamitle çok sýký sýrlarý paylaþmaktalardý ve aptülhamit israil devletinin kurulmasýný 35 yýl geciktirebilen çok deðerli bir padiþahýmýzdýr..
7-yahudiler aptülhamit padiþahýmýza Osmanlý dýþ borçlarýný kapatmak üzere israilde bir yahudi tapraklarýný vermesini teklif etmiþlerdir. Ama padiþahýmýz bunu kabul etmemiþtir.
8-yahudilerin israil devletini kurabilmeleri için aptülhamit padiþahýmýzý tahtýndan indirmekten baþka çareleri kalmamýþtý.
9-osmanlý nasýl yýkýlýrdý… iþte o zamanýn aklý bir karýþ havada aydýn toplumunu Osmanlýya ayaklanma yollarýný armaya baþladýlar ve bir cemiyete ihtiyaçlarý vardý. Bunun adý ittihat ve terakki cemiyetidir.
10- bu cemiyet atatürke çok tekliflerde bulundu dostum. Aç bak tarihe Atatürk bunlarýn niyetini anlayarak aptülhamidin izniyle karþý bir cemiyet olan kuvvai milliyeyi daha o an aklýna koymuþtu.
11- Osmanlý imparatorluðu artýk masonlarýn kuklasý haline geldi ve her kilit noktasýnda mason bulunmaktaydý.
12- ve istanbulda binlerce türkün öldürüldüðü o 31 mart vakasý patladý dostum.
13- ve son … Osmanlý bu darbeye dayanamadý. Daðýldý.. bu son tokattý.
14- Atatürk o cemiyetin içinde olmadýðý için istanbulu terk etmek zorundaydý, kaçmalýydý, çünkü bu vatan için elini kýpýrdatacak insanlar yahudinin kuklasý olmuþlardý. Omanlýyý deviren ahmak aydýn Türkleri oldu kardeþim, hepside masondu ve hepside yahudinin uþaðýydý.
15- vatanýn ondan baþka düþüneni kalmadýðýný anladý atattürk ve yunanýn izmire çýkmasýyla istanbuldan kaçmasý gerektiði kesinleþti.
16- o ahmak Türklerin hepside Osmanlýya verdikleri zararýn farkýnda deðillerdi ve tarihe bak kardeþim hepside vijdanlarýyla baþ baþa kalýp, piþman oldular…
-atatürk atam olduðu için deðil.. o yiybir insandý kardeþim.
- o belki senin tam anlamýyla istediðin gibi Müslümanlýðý yaratmadý ama o tam bir vatanseverdi.
-o Müslümanlýðý medenileþtirmek istedi, temende ,tarablurta, diðer Müslüman kentlerde çýkan savaþlarýn cahil Müslümanlardan dolayý olduðunu çoktan anlamýþtý. Müslümanlýk cübbe sarýk , baþ örtüsünde deðil dostum o yürektedir.
--- ama ne yazýkki Atatürk ü de Yahudiler öldürdü,,,,
sebebide çok açik ….
17,02,2005
5. ZiYA GÖKALP KÜRT IRKCISI iDi..
mesela diyarbakýr ermenilerinden, doðuda kürtçülük yaptigi için "kürt ziya" lakabiyla meshur olan Ziya Gökalp , nasil olduda MHP'nin bile parti tüzügüne fikirleri girecek kadar Türkçü oldu?
6. KEMALiZM´ in CiRKiN YÜZÜ
G i r i s
Önsöz
Asagidaki ciddi iddialari; Atatürk´ü koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de göstermeye baslamislardir. Atatürk´e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atatürk´ü koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin dünya tarihinde böyle bir sacma kanun yoktur. Hem Atatürk´ün bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atatürk´e yöneltilmis oldugu da kesindir. Atatürk´e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak gösterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atatürk´ü savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atatürkcülerin terbiyesizce küfürlere bas vurduklarini tespit etmek beni de üzdü.
Eger Atatürk´ü savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, küfürlere basvurarak, "Atatürkcüler cahil insanlardir" ön yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
Kemalizmin çirkin yüzü
KEMALIZMIN CIRKIN YUZU...
Bilindigi gibi Kemalizm 1920li 30lu yillarin dunyayi kavuran diktatörlük, ilkel akimlarindan esinlenerek olusturulup Turkiye'nin basina bela edilmis bir illetdir. Gidasi kan, teror, baski ve hukuksuzluktur. Kemalizm'in kurucusu M. Kemal'in "kanla yapilan devrimler daha saglam olur" ve ".. bazi kelleler kesilecek..." gibi sozleri Kemalizm'in gercek yüzünü gostermek icin yeterlidir.
Kemalizmin en cok korktugu seylerin basinda insan haklari ve hukuk gelir. Kemalizm'in ilk yillarinda sokaktan toplatilan cellatlar Istiklal Mahkemleri'ne uye yapilarak toplu hukuk ve insan cinayetlerine imza attirilmistir. Insanlarin kendilerini savunmasina müsaade edilmez, hatta idamla yargilanan insanlar icin "sanigin idamina ve sahitlerin sonradan dinlenmesine..." ibarelerinin düsmesi Kemalizm'in bir hukuk canisi oldugunu gosterir.
Aklimiza soyle bir fikir gelebilir :
"Tamam, o zamanlar dünyanin genelinde boyle baskici rejimler vardi, fakat artik 21.inci yuzyila girdik, artik Kemalizm de hukuka saygili hale geldi." Cevabim, HAYIR, Kemalizm gün gectikce hukuktan dahada uzaklasmistir. Insan haklari ihlallerinde Kemalizm rejimi birinci sirayi en ilkel toplumlara(sayet varsa dunya yuzunde) bile verme niyetinde degil. Rejim tarafindan islenen siyasi cinayetlerin haddi ve hesabi yok. Faili mechullerin altinda rejimin kanli parmak izleri var. Yani 2000 degil 3000'e dahi gelsek Kemalizm'in hukuka yanasmasi dusunulemez. Hukuku kendisine muhalif goren bir zihniyetin hukukla barismasi dusunulemez. Yarasalarin aydinliktan cekindigi gibi Kemalist zihniyet de hukuktan cekinir. Onun icin hicbir zaman hukukun iyilestirilmesi, halkin refahi icin kanun cikarilmaz, demokrasiye gecilmez. Kemalizm ve diger ilkel -izmlerde demokrasilere balans ayari halkin iradesini temsil eden Millet Meclislerinde degil bir avuc ****aci tarafindan tanklarla yapilir. Meclis'in duvarinda "Egemenlik Kayitsiz Sartsiz Milletindir" ibaresinin hicbir manasi yoktur, cunku kanunlar hep Kemalist zihniyetin savunucusu ordu tarafindan yapilmistir. 2005'e aylar kala bile Kemalist rejimin Anayasasi, 1920lerin diktatör kemalist dusunceye dayanmakta ve 12 Eylul askeri darbenin ürünüdür. Milletin iradesini temsil eden Millet Meclisini feshedip silah süngüsüyle milleti hizaya getiren ve silah kullanmaktan, Kemalizmin ilkel ilkelerin papagan gibi saymaktan baska hicbir kabiliyeti olmayan ****a bozuntularinin getirdigi ilkel kanunlarla Kemalizmi yasatmaya calisiyorlar.
Bir kac yil önce (1999) insan hak ve özgürlüklerini prangalayan 312 nolu ilkel kanunun degistirilmesi icin yapilan calismalara kemalist kafalar asiri derecede muhalefet etmeleri bu kafalarin ayarlanmasi gerektigini gösteriyor. Kemalist zihniyetin temsilcisi Baþsavci Vural Savas'in bu maddeyi kaldirmanin vatana ihanet oldugunu ilan etmesi (ayni kafalarin bir baska versiyonlari ayni iddialari savuna gelmislerdir) ve "Elimizde kala kala 312. madde kaldi" diye yakinmasi Kemalizm'in bel bagladigi ilkel ve cagdiþi ilkelere olan sevgilerini gosteriyor.
Laðim farelerinin laðim disinda yasamalarina itiraz etmeleri gibi, ilkel yosunlu kemalistler de insan haklarina saygili bir hukukla yönetilmeyi istemezler. Millet bunun farkindadir. Ve vicdanli her vatandas bu ilkel zihniyetin iktidardan uzaklastirilmasi icin mucadele etmekte ve etmelidir. Bu ortacag ilkel zihniyeti Turkiye'nin sirtina kene gibi yapiþik kaldigi muddetce Turkiye'nin ilerlemesi, caðdaþlasmasi mumkun deðildir.
Tolga
Oct 22, 2004
Halka kan kusturan zihniyet : Kemalizm
KEMALIZM YIKILMALIDIR...
Kemalizm, kim ne derse desin, bir diktatorluk seklidir. Tepeden inmeci, totaliter bir yapilanmadir. Kemalizm'de halk hic olmamis olmayacaktir da. Halka ragmen halk icin zihniyetidir. Halktan korkan, cekinen bir liderin onderliginde plansiz, programsiz, zamanla ortaya cikmi bir izm'dir.
Kazim Karabekir ve bir grup liberal arkadasi tarafindan kurulan ve icinde "Cumhuriyet" kavrami tasiyan partiden sonra M. Kemal'in kurdudugu halktan kopuk "Halk Partisi" nin basina da "cumhuriyet" kelimesi getirilerek "Cumhuriyet Halk Partisi" olur. Karabekir'in kurdugu partinin omru cok kisa surmus, kapatilma gerekcesi ise "mutedeyin insanlara sicak yaklasim" sergilemesinden dolayi halkin tevecuhu'ne mazhar olmasidir. Kemalizm'in lider kadrosu, halktan korktuklari gibi halkin tevecuh ettigi tum kisi ve kurumlardan da korkuyordu. Parti kapatildi, kuruculari kimisi idama, kimisi surgune kimisi hapis hayatina carptirildi. Derken M. Kemal "cok partili yonetim manzarasi cizmek icin kendi tarafindan tuzugu yazdirilan, parti baskani ve uyeleri kendi tarafindan atanan bir baska parti" kurar. CHP ve Kemalizm diktatoryasindan bikan, nefret eden halk o partiye kostu. Hatta, "muhalif" parti liderinin Izmir gezisi sirasinda yaptigi bir konusma esnasinda sicaktan dolayi fotr sapkasini cikarmasi uzaktan sesini duymayan halk tarafindan "atin su pis serpusu" seklinde algilanmis ve halk kendisine zorla pahali bir sekilde satilan sapkalarini cikarip ayak altinda ezmistir. Kucuk yastaki oglu Kemalizm rejimi tarafindan oldurulen bir baba oglunun cesedini kucagina alip "muhalif lider"in onune gelir: "Daha ne kadar kurban istiyorsunuz, alin, yeter ki bizi bu zulmden kurtar" diyerek aglamis ve oglunu onun onune atmistir. Cok kisa bir sure sonra M. Kemal tarafindan kurulan bu parti de "halkin teveccuhune mazhar" oldugundan kapatilir.
Kemalizm, muhalefete tahammulu olmayan bir diktatorluktur. M. Kemal de bir diktatordu. Bu gercegi M. Kemal'in en yakin arkadasi F. Rifki da itiraf ediyor "Cankaya" adli kitabinda. M. Kemal'e gore halk ne yapacagini bilmeyen, egitilmesi gereken bir yigindi. Hep halkla kavgali oldu, kavgali öldü. ölüsü dahi halkla kavgalidir hala. Kendisinden sonra gelen "diktatorler" de ayni yolu izlediler. Halka zulum, halka pislik yedirme bunlarin en buyuk siarleri olmustu. 1950'de halkin silkinisi oldu. Fakat kadro yetersizliginden ve Adnan Menderes'in yeterince cesaret sahibi olmayisindan halk icin yeterince bir sey yapilamadi. Cogunluk Demokrat Parti'de olmasina ragmen ipler halktan kopuk CHP'nin elindeydi. DP, kokusmus CHP zihniyetini halka hizmetkar durumuna getiremedigi icin bu kokusmus zihniyet DP'nin korkakligini firsat bilerek bunlari alasagi ettiler. Her on senede bir darbe, muhtira ile zamanimiza kadar gelen halktan kopuk bu zihniyet nihayet hakettigi cezayi pek kisa bir zaman sonra alacaktir. Bir veba, bir AIDS gibi insana musallat olan bu Kemalizm hastaligi ortadan kaldirilmadigi muddetce Turkiye halkinin sefaleti devam edecektir. Turkiye'nin dertlerine devanin basi bu hastaligin yok edilmesidir. Aksi halde bosa kurek cekmek olur.
burak
Oct 21, 2004
m kemal in gercek yuzu
haa bide su mustafa sahisli adamin bi kac hikayesini anlatim beynimize ilkokul yillarinda zorla kazidiklari hikayeler eh ancak aklimiz basimiza gelince sacma olduklarini anladik :)
ataturk soy isme bak turklerin atasi yani bu sahsiyet bir kisiden bahs ediyoruz utanmadan butun milletin atasi benim diyebilmis bi herif ve adam alkolik biriydi alkolden oldu gitti asiri derecede alkol iciyodu sunuda soylim alkolik insanlarin kafalari iyi calismaz haa su hikayeler oraya gelelim simdi mustafa okula gider birgun hocasi derki oglum senin isminde mustafa benim ismimde mustafa boyle olmuyo bu isimlerimiz karisiyo senin ismin bundan sonra mustafa kemal olsun aha boylece mustafa bundan sonra mustafa kemal olarak devam eder
yasantisina birde mustafa nin dedesinin ismini yada anneannesinin ismini dunyada birtek bilen insan bile yoktur nedense :) hadi biri ciksinda bana desinki bizim sevgili atamizin dedesinin yada anneannesinin babaannesinin ismi suydu desin diyemezler cunku bilinmiyo bilende bi mustafaydi gercek ismide oz nooktali o mustafa oz mustafa olmasaymis biz olmazmisiz :) komedinin en buyugu bu zaten biz olmazmisiz simdi bakalim tarihe arkadaslar anadolu halki mustafadan once napmis topraklarina saldiranlara canla basla savasmis bir karis toprak vermemek icin yani mustafadan once oturmamislar allah ataturkun olmasi lazim yoksa biz boyle otururuz oturup bekliyelim o olmadan biz bise yapamayiz dememisler savunmuslar savasmislar canlarini feda etmisler anadolu icin mustafa olmamis olsaydi buyuk ihtimal lider maresal fevzi cakmak olucaktiki onun kafasi alkolik ataturkden cok daha fazla calisiyodu
ataturku oraya getirenler o zamanki ordu icersindeki masonlardi ve yahudilerden almis oldugu guctu iste mustafa boyle biriydi sabahin korunde oldugu icin saat sabah 5 civarlarinda o saate kimse kalkip saygi durusunda duramiyca icin saat 9 u 5 geceye alindi eh saat 9 olmaz dimi :) 9 u 5 gece tam insanlarin ise basladiklari ogrencilerin okullara gittikleri vakit zorla insanlara saygi durusunda durucaksiniz derlerdi ve zorla bize hic bise anlamadigimiz o nutku dinletirlerdi
mustafanin yasami safsataydi zaten filistin cephesinden kacmasi ve oralari ingilizlere vermesi onun ne tur bi ajan oldugunun kanitlarindan biridir sonra geldi ulkenin basina dipcik zoru ile askerdi zaten elinde silah vardi inanan insanlarin kafalarini kestirdi katletti istiklal mahkemelerinde sapka kanunu cikardi mezarliklardaki sarikli mezar taslarini kirdirtti bugun sapka takmamak suctur ama bu ataturkcuyum diye gecinen safsata takimi nedense sapka takip disari cikmazlar :) sapka kanunun tek amaci inanan insanlarin baslarindaki bas ortulerini cikartmakti onlari acik sacik bi hale sokmak avrupali yapicak ya mustafa anadolu halkini tam bi diktator edasi ile davrandi halka onu halkdan kimler mi seviyodu yahudiler hristiyanlar ermeniler ve avrupa en buyuk sevgiyi de ingilizler ve yahudiler gosteriyodu oldukten sonra cenazesine getirilenler silah zoru ile getirilen insanlardi neymis efendim saat 9 u bes gece atalari dolma bahcede gozlerini kapamis butun dunya aglamis :) yalana bak butun dunya aglamis mis anadolu halkindan musluman olan kimsenin agladigini sanmiyorum halifeligi kaldirdi kadinlar artik acik sacik gezmek zorundaydi atalari oyle istiyodu tam bir diktator gibi tl nin ustune sadece kendi resmini koydurttu oysa dunyaya bi bakin ne avrupada ne americada boyle bi diktatorluk rejimi yoktu avrupa ve americada her para da 1 10 100 gibi degisik liderlerin resimleri vardir ama tl de sadece ataturk mavi gozlu sari sacli selanikten gocme biri adamin turklere benzer bi yanida yok yani beyaz tenli mavi gozlu sari sacli tam bi ingiliz tipi varmis mustafada mustafa gelir gelmez ayasofya yi da cami den muzeye donusturmustur bu basit bi olay degildi bu bir hediyeydi bu iste ben islami boyle degistiririm gibisinden bi semboldu laiklik fransiz devriminde ortaya cikmis kilisenin devlet islerine karismamsi icin cikarilmis bi oge bunu alip laik devlet degilde laik millet e donusturdu adama soruyosun bu ataturkculerden bahs ediyorum ben laik bi insanim diyo laikmis :) yani dini kendisinden soyutluyo herif eee laiklik din ve devlet arasinda olduguna gore bunu bireye gore yorumlarsan cikan sonuc dinsiz birey oluyo zaten bunlarda bunu soylerken gurur duyuyolar :) eh Allah inanci yokki oldukca normal ataturk bos adam olmasa karga kovalamazdi zaten :) karga kovalamismis vah vahhh vatani kargalardanda kurtarmis da bizim haberimiz yok hep ayni hikaye dedesi kim o bile bilinmiyo ataturk olmasaymis bizim gibi dusunenler yasamiycakmis mis olmuycakmis mis mis vah vah vah :) ataturk olmasa suan ulke bu sefalet de olmazdi bu 1 mustafa olmamis olsa osmanli hala yasiyo olucakti isminden bile korkuyodu avrupa butun dunya bu iki halifelik hala olmus olucakti musluman halk boyle iskence zulum gormuycekti bu 3 ataturk olmamis olsa insanlar istedikleri gibi inanclarini hur ve ozgurce yasiycakti bu 4 bu heriflerin en buyuk korkusu su zaten mustafa geldi ya kadinlari kizlari acti sacti mini mini etekler giydirdi hirsizlik cikti alkolik insanlar turedi milyonlarca insan alkol iciyo suanda onun sayesinde ataturk buyuk insanmis ne yapmis ??? fizikcimiydi bilim adamimiydi buyuk adam o kadar zeki ise neden isvicreden medeni kanunu fransizlardan laikligi ve latin lerden latin alfabesini aldi ?? o kadar zeki biri ise kendisi yapsaydi ya butun bunlari sizin gibiler beyinleri yikanmis sahislar yada Allah a inanci olmayan insanlar zaten ataturku sevenlerin buyuk bolumu ickici kumarci zinaci hirsiz kesim daha yazicak cok seyler var aslinda onlarida baska zaman yazarim insallah
burak
Oct 18, 2004
m kemal hakkinda
yazilanlari okudumda bunca kisi icinde 3 kisi savunmus ataturk u onlarda hala ilkokulda soylenenlerin etkisinde kalmislar besbelli hehehe Allah acil sifalar versin bi an once o 3 kisiyede
bu site baya enteresanima gitti
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
yani yabanci bi site sasirdim acikcasi bide yok ataturk olmasaymis biz olmazmisiz daa bilmem ne de sacmaliga bakkkkkkk hahahahaa ya akilli olun big bang olmasaydi siz ataturkculerde olmuycaktiniz :) simdi sizin gibi ataturkculer darwin in evrim teorisinide savunan tiplerdir :) bakin maymunlar olmamis olsa siz yine olmuycaktiniz hadi bunlari gecelim osmanli goc edip anadoluya gelmeseydi sizin gibiler veya istanbullu iseniz osmanli istanbulu almamis olsaydi sizin gibiler yine olmuycakti bana o tur sacma ornekler gostermeyin yok olmasaymisda siz olmazdiniz da biz olmazdik baska bise olurdu sen anadolu halkini salakmi saniyosun yani ataturk olmasaydi anadolu halki oyle oturucakti da gelin ulkemizi alinmi dicekti yillarca savasmis bi millet yillarca topragini savanmus bi millet ataturk denen sahis olmadan oncede savunuyolardi o topraklari sizin gibi zeka seviyesi dusuk insanlar zaten ancak bi ulkeyi bir kisi kurtardi diyebilir
Tunabey
12, 2004
Önsöz
Asagidaki ciddi iddialari; Atatürk´ü koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de göstermeye baslamislardir. Atatürk´e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atatürk´ü koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin dünya tarihinde böyle bir sacma kanun yoktur. Hem Atatürk´ün bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atatürk´e yöneltilmis oldugu da kesindir. Atatürk´e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak gösterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atatürk´ü savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atatürkcülerin terbiyesizce küfürlere bas vurduklarini tespit etmek beni de üzdü.
Eger Atatürk´ü savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, küfürlere basvurarak, "Atatürkcüler cahil insanlardir" ön yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
Kemalizmin çirkin yüzü
KEMALIZMIN CIRKIN YUZU...
Bilindigi gibi Kemalizm 1920li 30lu yillarin dunyayi kavuran diktatörlük, ilkel akimlarindan esinlenerek olusturulup Turkiye'nin basina bela edilmis bir illetdir. Gidasi kan, teror, baski ve hukuksuzluktur. Kemalizm'in kurucusu M. Kemal'in "kanla yapilan devrimler daha saglam olur" ve ".. bazi kelleler kesilecek..." gibi sozleri Kemalizm'in gercek yüzünü gostermek icin yeterlidir.
Kemalizmin en cok korktugu seylerin basinda insan haklari ve hukuk gelir. Kemalizm'in ilk yillarinda sokaktan toplatilan cellatlar Istiklal Mahkemleri'ne uye yapilarak toplu hukuk ve insan cinayetlerine imza attirilmistir. Insanlarin kendilerini savunmasina müsaade edilmez, hatta idamla yargilanan insanlar icin "sanigin idamina ve sahitlerin sonradan dinlenmesine..." ibarelerinin düsmesi Kemalizm'in bir hukuk canisi oldugunu gosterir.
Aklimiza soyle bir fikir gelebilir :
"Tamam, o zamanlar dünyanin genelinde boyle baskici rejimler vardi, fakat artik 21.inci yuzyila girdik, artik Kemalizm de hukuka saygili hale geldi." Cevabim, HAYIR, Kemalizm gün gectikce hukuktan dahada uzaklasmistir. Insan haklari ihlallerinde Kemalizm rejimi birinci sirayi en ilkel toplumlara(sayet varsa dunya yuzunde) bile verme niyetinde degil. Rejim tarafindan islenen siyasi cinayetlerin haddi ve hesabi yok. Faili mechullerin altinda rejimin kanli parmak izleri var. Yani 2000 degil 3000'e dahi gelsek Kemalizm'in hukuka yanasmasi dusunulemez. Hukuku kendisine muhalif goren bir zihniyetin hukukla barismasi dusunulemez. Yarasalarin aydinliktan cekindigi gibi Kemalist zihniyet de hukuktan cekinir. Onun icin hicbir zaman hukukun iyilestirilmesi, halkin refahi icin kanun cikarilmaz, demokrasiye gecilmez. Kemalizm ve diger ilkel -izmlerde demokrasilere balans ayari halkin iradesini temsil eden Millet Meclislerinde degil bir avuc ****aci tarafindan tanklarla yapilir. Meclis'in duvarinda "Egemenlik Kayitsiz Sartsiz Milletindir" ibaresinin hicbir manasi yoktur, cunku kanunlar hep Kemalist zihniyetin savunucusu ordu tarafindan yapilmistir. 2005'e aylar kala bile Kemalist rejimin Anayasasi, 1920lerin diktatör kemalist dusunceye dayanmakta ve 12 Eylul askeri darbenin ürünüdür. Milletin iradesini temsil eden Millet Meclisini feshedip silah süngüsüyle milleti hizaya getiren ve silah kullanmaktan, Kemalizmin ilkel ilkelerin papagan gibi saymaktan baska hicbir kabiliyeti olmayan ****a bozuntularinin getirdigi ilkel kanunlarla Kemalizmi yasatmaya calisiyorlar.
Bir kac yil önce (1999) insan hak ve özgürlüklerini prangalayan 312 nolu ilkel kanunun degistirilmesi icin yapilan calismalara kemalist kafalar asiri derecede muhalefet etmeleri bu kafalarin ayarlanmasi gerektigini gösteriyor. Kemalist zihniyetin temsilcisi Baþsavci Vural Savas'in bu maddeyi kaldirmanin vatana ihanet oldugunu ilan etmesi (ayni kafalarin bir baska versiyonlari ayni iddialari savuna gelmislerdir) ve "Elimizde kala kala 312. madde kaldi" diye yakinmasi Kemalizm'in bel bagladigi ilkel ve cagdiþi ilkelere olan sevgilerini gosteriyor.
Laðim farelerinin laðim disinda yasamalarina itiraz etmeleri gibi, ilkel yosunlu kemalistler de insan haklarina saygili bir hukukla yönetilmeyi istemezler. Millet bunun farkindadir. Ve vicdanli her vatandas bu ilkel zihniyetin iktidardan uzaklastirilmasi icin mucadele etmekte ve etmelidir. Bu ortacag ilkel zihniyeti Turkiye'nin sirtina kene gibi yapiþik kaldigi muddetce Turkiye'nin ilerlemesi, caðdaþlasmasi mumkun deðildir.
Tolga
Oct 22, 2004
Halka kan kusturan zihniyet : Kemalizm
KEMALIZM YIKILMALIDIR...
Kemalizm, kim ne derse desin, bir diktatorluk seklidir. Tepeden inmeci, totaliter bir yapilanmadir. Kemalizm'de halk hic olmamis olmayacaktir da. Halka ragmen halk icin zihniyetidir. Halktan korkan, cekinen bir liderin onderliginde plansiz, programsiz, zamanla ortaya cikmi bir izm'dir.
Kazim Karabekir ve bir grup liberal arkadasi tarafindan kurulan ve icinde "Cumhuriyet" kavrami tasiyan partiden sonra M. Kemal'in kurdudugu halktan kopuk "Halk Partisi" nin basina da "cumhuriyet" kelimesi getirilerek "Cumhuriyet Halk Partisi" olur. Karabekir'in kurdugu partinin omru cok kisa surmus, kapatilma gerekcesi ise "mutedeyin insanlara sicak yaklasim" sergilemesinden dolayi halkin tevecuhu'ne mazhar olmasidir. Kemalizm'in lider kadrosu, halktan korktuklari gibi halkin tevecuh ettigi tum kisi ve kurumlardan da korkuyordu. Parti kapatildi, kuruculari kimisi idama, kimisi surgune kimisi hapis hayatina carptirildi. Derken M. Kemal "cok partili yonetim manzarasi cizmek icin kendi tarafindan tuzugu yazdirilan, parti baskani ve uyeleri kendi tarafindan atanan bir baska parti" kurar. CHP ve Kemalizm diktatoryasindan bikan, nefret eden halk o partiye kostu. Hatta, "muhalif" parti liderinin Izmir gezisi sirasinda yaptigi bir konusma esnasinda sicaktan dolayi fotr sapkasini cikarmasi uzaktan sesini duymayan halk tarafindan "atin su pis serpusu" seklinde algilanmis ve halk kendisine zorla pahali bir sekilde satilan sapkalarini cikarip ayak altinda ezmistir. Kucuk yastaki oglu Kemalizm rejimi tarafindan oldurulen bir baba oglunun cesedini kucagina alip "muhalif lider"in onune gelir: "Daha ne kadar kurban istiyorsunuz, alin, yeter ki bizi bu zulmden kurtar" diyerek aglamis ve oglunu onun onune atmistir. Cok kisa bir sure sonra M. Kemal tarafindan kurulan bu parti de "halkin teveccuhune mazhar" oldugundan kapatilir.
Kemalizm, muhalefete tahammulu olmayan bir diktatorluktur. M. Kemal de bir diktatordu. Bu gercegi M. Kemal'in en yakin arkadasi F. Rifki da itiraf ediyor "Cankaya" adli kitabinda. M. Kemal'e gore halk ne yapacagini bilmeyen, egitilmesi gereken bir yigindi. Hep halkla kavgali oldu, kavgali öldü. ölüsü dahi halkla kavgalidir hala. Kendisinden sonra gelen "diktatorler" de ayni yolu izlediler. Halka zulum, halka pislik yedirme bunlarin en buyuk siarleri olmustu. 1950'de halkin silkinisi oldu. Fakat kadro yetersizliginden ve Adnan Menderes'in yeterince cesaret sahibi olmayisindan halk icin yeterince bir sey yapilamadi. Cogunluk Demokrat Parti'de olmasina ragmen ipler halktan kopuk CHP'nin elindeydi. DP, kokusmus CHP zihniyetini halka hizmetkar durumuna getiremedigi icin bu kokusmus zihniyet DP'nin korkakligini firsat bilerek bunlari alasagi ettiler. Her on senede bir darbe, muhtira ile zamanimiza kadar gelen halktan kopuk bu zihniyet nihayet hakettigi cezayi pek kisa bir zaman sonra alacaktir. Bir veba, bir AIDS gibi insana musallat olan bu Kemalizm hastaligi ortadan kaldirilmadigi muddetce Turkiye halkinin sefaleti devam edecektir. Turkiye'nin dertlerine devanin basi bu hastaligin yok edilmesidir. Aksi halde bosa kurek cekmek olur.
burak
Oct 21, 2004
m kemal in gercek yuzu
haa bide su mustafa sahisli adamin bi kac hikayesini anlatim beynimize ilkokul yillarinda zorla kazidiklari hikayeler eh ancak aklimiz basimiza gelince sacma olduklarini anladik :)
ataturk soy isme bak turklerin atasi yani bu sahsiyet bir kisiden bahs ediyoruz utanmadan butun milletin atasi benim diyebilmis bi herif ve adam alkolik biriydi alkolden oldu gitti asiri derecede alkol iciyodu sunuda soylim alkolik insanlarin kafalari iyi calismaz haa su hikayeler oraya gelelim simdi mustafa okula gider birgun hocasi derki oglum senin isminde mustafa benim ismimde mustafa boyle olmuyo bu isimlerimiz karisiyo senin ismin bundan sonra mustafa kemal olsun aha boylece mustafa bundan sonra mustafa kemal olarak devam eder
yasantisina birde mustafa nin dedesinin ismini yada anneannesinin ismini dunyada birtek bilen insan bile yoktur nedense :) hadi biri ciksinda bana desinki bizim sevgili atamizin dedesinin yada anneannesinin babaannesinin ismi suydu desin diyemezler cunku bilinmiyo bilende bi mustafaydi gercek ismide oz nooktali o mustafa oz mustafa olmasaymis biz olmazmisiz :) komedinin en buyugu bu zaten biz olmazmisiz simdi bakalim tarihe arkadaslar anadolu halki mustafadan once napmis topraklarina saldiranlara canla basla savasmis bir karis toprak vermemek icin yani mustafadan once oturmamislar allah ataturkun olmasi lazim yoksa biz boyle otururuz oturup bekliyelim o olmadan biz bise yapamayiz dememisler savunmuslar savasmislar canlarini feda etmisler anadolu icin mustafa olmamis olsaydi buyuk ihtimal lider maresal fevzi cakmak olucaktiki onun kafasi alkolik ataturkden cok daha fazla calisiyodu
ataturku oraya getirenler o zamanki ordu icersindeki masonlardi ve yahudilerden almis oldugu guctu iste mustafa boyle biriydi sabahin korunde oldugu icin saat sabah 5 civarlarinda o saate kimse kalkip saygi durusunda duramiyca icin saat 9 u 5 geceye alindi eh saat 9 olmaz dimi :) 9 u 5 gece tam insanlarin ise basladiklari ogrencilerin okullara gittikleri vakit zorla insanlara saygi durusunda durucaksiniz derlerdi ve zorla bize hic bise anlamadigimiz o nutku dinletirlerdi
mustafanin yasami safsataydi zaten filistin cephesinden kacmasi ve oralari ingilizlere vermesi onun ne tur bi ajan oldugunun kanitlarindan biridir sonra geldi ulkenin basina dipcik zoru ile askerdi zaten elinde silah vardi inanan insanlarin kafalarini kestirdi katletti istiklal mahkemelerinde sapka kanunu cikardi mezarliklardaki sarikli mezar taslarini kirdirtti bugun sapka takmamak suctur ama bu ataturkcuyum diye gecinen safsata takimi nedense sapka takip disari cikmazlar :) sapka kanunun tek amaci inanan insanlarin baslarindaki bas ortulerini cikartmakti onlari acik sacik bi hale sokmak avrupali yapicak ya mustafa anadolu halkini tam bi diktator edasi ile davrandi halka onu halkdan kimler mi seviyodu yahudiler hristiyanlar ermeniler ve avrupa en buyuk sevgiyi de ingilizler ve yahudiler gosteriyodu oldukten sonra cenazesine getirilenler silah zoru ile getirilen insanlardi neymis efendim saat 9 u bes gece atalari dolma bahcede gozlerini kapamis butun dunya aglamis :) yalana bak butun dunya aglamis mis anadolu halkindan musluman olan kimsenin agladigini sanmiyorum halifeligi kaldirdi kadinlar artik acik sacik gezmek zorundaydi atalari oyle istiyodu tam bir diktator gibi tl nin ustune sadece kendi resmini koydurttu oysa dunyaya bi bakin ne avrupada ne americada boyle bi diktatorluk rejimi yoktu avrupa ve americada her para da 1 10 100 gibi degisik liderlerin resimleri vardir ama tl de sadece ataturk mavi gozlu sari sacli selanikten gocme biri adamin turklere benzer bi yanida yok yani beyaz tenli mavi gozlu sari sacli tam bi ingiliz tipi varmis mustafada mustafa gelir gelmez ayasofya yi da cami den muzeye donusturmustur bu basit bi olay degildi bu bir hediyeydi bu iste ben islami boyle degistiririm gibisinden bi semboldu laiklik fransiz devriminde ortaya cikmis kilisenin devlet islerine karismamsi icin cikarilmis bi oge bunu alip laik devlet degilde laik millet e donusturdu adama soruyosun bu ataturkculerden bahs ediyorum ben laik bi insanim diyo laikmis :) yani dini kendisinden soyutluyo herif eee laiklik din ve devlet arasinda olduguna gore bunu bireye gore yorumlarsan cikan sonuc dinsiz birey oluyo zaten bunlarda bunu soylerken gurur duyuyolar :) eh Allah inanci yokki oldukca normal ataturk bos adam olmasa karga kovalamazdi zaten :) karga kovalamismis vah vahhh vatani kargalardanda kurtarmis da bizim haberimiz yok hep ayni hikaye dedesi kim o bile bilinmiyo ataturk olmasaymis bizim gibi dusunenler yasamiycakmis mis olmuycakmis mis mis vah vah vah :) ataturk olmasa suan ulke bu sefalet de olmazdi bu 1 mustafa olmamis olsa osmanli hala yasiyo olucakti isminden bile korkuyodu avrupa butun dunya bu iki halifelik hala olmus olucakti musluman halk boyle iskence zulum gormuycekti bu 3 ataturk olmamis olsa insanlar istedikleri gibi inanclarini hur ve ozgurce yasiycakti bu 4 bu heriflerin en buyuk korkusu su zaten mustafa geldi ya kadinlari kizlari acti sacti mini mini etekler giydirdi hirsizlik cikti alkolik insanlar turedi milyonlarca insan alkol iciyo suanda onun sayesinde ataturk buyuk insanmis ne yapmis ??? fizikcimiydi bilim adamimiydi buyuk adam o kadar zeki ise neden isvicreden medeni kanunu fransizlardan laikligi ve latin lerden latin alfabesini aldi ?? o kadar zeki biri ise kendisi yapsaydi ya butun bunlari sizin gibiler beyinleri yikanmis sahislar yada Allah a inanci olmayan insanlar zaten ataturku sevenlerin buyuk bolumu ickici kumarci zinaci hirsiz kesim daha yazicak cok seyler var aslinda onlarida baska zaman yazarim insallah
burak
Oct 18, 2004
m kemal hakkinda
yazilanlari okudumda bunca kisi icinde 3 kisi savunmus ataturk u onlarda hala ilkokulda soylenenlerin etkisinde kalmislar besbelli hehehe Allah acil sifalar versin bi an once o 3 kisiyede
bu site baya enteresanima gitti
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
yani yabanci bi site sasirdim acikcasi bide yok ataturk olmasaymis biz olmazmisiz daa bilmem ne de sacmaliga bakkkkkkk hahahahaa ya akilli olun big bang olmasaydi siz ataturkculerde olmuycaktiniz :) simdi sizin gibi ataturkculer darwin in evrim teorisinide savunan tiplerdir :) bakin maymunlar olmamis olsa siz yine olmuycaktiniz hadi bunlari gecelim osmanli goc edip anadoluya gelmeseydi sizin gibiler veya istanbullu iseniz osmanli istanbulu almamis olsaydi sizin gibiler yine olmuycakti bana o tur sacma ornekler gostermeyin yok olmasaymisda siz olmazdiniz da biz olmazdik baska bise olurdu sen anadolu halkini salakmi saniyosun yani ataturk olmasaydi anadolu halki oyle oturucakti da gelin ulkemizi alinmi dicekti yillarca savasmis bi millet yillarca topragini savanmus bi millet ataturk denen sahis olmadan oncede savunuyolardi o topraklari sizin gibi zeka seviyesi dusuk insanlar zaten ancak bi ulkeyi bir kisi kurtardi diyebilir
Tunabey
12, 2004
7. iDDIA: ATATÜRKCÜLÜK ve KEMALiZM DÖKÜLÜYOR MU ?
G i r i s
Önsöz
Asagidaki ciddi iddialari; Atatürk´ü koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de göstermeye baslamislardir. Atatürk´e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atatürk´ü koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin dünya tarihinde böyle bir sacma kanun yoktur. Hem Atatürk´ün bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atatürk´e yöneltilmis oldugu da kesindir. Atatürk´e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak gösterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atatürk´ü savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atatürkcülerin terbiyesizce küfürlere bas vurduklarini tespit etmek beni de üzdü.
Eger Atatürk´ü savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, küfürlere basvurarak, "Atatürkcüler cahil insanlardir" ön yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
kemalizmin dökümü
ARKADASLAR kemalist rejim yikmak için çabalamayalim zaten yikilacak.ALLAH cc ne diyor
insanlar din ve devlet islerini biribirinden ayirdilar, nihayet hepsi bize döneceklerdir.
ENBiYA,93
Allahin bize farz kildigi hukuk seriattidir.ALLAH´in hukukudur bozulamaz tüm müslümanlara farzdir.
TUvaletten çýkma kemalizm rejimi hariç.gücünü siyonizm den alir.demokrasiyi islerine gelmeyince küfür sayarlar.masonluga hizmet ederler.HALKIN kendi kendini yönetemez çünkü
Askeri ****a vardýr.demokrasi gelisince, darbe yaparlar. Darbeden sonra devleti soyarlar OYAKBANK´i kurarlar. En büyük zevkleridir.egitime el atarlar ör. YÖL meslek liselileri imam hatiplileri üniversiteye almazlar çünkü onlar ülkenin geleceðidir.onlarin hobileri laikliktir. Dillerine dolarlar. Dini, ALLAHA küfür etmeyi, farz bilirler.iste size KEMALiST, Atatürkist rejimin getirdikleri..
YALNIZ ALLAHINDA B�?R GETiRDiKLERi? OLACAK.LA iLA HE iLLALLAH.
THERE �?S NOT GOD ONLY ALLAH.
To
Oct 22, 2004
Önsöz
Asagidaki ciddi iddialari; Atatürk´ü koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de göstermeye baslamislardir. Atatürk´e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atatürk´ü koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin dünya tarihinde böyle bir sacma kanun yoktur. Hem Atatürk´ün bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atatürk´e yöneltilmis oldugu da kesindir. Atatürk´e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak gösterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atatürk´ü savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atatürkcülerin terbiyesizce küfürlere bas vurduklarini tespit etmek beni de üzdü.
Eger Atatürk´ü savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, küfürlere basvurarak, "Atatürkcüler cahil insanlardir" ön yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
kemalizmin dökümü
ARKADASLAR kemalist rejim yikmak için çabalamayalim zaten yikilacak.ALLAH cc ne diyor
insanlar din ve devlet islerini biribirinden ayirdilar, nihayet hepsi bize döneceklerdir.
ENBiYA,93
Allahin bize farz kildigi hukuk seriattidir.ALLAH´in hukukudur bozulamaz tüm müslümanlara farzdir.
TUvaletten çýkma kemalizm rejimi hariç.gücünü siyonizm den alir.demokrasiyi islerine gelmeyince küfür sayarlar.masonluga hizmet ederler.HALKIN kendi kendini yönetemez çünkü
Askeri ****a vardýr.demokrasi gelisince, darbe yaparlar. Darbeden sonra devleti soyarlar OYAKBANK´i kurarlar. En büyük zevkleridir.egitime el atarlar ör. YÖL meslek liselileri imam hatiplileri üniversiteye almazlar çünkü onlar ülkenin geleceðidir.onlarin hobileri laikliktir. Dillerine dolarlar. Dini, ALLAHA küfür etmeyi, farz bilirler.iste size KEMALiST, Atatürkist rejimin getirdikleri..
YALNIZ ALLAHINDA B�?R GETiRDiKLERi? OLACAK.LA iLA HE iLLALLAH.
THERE �?S NOT GOD ONLY ALLAH.
To
Oct 22, 2004
8. iDDIA: ATATÜRK´ÜN HEYKELLERI NE ICIN DiKiLDi ?
G i r i s
Önsöz
Asagidaki ciddi iddialari; Atatürk´ü koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma cercevesinde hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de göstermeye baslamislardir. Atatürk´e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atatürk´ü koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin dünya tarihinde böyle bir sacma kanun yoktur. Hem M.Kemal´in bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atatürk´e yöneltilmis oldugu da kesindir. Atatürk´e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak gösterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atatürk´ü savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atatürkcülerin terbiyesizce küfürlere bas vurduklarini tespit etmek beni de üzdü.
Eger Atatürk´ü savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, küfürlere basvurarak, "Atatürkcüler cahil insanlardir" ön yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
O heykeller elbette yikilacak
ataturkun devrimleri cok iyi ise turkiyede niye 13 milyon insan issiz ve aclik sinirinda, neden her tarafta rusvet, torpil, iltimas, adam kayirma, haksizlik almis basini gidiyor, neden insanlar arasinda ayrim var, neden insanlar bir birlerini yerler, bu duzeni bu ulkeye o adam getirmedi mi. Neden bu kadar dis borcu var Turkiye'nin. Neden silah zoruyla bu rejim ayakta durmaya calisiyor? Ayrica ataturke ingiliz kemal, sarhos, soysuz selanikli derlerdi. Yani ataturk bir ingiliz ajanidir.. Koca bir imparatorluktan kalanlarida kul ettirmistir. Bir milleti dinsiz yapmistir. Ataturk, Perincek, Abdullah Ocalan, Hitler, Mao, Stalin ve Saddamin yoktur birbirinden farki... Hadi ataturk iyiyse niye Ordu hep silah gucu ile bu igrenc rejimi korumaya calisiyor, on yilda bir darbe yapmak zorunda kaliyor???? Ama uzulmeyin Saddam'in, Lenin'in heykeli gibi o adamin da heykelleri bir gun mutlaka yikilacaktir, ve ustunde insanlar tepisecektir. Anitkabir'in halk tuvaleti oldugu gunleri de elbette gorecegiz...
mümin
Dec 28, 2004
GERÇEKLER
Osmanlý'nýn 15.'da Avrupa'nýn yani ortaçað hristiyan skolastikzihniyetinin pençelerinin elinden alýnan bu avrupa kökenli yahudiler Osmanlý korumasýyla kendilerine tanýnan hoþgörüyü çok iyi bir þekilde kullanmýþlardýr.Ticaret olsun,siyaset,sanat olsun her türlü alanda Osmanlýda etkin olmuþlardýr.Ama benim fikrime göre Atatürk'ün sabatayist olma konusu tabii ki önemli bir konu konuyu biraz daha açarsak ki sabatay sevi padiþah mehmet zamanýnda Arnavutluða sürgün ediliyor ve orada bir sempatizan kitlesi elde ediyor.Zaten arnavutlukta da ölyor.Oradaki beketaþi tekkeleri ile içiçe ve bunun akabinde de oradan balkanlarý da içine alan bir farklý dinsel bir kült doðmuþtur.Bu 3,5 asýr sürerek günümüze kadar gelmiþtir.Tabii ki Atatürk2ün de selanikte yaþamýþ ve babasýnýn bey deðilde efendi olarak adlandýrýlmasý,babasýnýn arnavut asýllý olmasý(kendisi ittihat ve terakki kadrolarýnda parti manifestosu nedeniyle o fikre tabi olmuþtur!)Çünkü sabataycýlar baþka þekilde ayakta kalamazlardý.Keza Talat paþa ,doktor nazým bunlar gibi Atatürk de ayný idealleri korumuþtur.Aslýnda Osmanlý kimliði altýndaki müslüman Türk kavaramýný özelliklerini ve gerçek kimliðini hiçe sayarak onu avro-turan yani bir beyaz avrupalý imajýna sokmuþlardýr.�?þte bu fikrin temellerini Bir macar eskinazisi (yahudi) ortaya atmýþtýr.Böylece kendileride felsefe olarak yeni kimlik kazanma yani kendilerini ve diðer topluluklarla ortak olarak farklý kimliðe addetmedir.Böylece kültürel olarak farklý ve kendi ideallerine uygun bir devinim yakalamaktý.Ve akabindede bunu gerçekleþtirdiler.Devamý da bildiðimiz gibi ortada!
mümin
Dec 28, 2004
her þey ortada
atatürk bu laik ülke de ufak yaþtan itibaren okadar abartýlý devlet adamý yerine konulmuþki
kemalist zihniyeti taasup bir þekilde aþýlanýyor.
atatürk büyük israil devletinin ortadoðuda
var olmasýna ön ayak olmuþtur.sitede dediði gibi
atatürk sabataycýyým diyor.
bir insanýn türk olmasý müslüman haklarý koruyor olmasý demek deðildir.
yer yüzünde yahudilerde þöyle bir þey vardýr.her yahudi bir mossad ajanýdýr diye.çatattürkünde onlardan bir farký olmamýþtýr.
Adsiz
Dec 28, 2004
dogru bir yaklasým
bence tüm bu yazýlanlara inanmamak mümkün degil. bazi arkadaslarin delil olarak verdigi sitelerede baktigimda gerçekten söylenenlere inanmaya basladim diyebilirim. zaten bi arkadasinda yazdigi gibi atatürk islamiyeti yok etmiþ ve insanlarýn elindeki özgürlügü almistir.
Selim...
Dec 28, 2004
Sadede gelin !..
Efendiler !
Bir meseleyi adam gibi tartisin. Birakin herkes fikrini öne sürsün. Korkutmak, ürkütmek ve tehditler savurmak yâhut önyargilarla reddetmek, cözüm getiren bir yaklasim degildir.
Birileri bunu iddiâ ediyorsa, reddedenlerde aksini iddiâ eder ve ispâta calisirlar. Kaldiki onunSabatayci oldugunu ispât etmek daha zor olsa gerek. Cünkü yasaklar ve gizlilikler bunu engelliyor.
He sormak gerek; Bu konuda bu kadar emin olanlar, acaba bâzi arsivlerin acilmasini ve incelenmesini neden engellerler? Sâdece bu nokta herkesi birâz olsun düsündürmesi gerekmez mi?
Hani nerede Atatürk Ilkelerinde savunulan "Fikir / Vicdân / Düsünce özgürlükleri? Bu tutumunuz bile bir bakima iddiâlari dogrulamak icin ise yarayacak bir durum degil midir?
Birâz olsun düsünmeye dâvet ediyorum herkesi...
Defender Of the Truth
Dec 28, 2005
Who was Ataturk and what was his mission ?
There are many links on the internet regarding his "Jewishness". Here is one of them which keeps a close eye on the FAMOUS JEWS on the world.
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
http://www.jewwatch.com/jew-occupiedgovernments-usa-ambassadors.html (scroll down and find Turkey)
In Turkey, once the children start school, they are forced to memorize Ataturk in order to justify his actions. Once the individual gets out of the high school or university, he/she admires and respects Ataturk so much that this person does not even question Ataturk's reforms. The main target is the strong character of being a TURK, and what makes that, that is Islam. It is the magazine Time which proclaims on its very first issues that Ataturk was a Jew, a dictator, that he abolished Islam, and whoever objected that had been executed like the ones in communist Russia. If you want to really learn who Mustafa Kemal Ataturk is, you have to be impartial while researching. There is no doubt that there is a very big conspiracy about him. The History books that are taught at schools in Turkey, were written by Mustafa Kemal himself, and his other Jewish friends. These jews are the ones that Bayezid II has accepted in 14th century when Spain kicked them out of their country, and today who run Turkey. Is it not right that Kemal Ataturk made Turks forget their history, their original language, abandon their 7000 years culture and adopt western culture, and is it not right that his reforms are the main cause for many people be against their religion-Islam today. Is it not true that the new dress code is against the Human Rights - how can one be forced to wear a specific style. The so-called secularity, democracy are just masks. There has never been in Turkey a sense of true secularity and democracy. Everything is controlled by the Army and the other Jews living in that country. The other Turks are just the "public" that are being abused. If you make more research on this issue you will see lots more...Hope you see the truth very soon !
noname
Dec 28, 2004
*********
Önsöz
Asagidaki ciddi iddialari; Atatürk´ü koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma cercevesinde hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de göstermeye baslamislardir. Atatürk´e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atatürk´ü koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin dünya tarihinde böyle bir sacma kanun yoktur. Hem M.Kemal´in bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atatürk´e yöneltilmis oldugu da kesindir. Atatürk´e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak gösterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atatürk´ü savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atatürkcülerin terbiyesizce küfürlere bas vurduklarini tespit etmek beni de üzdü.
Eger Atatürk´ü savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, küfürlere basvurarak, "Atatürkcüler cahil insanlardir" ön yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
O heykeller elbette yikilacak
ataturkun devrimleri cok iyi ise turkiyede niye 13 milyon insan issiz ve aclik sinirinda, neden her tarafta rusvet, torpil, iltimas, adam kayirma, haksizlik almis basini gidiyor, neden insanlar arasinda ayrim var, neden insanlar bir birlerini yerler, bu duzeni bu ulkeye o adam getirmedi mi. Neden bu kadar dis borcu var Turkiye'nin. Neden silah zoruyla bu rejim ayakta durmaya calisiyor? Ayrica ataturke ingiliz kemal, sarhos, soysuz selanikli derlerdi. Yani ataturk bir ingiliz ajanidir.. Koca bir imparatorluktan kalanlarida kul ettirmistir. Bir milleti dinsiz yapmistir. Ataturk, Perincek, Abdullah Ocalan, Hitler, Mao, Stalin ve Saddamin yoktur birbirinden farki... Hadi ataturk iyiyse niye Ordu hep silah gucu ile bu igrenc rejimi korumaya calisiyor, on yilda bir darbe yapmak zorunda kaliyor???? Ama uzulmeyin Saddam'in, Lenin'in heykeli gibi o adamin da heykelleri bir gun mutlaka yikilacaktir, ve ustunde insanlar tepisecektir. Anitkabir'in halk tuvaleti oldugu gunleri de elbette gorecegiz...
mümin
Dec 28, 2004
GERÇEKLER
Osmanlý'nýn 15.'da Avrupa'nýn yani ortaçað hristiyan skolastikzihniyetinin pençelerinin elinden alýnan bu avrupa kökenli yahudiler Osmanlý korumasýyla kendilerine tanýnan hoþgörüyü çok iyi bir þekilde kullanmýþlardýr.Ticaret olsun,siyaset,sanat olsun her türlü alanda Osmanlýda etkin olmuþlardýr.Ama benim fikrime göre Atatürk'ün sabatayist olma konusu tabii ki önemli bir konu konuyu biraz daha açarsak ki sabatay sevi padiþah mehmet zamanýnda Arnavutluða sürgün ediliyor ve orada bir sempatizan kitlesi elde ediyor.Zaten arnavutlukta da ölyor.Oradaki beketaþi tekkeleri ile içiçe ve bunun akabinde de oradan balkanlarý da içine alan bir farklý dinsel bir kült doðmuþtur.Bu 3,5 asýr sürerek günümüze kadar gelmiþtir.Tabii ki Atatürk2ün de selanikte yaþamýþ ve babasýnýn bey deðilde efendi olarak adlandýrýlmasý,babasýnýn arnavut asýllý olmasý(kendisi ittihat ve terakki kadrolarýnda parti manifestosu nedeniyle o fikre tabi olmuþtur!)Çünkü sabataycýlar baþka þekilde ayakta kalamazlardý.Keza Talat paþa ,doktor nazým bunlar gibi Atatürk de ayný idealleri korumuþtur.Aslýnda Osmanlý kimliði altýndaki müslüman Türk kavaramýný özelliklerini ve gerçek kimliðini hiçe sayarak onu avro-turan yani bir beyaz avrupalý imajýna sokmuþlardýr.�?þte bu fikrin temellerini Bir macar eskinazisi (yahudi) ortaya atmýþtýr.Böylece kendileride felsefe olarak yeni kimlik kazanma yani kendilerini ve diðer topluluklarla ortak olarak farklý kimliðe addetmedir.Böylece kültürel olarak farklý ve kendi ideallerine uygun bir devinim yakalamaktý.Ve akabindede bunu gerçekleþtirdiler.Devamý da bildiðimiz gibi ortada!
mümin
Dec 28, 2004
her þey ortada
atatürk bu laik ülke de ufak yaþtan itibaren okadar abartýlý devlet adamý yerine konulmuþki
kemalist zihniyeti taasup bir þekilde aþýlanýyor.
atatürk büyük israil devletinin ortadoðuda
var olmasýna ön ayak olmuþtur.sitede dediði gibi
atatürk sabataycýyým diyor.
bir insanýn türk olmasý müslüman haklarý koruyor olmasý demek deðildir.
yer yüzünde yahudilerde þöyle bir þey vardýr.her yahudi bir mossad ajanýdýr diye.çatattürkünde onlardan bir farký olmamýþtýr.
Adsiz
Dec 28, 2004
dogru bir yaklasým
bence tüm bu yazýlanlara inanmamak mümkün degil. bazi arkadaslarin delil olarak verdigi sitelerede baktigimda gerçekten söylenenlere inanmaya basladim diyebilirim. zaten bi arkadasinda yazdigi gibi atatürk islamiyeti yok etmiþ ve insanlarýn elindeki özgürlügü almistir.
Selim...
Dec 28, 2004
Sadede gelin !..
Efendiler !
Bir meseleyi adam gibi tartisin. Birakin herkes fikrini öne sürsün. Korkutmak, ürkütmek ve tehditler savurmak yâhut önyargilarla reddetmek, cözüm getiren bir yaklasim degildir.
Birileri bunu iddiâ ediyorsa, reddedenlerde aksini iddiâ eder ve ispâta calisirlar. Kaldiki onunSabatayci oldugunu ispât etmek daha zor olsa gerek. Cünkü yasaklar ve gizlilikler bunu engelliyor.
He sormak gerek; Bu konuda bu kadar emin olanlar, acaba bâzi arsivlerin acilmasini ve incelenmesini neden engellerler? Sâdece bu nokta herkesi birâz olsun düsündürmesi gerekmez mi?
Hani nerede Atatürk Ilkelerinde savunulan "Fikir / Vicdân / Düsünce özgürlükleri? Bu tutumunuz bile bir bakima iddiâlari dogrulamak icin ise yarayacak bir durum degil midir?
Birâz olsun düsünmeye dâvet ediyorum herkesi...
Defender Of the Truth
Dec 28, 2005
Who was Ataturk and what was his mission ?
There are many links on the internet regarding his "Jewishness". Here is one of them which keeps a close eye on the FAMOUS JEWS on the world.
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
http://www.jewwatch.com/jew-occupiedgovernments-usa-ambassadors.html (scroll down and find Turkey)
In Turkey, once the children start school, they are forced to memorize Ataturk in order to justify his actions. Once the individual gets out of the high school or university, he/she admires and respects Ataturk so much that this person does not even question Ataturk's reforms. The main target is the strong character of being a TURK, and what makes that, that is Islam. It is the magazine Time which proclaims on its very first issues that Ataturk was a Jew, a dictator, that he abolished Islam, and whoever objected that had been executed like the ones in communist Russia. If you want to really learn who Mustafa Kemal Ataturk is, you have to be impartial while researching. There is no doubt that there is a very big conspiracy about him. The History books that are taught at schools in Turkey, were written by Mustafa Kemal himself, and his other Jewish friends. These jews are the ones that Bayezid II has accepted in 14th century when Spain kicked them out of their country, and today who run Turkey. Is it not right that Kemal Ataturk made Turks forget their history, their original language, abandon their 7000 years culture and adopt western culture, and is it not right that his reforms are the main cause for many people be against their religion-Islam today. Is it not true that the new dress code is against the Human Rights - how can one be forced to wear a specific style. The so-called secularity, democracy are just masks. There has never been in Turkey a sense of true secularity and democracy. Everything is controlled by the Army and the other Jews living in that country. The other Turks are just the "public" that are being abused. If you make more research on this issue you will see lots more...Hope you see the truth very soon !
noname
Dec 28, 2004
*********
9. iDDIA: ATATÜRK LOZAN´ DA OSMANLI iMPARATORLUGUNU SATTI MI ?
G i r i s
Önsöz
Asagidaki ciddi iddialari; Atatürk´ü koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de göstermeye baslamislardir. Atatürk´e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atatürk´ü koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin dünya tarihinde böyle bir sacma kanun yoktur. Hem Atatürk´ün bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atatürk´e yöneltilmis oldugu da kesindir. Atatürk´e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak gösterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atatürk´ü savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atatürkcülerin terbiyesizce küfürlere bas vurduklarini tespit etmek beni de üzdü.
Eger Atatürk´ü savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, küfürlere basvurarak, "Atatürkcüler cahil insanlardir" ön yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
Lozan Zafer mi, Hezimet mi?
Kadir Misirlioglu, c.1, s. 272, 273
Ingiliz heyetinin baþkani Lord Gurzon, Lozan'da Ismet Pasa'nin müsaviri sifatini haiz bulunan [Istanbul Hahambasisi] Hayim Naum efendiyi çagirarak daha önceki taahhütlere uygun olarak hilafet ilga edilmediði takdirde sulhun gerçeklesemeyecegini söylemiþtir. Esasen bu mesele ile öteden beri meþgul bulunan Hayim Naum Efendi, Ismet Paþa ile Lord Gurzon arasýnda bu mesele etrafindaki haberleri getirip götürmek suretiyle ciddi bir gayret sarfetmiþti.
Heyetin baskani Ismet Inönü, tek basina 'hilafeti kaldirma' sözü verecek mevkide degildi. Hatta o günlerde TBMM'de hilafet lehine bir hava dogmustu. Bizzat Mustafa Kemal Pasa hilafeti methediyordu. Mesela, Lord Gurzon'un tam Lozan'i terk ettigi gün, meshur Balikesir Hutbesini irad etmisti. Binaenaleyh, Hayim Naum'a müspet bir cevap veremedi.
Ismet'le iþi bitiremeyen Hahambaþý hemen atlayýp Türkiye'ye dönüyor. O esnada Izmir Iktisad Kongresinde bulunan Mustafa Kemal Paþa ile görüþüyor.
Harp Hatýralarým
Ali Ihsan Sabis, c.5, s. 358
Hatta, iddiaya gore Hayim Naum'a bir de yazýlý 'taahhüt' veriliyor. Ve akabinde 'yorgun olduðu' ileri sürülerek ordu terhis ediliyor.
Hatýralarý ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay
Feridun Kandemir, s. 96-97
Ismet Paþa, anlaþýldýðýna gore, Lozan'da Ingilizlerle bir nev'i gizli arabuluculuk rolü oynayan Istanbul'un Hahambaþýsý Hayim Naum Efendinin telkinleriyle, hilafetin artýk ne þekilde olursa olsun Turkiye'de devamýna müsaade edilmeyip derhal atýlmasý lüzumu fikrini tamamiyle benimsemiþ bulunuyordu. Peki, ya dört-beþ ay önceki hilafete baðlýlýk hatta hilafetin kuvvetlendirilmesi düþünce ve kanaati ve bu yoldaki kat'i ifadeler ve Islam alemine bunun duyurulmasý hususundaki telaþ ve heyecan ne olmuþtu?
Cumhuriyet'e Giden Yol
Abdurrahman Dilipak, 1991
s. 330-335:
Lozan'da Ne Oldu?
Her sey Lozan görüþmeleri sýrasýnda oldu. Bir çok kaynaklarda "gizli bir anlaþma ile Ismet Paþa'nin Ingilizlere Hilafeti kaldýrma sözü verdiði" belirtiliyor. Yakýn Tarih Ansiklopedisinde de bu tez bir çok belge ile teyid edilmektedir.
Haim Nahum Efendi'nin bu yeni oluþumlarda büyük rolü olduðu görülüyor.. Daha sonra Mýsýr'a giderek Nasýr'ýn danýþmanlarý arasýnda yer alacak olan Nahum efendi, projesini Amerika'da hazýrlamýþ, Amerikan ve Fransýz entelijansý ile birlikte sonuçlandýrmýþtýr.. Nahum efendi Ismet Paþa'nýn Lozan'da yanýndan ayrýlmamýþ ve Mustafa Kemal Paþa ile de Izmir Iktisat Kongresi esnasýnda gorüþerek bu konuda görüþ alýþveriþinde bulunmuþtur.
Izmir Iktisat Kongresi yeni Türkiye Cumhuriyeti icin bir dönüm noktasýdýr. Ali Ihsan Sabis bu görüþmeden sonra askerlerin yorgun oldugu gerekcesi ile terhis edildigini yazar. Lord Gurzon görüsmelerin sonunda Hilafetin kaldýrýlmasý ile sulhün mümkün olabileceði mesajýný verecektir.
Karabekir'in hatýralarýnda belirttiðine gore Nahum Batýlý ülkelere "Türklerin Islami bünyesini deðiþtirerek onlarýn Protestanlýðý kabul etmelerinin kolaylaþtýrýlacaðýný" anlatmýþtýr. Gerçekten de Lozan sonrasý geliþmeler çok ilginçtir. Batýlýlara ve azýnlýklara bir çok imtiyazlar verilirken, okullardaki Islam tarihi, Osmanlý tarihi kaldýrýlarak Yunan Medeniyeti tarihi konmuþ, Maarif Vekaleti Batý klasiklerini tercüme ettirerek, ardýndan ders kitaplarýný Yunan ve Batý düþüncesi doðrultusunda yenileyerek bu emele hizmet edilmiþtir.
Yakýn Tarih Ansiklopedisi'nin 3. cildinde yer alan (S:62) bir belgeye göre, Haim Nahum Gurzon'a "Siz Türkiye'nin mülki tamamiyetini kabul edin, onlara ben Islamiyet'i ve Islam temsilciliklerini ayaklar altýnda çiðnetmeyi taahhüt ediyorum." demiþtir.
Inönü Lozan kahramanýdýr ve Halife sýnýr dýþýna gönderilmiþtir. Tek Parti iktidarýnýn Istiklal Mahkemeleri ve Takriri Sukun gibi iki önemli silahý vardýr artýk. Ve Türkiye Cumhuriyeti yeniden biçimlendirilmektedir. Bu kez Kurtuluþ Savaþý ruhuna karþý yeni bir ütopya, devlet zihniyetine hakimdir.
Olaylar bundan sonra arkasý arkasýna geliþir. 3 Mart 1340 (1924) Tevhidi Tedrisat.. Dini çevrelerde bir kýpýrdanýþ. 20 Nisan: Turkiye devletinin dini din-i Islamdýr.. Sistem Cumhuriyet, Din Islam, zahiren önemli bir deðiþiklik gözlenmiyor.
1 Subat 1925 Seyh Said isyaný. Ingilizler bir yandan Seyh Said'i destekler görünüp öte yandan Ankara'yý Seyh Said'e karþý kýþkýrtýr. Devlet-þeriat hesaplaþmasý örgütlenmektedir... 29 Haziran 1925'de Diyarbakýr'da 47 idam. 4 Mart 1925 Takrir Sükün kanunu... Ve ardýndan devrimler baþladi. Sapka kanunu, Türbe ve Zaviyelerin kapatilmasi.
2.5.1928'de, 1924 Anayasasinin 2. maddesi deðistirilerek "Turkiye devletinin dini din-i Islamdýr" ibaresi çikarildi ve yerine de herhangi bir hüküm konmadi. Din yoktu artik. Allah adina yaplan yeminlerdeki "Vallahi" yerine "Namusum üzerine söz veririm" ibaresi kondu.
Ayni zamanda Anayasa'nin 26. maddesi de degistirilerek TBMM'nin görevleri arasindaki seriat hükümlerinin yerine getirilmesine iliskin hüküm de yok edildi.
.......
"Bati'ya kalkan tren" hizini almisti.
"Hilafet'in kaldirilmasina distan ve içten akisler" derleyen Ahmet Kabakli, Türk Edebiyati'nin Nisan sayisinda bu konuya oldukca genis yer ayiriyor. Ikbal gibi Islam sairleri o zaman Mustafa Kemal'i "Mücahid-i Islam" olarak selamliyordu. Sonra "Eyvah"i yazacakti ama olan olacakti bu arada.
Kabakli'nin bu derlemesini özet olarak buraya aktariyorum:
>
Ingiliz yazari Ph. Gravet "Saltanat ve Hilafet'in kaldirilmasini Türkiye'yi bir Avrupa devleti haline getirmek isteyen devrimci degisikliklerin ilki" olarak yorumluyor.
Hind müslümanlari ve Avrupa müslümanlari Hilafetin kaldirilmasi karsisinda hayal kirikliklarini ifade ederlerken "Briton and Turk, London 1941"de su görüsler yer almaktaydi: "Türk Cumhuriyetcileri, müslüman uyruklari olan herhangi bir gayrimüslim devlet için (Ingiltere gibi) her zaman güçlükler çikartacak bir kurumu (Hilafeti) ortadan kaldirmakla Britanya Imparatorlugu'na olaganüstü bir iyilik yapmistir."
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
Jan 09.05
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
sitenin ana sayfasini gormedim siteyi yapanlar yahudi diilmis kusura bakmayin ve adamlarin amaci
yeryuzundeki yahudi faaliteylerini ve hizmet edenleri aciklamak siteyi yapanlar yabancilar cunku american kanunlarina gore yapilmis site az once okudum ve orda ataturk hakkinda bise denmiyo sadece yahudi bi lider oldugu yada yahudilere hizmet ettigi yaziyo
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
Jan 9, 2005
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
o siteyi yapanlar yahudiler ve dunyada yahudiler icin calisanlarin isimleri yani yahudi liderler yada yahudilik icin calismis caba sarf etmis insanlarin isimlerini koymuslar oraya gecmisde yada hala var olan insanlar ordakiler kadavra ne oldu yani site ismi verdiysek ? sen kimsin lan falan diye cikisiyosun sana bi lafmi dokundurduk hayret bise
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
Jan 9, 2005
jewish yahudi demek onuda acikliyim sana belki buna falan dersin
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
Posted By: http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
Jan 9, 2005
barbaros suraya bak bakim ne gorucesin
barbaros su siteye bak bakim ne goruceksin acaba ?? http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html bu biteyi yapanlarda ne ataturk dusmanlari nede muslumanlar sadece bi bak
barbar os
Jan 8, 2005
adsýz a
talat paþa ve doktor nazýmý ayný bir tutabilirsiniz ama atatürkün onlarla ayný dava içinde olduklarýný söyleyemezsiniz... talat paþa ve doktor nazým mason du ama atatürk mason deðildi.. doktor nazýmýn 31 mart vakasý sonrasý kurulacak olan meclisin açýlýþýnda, ona verilen bir bildiryi bilerek saklamýþtýr. o bildiri eski bir melami tarafýndan yazýlarak mecliste okunmasýgayesiyle doktor nazýma verilmiþti. doktor nazým ve talat paþa ve dava arkadaþlarý mason olduklarý için o bildiriyi okumamýþtýr. türk halkýnýn tek düþmaný yahudidir. ve onlar doktor nazým gibileri çok iyi kullanmaktalar. ama atatürk hiçbir zaman yahudinin oyununa düþmemiþtir.
kadavra
Dec 31, 2004
usatr06@hotmail.com
burdakiler yok amerikalý senetör yok ingiliz asamesi atatürk e þu dedi atatürk hakkýnda þunu sundu diyor o amerikalý büyük elçiler çok iþler yaptý büyük þiler baþardý bir bakarsýn diyarbakýrda bir bakarýsýn çeçenistanda veya
Eric Edelman kimdir ?
1) Ukrayna göçmeni yahudi bir aileden gelen Edelmanýn annesi �?stanbul yahudilerinden bu sebeple Türkçeyi anadili gibi konuþuyor dersek yanlýþ olmaz ama siz bakmayýn o yine Türkiyede Türkçeyi az anlarmis gibi yapacaktir. Kendisi 14 aralýk 1952de Columbus, Ohio'da dünyaya gelmiþ.
2) Edelman seçilmiþ irktan olduðundan mesleðinde hýzla yükselmiþ. Kýsa zamanda çok kritik yerlere kritik zamanlarda gönderilen bir diplomat olmuþ
3)1980 yilinda Amerikan dýþýþleri bakanlýðýna girdiði yýlki ilk görev yeri tesadüfe bakýn yahudilerin kutsal mekanlari Bati �?eria ve Gazze Bölgeye özerklik tanýnmasý için görüsmelerde bulunan Amerikan delegasyonunun üyesi. Katýldýðý görüþmelerden bir kaç hafta sonra Israil Kudüsü baskent ilan etti ve binlerce yýllýk yahudi düþü gerçek oldu. Edelman buna tanýklýk etti
4) Ikinci görev yeri Sovyetler birligi burada Amerikan Dýþýþleri Bakanligi özel danýþmaný oldu. Kendisine hangi konularda danýþýldý bilemeyiz ama Edelman 1984-1986 yýllarý arasýnda Sovyet �?mparatorluðunun çöküsüne taniklik etti. Ne tesadüf degilmi?
5) Edelmanýn bundan sonraki görev yeri 1989-1990 yýllarý arasýnda Doðu Avrupa Masasý Direktörlüðü. Esas görevi Varþova paktýnýn daðýlmasýna çalýþmak olan bir birimdir bu. Edelman o kadar þanslý bir adamki baþka bir tarihi olayada burada tanýk oldu. Berlin Duvari Yýkýldý,Almanya birlesti ve Varþova pakti çöktü...Ne büyük tesadüf degilmi ?
6)1993 yilinda Çekoslovakyaya Prag Büyükelçi müstesari olarak gönderildi. Göreve baþladý ve bu ülkeye uðurlu ayaðý deðer deðmez Çekoslovakya karpuz gibi ikiye yarildi. Çek cumhuriyeti ve Slovakya adinda iki yavru dogurdu.
7) Bundan sonra Cheneyin çevresinde görmeye baþladýk Edelmaný. Cheney özel ekibindendi kendisi. Bushun seçilmesinden sonra ise Ulusal Güvenlik �?efi oldu. Bütün 11 Eylül,Afganistan ve Irak olaylari sirasinda bu birimin baþýydý.
8) Kendisi ayrýca �?sraildeki aþýrý saðcý Likud partsisinin çok sevdiði bir isimdir.
Evet vee sayýn Eric Edelman ne olduysa bir anda Büyükelçilik görevine gönderilmesine karar verildi. Edelmanýn geçmiþine bakarsak girdiði ülkelere hep tarihi deðiþimler öncesi ayak basmýþ bir þahsiyet.
TÜRK�?YEN�?N ABD BÜYÜKELÇ�?S�? ER�?C EDELMAN HEP�?M�?ZE HAYIRLI OLSUN !!!!!
Bakalim ne gibi tarihi olaylar yasiyacagiz....
......... sitesinden
usatr06@hotmail.com
Mehmet
Dec 28, 2004
*********
Omer Faruk
Sep 17, 2004
M. Kemal'in kim olduðuna dair küçük bir hakikat
(Risale-i Nurdan)
[Bera-yý malûmat size gönderildi.]
Büyük Doðu'nun yirmi dokuzuncu sayýsýnda; "Lozan'ýn �?çyüzü" diye yazýlan makaleden...
�?ngiliz murahhas heyeti reisi Lord Gürzon, nihayet en mânidar sözünü söyledi. Dedi ki:
"Türkiye �?slâmî alâkasýný ve �?slâmý temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliði etmiþ olur ve Hýristiyan dünyasýnýn hürmet ve minnetini kazanýr; biz de kendisine dilediðini veririz."
Lozan'da Türk murahhas heyeti baþkaný bulunan ve henüz hakikî kasýtlarý anlayamayan �?smet Paþa, bir aralýk bütün Hýristiyan emellerinin Türkiye'yi mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayýrmak olduðunu sezdiði halde, þu gizli ivaz ve teminatý veriyor ve diyor ki:
"Eskiden beri kökleþmiþ ve köhne engellerden, yani an'ane-i �?slâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri-yâni �?smet'in beslediði-azmin, inkâr edilmez delilidir."
Harfi harfine iktibas ettiðimiz bu sözlerle, Türk baþmurahhasýnýn, yâni �?smet'in, eskiden kökleþmiþ ve köhne olmuþ engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslediði kat'î azimle ne kasdettiðini ve bunu hangi maksat altýnda �?slâmiyet düþmanlarýna ivaz diye takdim ettiðini sormak lâzýmdýr.
Konferansýn birinci defasýnda Türk baþmurahhasý, bizzat karar vermek vaziyetinde olmadýðý ve büyüðüne, yani Mustafa Kemal'e bildirmek zorunda olduðu için, memlekete dönüyor; kendisini Haydarpaþa'dan Ankara'ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal) �?zmir'den Ankara'ya götüren trenle Eskiþehir'de buluþuyor. Bir arada ve baþ baþa seyahat... Sonra Ankara gizli meclis toplantýlarý_ Fakat esas meselelerde daima baþ baþa. Mustafa Kemal ile �?smet beraber içtimalarý ve karar: "Din öldürülecektir."
Lozan Konferansýnýn ikinci sayfasý: "..... Artýk herþey Türkiye hesabýna çantada hazýrdýr. Yani dini terk ile herþey yapýlacak. Yeni hizbin (Kemalizm ve �?smet hükûmeti) bundan böyle, bu millette, �?slâmiyeti katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasým dünyanýn kumandanlarýndan, yani düþman ehl-i salip kumandanlarýndan, dini vurmakta daha hevesli olduðu ve örnekler vereceði ve bilhassa hudut dýþý deðil de, hudut içi ve millî irade yaftasý altýnda çalýþacaðý þüpheden varestedir."
Nihaî Vesika
Lozan Muahedesinden sonra, �?ngiltere Avam Kamarasýnda, "Türklerin istiklâlini niçin tanýdýnýz?" diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon'un verdiði cevap:
"�?þte asýl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve þevketlerine kavuþamayacaklardýr. Zira biz onlarý, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüþ bulunuyoruz. Yani Mustafa Kemal ve �?smet'in verdikleri karar, Türk milletini �?slâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararýdýr."
Artýk bunun üzerine herþey ap açýk anlaþýlýyor, deðil mi?
Gizli anlaþmanýn entrikasý
Türklere dinlerini ve din temsilciliðini feda ettirmek þartýyla, sun'î istiklâl iþinde gizli anlaþmanýn müessiri, tek kelime ile, Yahudiliktir. Buna memur-u müþahhas kimse de, þimdi Mýsýr Hahambaþýsý bulunan Hayim Naum'dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teþebbüse evvelâ Amerika'da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma þeflerine, Türkün maddesini serbest býrakmalarý, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarýna yýktýrmalarý fikrini telkin etmek suretiyle baþlamýþtýr. Yani, masonluk hasebiyle Kur'ân'ýn ahkâmýný kaldýrmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müthiþ plânýnýn zeminini Amerika'da hazýrladýktan sonra �?ngiltere'ye geçmiþ ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek þu teklifte bulunmuþtur:
"Siz Türkiye'nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben �?slâmiyeti ve �?slâmî temsilciliklerini ayaklar altýnda çiðnetmeyi taahhüt ediyorum."
Ayný Hayim Naum Türk murahhaslar heyetine müþavir sýfatýyla sokulmanýn da yolunu bulmuþ, yani Mustafa Kemal ve �?smet'i kendine dost bulmuþ. Onun için üçü birleþmiþ. Ve artýk arada santralýn intizamla iþlemesine hiçbir mâni kalmamýþtýr.
Hayim Naum o sýrada Ankara'ya kadar da uzanarak plânýn muvaffakiyeti için gereken en mühim ve merkezî þahýs nezdinde-yani Mustafa Kemal yanýnda-emin bulunduðu tesirinin derecesini ölçmek istemiþtir. Öyle ki, bu tesir, mahut mevzuda Hayim Naum'dan daha heveskâr ve gayretli bir �?slâmiyet düþmanýna tesadüf etmekle muradýna ermiþ ve artýk Türkü içinden vurmanýn plânýný gerçekleþtirmek için her unsur tamamlanmýþtýr.
�?þte bu ehemmiyetli vesika, tam tamýna Risale-i Nur tercümanýnýn kýrk küsur sene evvel hadis-i þerifin ihbarýna dair beyan ettiði hadiseyi tasdik ettiði gibi; ve �?eriat-ý Ahmediye'ye ihanet eden o dehþetli þahsýn mühim bir kuvveti Yahudi olduðu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarýn hakikatýný gösterdiklerini ve yirmi beþ seneden beri Nurcularýn imhasýna keyfî kanunlarla dehþetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.
antisiyonist
Sep 9, 2004
http//www.dindusmanlari.com
bazýlarý bir ordunun kazandýðý zaferi bir adama vermeye kalkýyor.
bakýn efendim, bir ordunun kazandýðý zafer , þeref, ganimet rütbe , askerler arasýnda paylaþtýrýlýr.
amma, maðlubiyet, beceriksizlik kumandana verilir. çünkü,
kumandan ne kadar becerikli kabiliyetli olursa olsun, askerlerdeki cesaret , metanet ve harp azmi olmadýkça kumandan kendini yýrtsada bir mana ifade etmez.
ama, kumandanýn verdiði yanlýþ bir karar, bir orduyu taru mar eder.
çünkü, tahrip ,bozmak kolay, tamir ,düzeltmek zordur.
bir binaya bomba koydun mu tek baþýna, bir anda harap olur.
amma, 50 adam bir ayda tamirini yapar ancak.
hem kimse koca osmanlýnýn 600 sene yýkýlmadýktan sonra koca topraklarý nasýl bir küçük türkiye coðrafyasýna sýkýþmasýnýn muhasebesini yapmaz.
osmanlýyý avrupa yýkamadý, bir casus yýktý.
Bu þahýs, yahudilerin dini, hristyanlarýn milli kýyafeti olan "fötr þapka" yý zorla giydirdi, osmanlý-islam anayasasýný isviçre anayasasý laiklikle deðiþtirdi, osmanlý-islam alfabesini latin alfabesiyle deðiþtirdi, tekke, zaviye, medreseleri kapattý, hocalar ve din adamlarýný idam ettirdi. Kur'an okumayý yasakladý, ezaný ezan-ý muhammediden ayýrýp , hurafeye döndürerek türkçeye çevirdi.dinimzde bütün haram olan maddeleri serbest býraktý ve inançlarý zorlaþtýrdý. þimdi bu adamýn müslüman-türk ile ne zoru vardý?
birde salak ülkücüler halen buna müslüman ve türk milliyetçisi diyorlar. bizi batýya satarak mý türk milliyetçisi oldu?
niye amerikayý vergiye baðlayan koca bir devlet, artýk amerikanýn kölesi haline geldi?
niye atatürkün izinden gidenlert mü'minlerin inancýna domuz baðý vuruyorlar?
niye 80 senedir laiklikle yönetilen bu ülke geri kaldý?
niye türkiyenin attýðý her adýma engel oluyorlar?
ilkokulda çocuklarýn beynini yýkýyorlar, ta ki, onu enjekte edip, ona taptýrarak yaptýklarýný meþru gördürmek, ona karþý koydurmamak ve onun izinden giderek bu ülkeyi dahada dinsiz etmektir.
JOHN
Sep 6, 2004
hakan ve diðerlerine cevap
lan hakanmýsýn nesin sana söylüyorum atatürk olduda senin annenin sorun larý düzeldimi sen anlarsýn atatürk olduda ne oldu hýrsýzlýk hat safhada fuhuþ zina ve diðerleri he
ör veriyimmi oyak bank ordu yardýmlaþma kurulu .
senin gibi özgür düþünenler için sorun yok zaten
laik ülkedeyiz zina niye suþ olsunki
1 gr islam ahlaký olan diðer arap bozmalrý dediðin
milletlere sataþmaz.arap milletimi dürttü seni
doðru özgürlük zina yapacaksýn ki hýrsýzlýk yapacaksýnki
cumhuriyete hizmet etmiþ etmiþ olacaksýn .özgürlükçü bozmalar size
Önsöz
Asagidaki ciddi iddialari; Atatürk´ü koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de göstermeye baslamislardir. Atatürk´e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atatürk´ü koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin dünya tarihinde böyle bir sacma kanun yoktur. Hem Atatürk´ün bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atatürk´e yöneltilmis oldugu da kesindir. Atatürk´e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak gösterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atatürk´ü savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atatürkcülerin terbiyesizce küfürlere bas vurduklarini tespit etmek beni de üzdü.
Eger Atatürk´ü savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, küfürlere basvurarak, "Atatürkcüler cahil insanlardir" ön yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
Lozan Zafer mi, Hezimet mi?
Kadir Misirlioglu, c.1, s. 272, 273
Ingiliz heyetinin baþkani Lord Gurzon, Lozan'da Ismet Pasa'nin müsaviri sifatini haiz bulunan [Istanbul Hahambasisi] Hayim Naum efendiyi çagirarak daha önceki taahhütlere uygun olarak hilafet ilga edilmediði takdirde sulhun gerçeklesemeyecegini söylemiþtir. Esasen bu mesele ile öteden beri meþgul bulunan Hayim Naum Efendi, Ismet Paþa ile Lord Gurzon arasýnda bu mesele etrafindaki haberleri getirip götürmek suretiyle ciddi bir gayret sarfetmiþti.
Heyetin baskani Ismet Inönü, tek basina 'hilafeti kaldirma' sözü verecek mevkide degildi. Hatta o günlerde TBMM'de hilafet lehine bir hava dogmustu. Bizzat Mustafa Kemal Pasa hilafeti methediyordu. Mesela, Lord Gurzon'un tam Lozan'i terk ettigi gün, meshur Balikesir Hutbesini irad etmisti. Binaenaleyh, Hayim Naum'a müspet bir cevap veremedi.
Ismet'le iþi bitiremeyen Hahambaþý hemen atlayýp Türkiye'ye dönüyor. O esnada Izmir Iktisad Kongresinde bulunan Mustafa Kemal Paþa ile görüþüyor.
Harp Hatýralarým
Ali Ihsan Sabis, c.5, s. 358
Hatta, iddiaya gore Hayim Naum'a bir de yazýlý 'taahhüt' veriliyor. Ve akabinde 'yorgun olduðu' ileri sürülerek ordu terhis ediliyor.
Hatýralarý ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay
Feridun Kandemir, s. 96-97
Ismet Paþa, anlaþýldýðýna gore, Lozan'da Ingilizlerle bir nev'i gizli arabuluculuk rolü oynayan Istanbul'un Hahambaþýsý Hayim Naum Efendinin telkinleriyle, hilafetin artýk ne þekilde olursa olsun Turkiye'de devamýna müsaade edilmeyip derhal atýlmasý lüzumu fikrini tamamiyle benimsemiþ bulunuyordu. Peki, ya dört-beþ ay önceki hilafete baðlýlýk hatta hilafetin kuvvetlendirilmesi düþünce ve kanaati ve bu yoldaki kat'i ifadeler ve Islam alemine bunun duyurulmasý hususundaki telaþ ve heyecan ne olmuþtu?
Cumhuriyet'e Giden Yol
Abdurrahman Dilipak, 1991
s. 330-335:
Lozan'da Ne Oldu?
Her sey Lozan görüþmeleri sýrasýnda oldu. Bir çok kaynaklarda "gizli bir anlaþma ile Ismet Paþa'nin Ingilizlere Hilafeti kaldýrma sözü verdiði" belirtiliyor. Yakýn Tarih Ansiklopedisinde de bu tez bir çok belge ile teyid edilmektedir.
Haim Nahum Efendi'nin bu yeni oluþumlarda büyük rolü olduðu görülüyor.. Daha sonra Mýsýr'a giderek Nasýr'ýn danýþmanlarý arasýnda yer alacak olan Nahum efendi, projesini Amerika'da hazýrlamýþ, Amerikan ve Fransýz entelijansý ile birlikte sonuçlandýrmýþtýr.. Nahum efendi Ismet Paþa'nýn Lozan'da yanýndan ayrýlmamýþ ve Mustafa Kemal Paþa ile de Izmir Iktisat Kongresi esnasýnda gorüþerek bu konuda görüþ alýþveriþinde bulunmuþtur.
Izmir Iktisat Kongresi yeni Türkiye Cumhuriyeti icin bir dönüm noktasýdýr. Ali Ihsan Sabis bu görüþmeden sonra askerlerin yorgun oldugu gerekcesi ile terhis edildigini yazar. Lord Gurzon görüsmelerin sonunda Hilafetin kaldýrýlmasý ile sulhün mümkün olabileceði mesajýný verecektir.
Karabekir'in hatýralarýnda belirttiðine gore Nahum Batýlý ülkelere "Türklerin Islami bünyesini deðiþtirerek onlarýn Protestanlýðý kabul etmelerinin kolaylaþtýrýlacaðýný" anlatmýþtýr. Gerçekten de Lozan sonrasý geliþmeler çok ilginçtir. Batýlýlara ve azýnlýklara bir çok imtiyazlar verilirken, okullardaki Islam tarihi, Osmanlý tarihi kaldýrýlarak Yunan Medeniyeti tarihi konmuþ, Maarif Vekaleti Batý klasiklerini tercüme ettirerek, ardýndan ders kitaplarýný Yunan ve Batý düþüncesi doðrultusunda yenileyerek bu emele hizmet edilmiþtir.
Yakýn Tarih Ansiklopedisi'nin 3. cildinde yer alan (S:62) bir belgeye göre, Haim Nahum Gurzon'a "Siz Türkiye'nin mülki tamamiyetini kabul edin, onlara ben Islamiyet'i ve Islam temsilciliklerini ayaklar altýnda çiðnetmeyi taahhüt ediyorum." demiþtir.
Inönü Lozan kahramanýdýr ve Halife sýnýr dýþýna gönderilmiþtir. Tek Parti iktidarýnýn Istiklal Mahkemeleri ve Takriri Sukun gibi iki önemli silahý vardýr artýk. Ve Türkiye Cumhuriyeti yeniden biçimlendirilmektedir. Bu kez Kurtuluþ Savaþý ruhuna karþý yeni bir ütopya, devlet zihniyetine hakimdir.
Olaylar bundan sonra arkasý arkasýna geliþir. 3 Mart 1340 (1924) Tevhidi Tedrisat.. Dini çevrelerde bir kýpýrdanýþ. 20 Nisan: Turkiye devletinin dini din-i Islamdýr.. Sistem Cumhuriyet, Din Islam, zahiren önemli bir deðiþiklik gözlenmiyor.
1 Subat 1925 Seyh Said isyaný. Ingilizler bir yandan Seyh Said'i destekler görünüp öte yandan Ankara'yý Seyh Said'e karþý kýþkýrtýr. Devlet-þeriat hesaplaþmasý örgütlenmektedir... 29 Haziran 1925'de Diyarbakýr'da 47 idam. 4 Mart 1925 Takrir Sükün kanunu... Ve ardýndan devrimler baþladi. Sapka kanunu, Türbe ve Zaviyelerin kapatilmasi.
2.5.1928'de, 1924 Anayasasinin 2. maddesi deðistirilerek "Turkiye devletinin dini din-i Islamdýr" ibaresi çikarildi ve yerine de herhangi bir hüküm konmadi. Din yoktu artik. Allah adina yaplan yeminlerdeki "Vallahi" yerine "Namusum üzerine söz veririm" ibaresi kondu.
Ayni zamanda Anayasa'nin 26. maddesi de degistirilerek TBMM'nin görevleri arasindaki seriat hükümlerinin yerine getirilmesine iliskin hüküm de yok edildi.
.......
"Bati'ya kalkan tren" hizini almisti.
"Hilafet'in kaldirilmasina distan ve içten akisler" derleyen Ahmet Kabakli, Türk Edebiyati'nin Nisan sayisinda bu konuya oldukca genis yer ayiriyor. Ikbal gibi Islam sairleri o zaman Mustafa Kemal'i "Mücahid-i Islam" olarak selamliyordu. Sonra "Eyvah"i yazacakti ama olan olacakti bu arada.
Kabakli'nin bu derlemesini özet olarak buraya aktariyorum:
>
Ingiliz yazari Ph. Gravet "Saltanat ve Hilafet'in kaldirilmasini Türkiye'yi bir Avrupa devleti haline getirmek isteyen devrimci degisikliklerin ilki" olarak yorumluyor.
Hind müslümanlari ve Avrupa müslümanlari Hilafetin kaldirilmasi karsisinda hayal kirikliklarini ifade ederlerken "Briton and Turk, London 1941"de su görüsler yer almaktaydi: "Türk Cumhuriyetcileri, müslüman uyruklari olan herhangi bir gayrimüslim devlet için (Ingiltere gibi) her zaman güçlükler çikartacak bir kurumu (Hilafeti) ortadan kaldirmakla Britanya Imparatorlugu'na olaganüstü bir iyilik yapmistir."
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
Jan 09.05
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
sitenin ana sayfasini gormedim siteyi yapanlar yahudi diilmis kusura bakmayin ve adamlarin amaci
yeryuzundeki yahudi faaliteylerini ve hizmet edenleri aciklamak siteyi yapanlar yabancilar cunku american kanunlarina gore yapilmis site az once okudum ve orda ataturk hakkinda bise denmiyo sadece yahudi bi lider oldugu yada yahudilere hizmet ettigi yaziyo
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
Jan 9, 2005
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
o siteyi yapanlar yahudiler ve dunyada yahudiler icin calisanlarin isimleri yani yahudi liderler yada yahudilik icin calismis caba sarf etmis insanlarin isimlerini koymuslar oraya gecmisde yada hala var olan insanlar ordakiler kadavra ne oldu yani site ismi verdiysek ? sen kimsin lan falan diye cikisiyosun sana bi lafmi dokundurduk hayret bise
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
Jan 9, 2005
jewish yahudi demek onuda acikliyim sana belki buna falan dersin
http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
Posted By: http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html
Jan 9, 2005
barbaros suraya bak bakim ne gorucesin
barbaros su siteye bak bakim ne goruceksin acaba ?? http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html bu biteyi yapanlarda ne ataturk dusmanlari nede muslumanlar sadece bi bak
barbar os
Jan 8, 2005
adsýz a
talat paþa ve doktor nazýmý ayný bir tutabilirsiniz ama atatürkün onlarla ayný dava içinde olduklarýný söyleyemezsiniz... talat paþa ve doktor nazým mason du ama atatürk mason deðildi.. doktor nazýmýn 31 mart vakasý sonrasý kurulacak olan meclisin açýlýþýnda, ona verilen bir bildiryi bilerek saklamýþtýr. o bildiri eski bir melami tarafýndan yazýlarak mecliste okunmasýgayesiyle doktor nazýma verilmiþti. doktor nazým ve talat paþa ve dava arkadaþlarý mason olduklarý için o bildiriyi okumamýþtýr. türk halkýnýn tek düþmaný yahudidir. ve onlar doktor nazým gibileri çok iyi kullanmaktalar. ama atatürk hiçbir zaman yahudinin oyununa düþmemiþtir.
kadavra
Dec 31, 2004
usatr06@hotmail.com
burdakiler yok amerikalý senetör yok ingiliz asamesi atatürk e þu dedi atatürk hakkýnda þunu sundu diyor o amerikalý büyük elçiler çok iþler yaptý büyük þiler baþardý bir bakarsýn diyarbakýrda bir bakarýsýn çeçenistanda veya
Eric Edelman kimdir ?
1) Ukrayna göçmeni yahudi bir aileden gelen Edelmanýn annesi �?stanbul yahudilerinden bu sebeple Türkçeyi anadili gibi konuþuyor dersek yanlýþ olmaz ama siz bakmayýn o yine Türkiyede Türkçeyi az anlarmis gibi yapacaktir. Kendisi 14 aralýk 1952de Columbus, Ohio'da dünyaya gelmiþ.
2) Edelman seçilmiþ irktan olduðundan mesleðinde hýzla yükselmiþ. Kýsa zamanda çok kritik yerlere kritik zamanlarda gönderilen bir diplomat olmuþ
3)1980 yilinda Amerikan dýþýþleri bakanlýðýna girdiði yýlki ilk görev yeri tesadüfe bakýn yahudilerin kutsal mekanlari Bati �?eria ve Gazze Bölgeye özerklik tanýnmasý için görüsmelerde bulunan Amerikan delegasyonunun üyesi. Katýldýðý görüþmelerden bir kaç hafta sonra Israil Kudüsü baskent ilan etti ve binlerce yýllýk yahudi düþü gerçek oldu. Edelman buna tanýklýk etti
4) Ikinci görev yeri Sovyetler birligi burada Amerikan Dýþýþleri Bakanligi özel danýþmaný oldu. Kendisine hangi konularda danýþýldý bilemeyiz ama Edelman 1984-1986 yýllarý arasýnda Sovyet �?mparatorluðunun çöküsüne taniklik etti. Ne tesadüf degilmi?
5) Edelmanýn bundan sonraki görev yeri 1989-1990 yýllarý arasýnda Doðu Avrupa Masasý Direktörlüðü. Esas görevi Varþova paktýnýn daðýlmasýna çalýþmak olan bir birimdir bu. Edelman o kadar þanslý bir adamki baþka bir tarihi olayada burada tanýk oldu. Berlin Duvari Yýkýldý,Almanya birlesti ve Varþova pakti çöktü...Ne büyük tesadüf degilmi ?
6)1993 yilinda Çekoslovakyaya Prag Büyükelçi müstesari olarak gönderildi. Göreve baþladý ve bu ülkeye uðurlu ayaðý deðer deðmez Çekoslovakya karpuz gibi ikiye yarildi. Çek cumhuriyeti ve Slovakya adinda iki yavru dogurdu.
7) Bundan sonra Cheneyin çevresinde görmeye baþladýk Edelmaný. Cheney özel ekibindendi kendisi. Bushun seçilmesinden sonra ise Ulusal Güvenlik �?efi oldu. Bütün 11 Eylül,Afganistan ve Irak olaylari sirasinda bu birimin baþýydý.
8) Kendisi ayrýca �?sraildeki aþýrý saðcý Likud partsisinin çok sevdiði bir isimdir.
Evet vee sayýn Eric Edelman ne olduysa bir anda Büyükelçilik görevine gönderilmesine karar verildi. Edelmanýn geçmiþine bakarsak girdiði ülkelere hep tarihi deðiþimler öncesi ayak basmýþ bir þahsiyet.
TÜRK�?YEN�?N ABD BÜYÜKELÇ�?S�? ER�?C EDELMAN HEP�?M�?ZE HAYIRLI OLSUN !!!!!
Bakalim ne gibi tarihi olaylar yasiyacagiz....
......... sitesinden
usatr06@hotmail.com
Mehmet
Dec 28, 2004
*********
Omer Faruk
Sep 17, 2004
M. Kemal'in kim olduðuna dair küçük bir hakikat
(Risale-i Nurdan)
[Bera-yý malûmat size gönderildi.]
Büyük Doðu'nun yirmi dokuzuncu sayýsýnda; "Lozan'ýn �?çyüzü" diye yazýlan makaleden...
�?ngiliz murahhas heyeti reisi Lord Gürzon, nihayet en mânidar sözünü söyledi. Dedi ki:
"Türkiye �?slâmî alâkasýný ve �?slâmý temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliði etmiþ olur ve Hýristiyan dünyasýnýn hürmet ve minnetini kazanýr; biz de kendisine dilediðini veririz."
Lozan'da Türk murahhas heyeti baþkaný bulunan ve henüz hakikî kasýtlarý anlayamayan �?smet Paþa, bir aralýk bütün Hýristiyan emellerinin Türkiye'yi mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayýrmak olduðunu sezdiði halde, þu gizli ivaz ve teminatý veriyor ve diyor ki:
"Eskiden beri kökleþmiþ ve köhne engellerden, yani an'ane-i �?slâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri-yâni �?smet'in beslediði-azmin, inkâr edilmez delilidir."
Harfi harfine iktibas ettiðimiz bu sözlerle, Türk baþmurahhasýnýn, yâni �?smet'in, eskiden kökleþmiþ ve köhne olmuþ engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslediði kat'î azimle ne kasdettiðini ve bunu hangi maksat altýnda �?slâmiyet düþmanlarýna ivaz diye takdim ettiðini sormak lâzýmdýr.
Konferansýn birinci defasýnda Türk baþmurahhasý, bizzat karar vermek vaziyetinde olmadýðý ve büyüðüne, yani Mustafa Kemal'e bildirmek zorunda olduðu için, memlekete dönüyor; kendisini Haydarpaþa'dan Ankara'ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal) �?zmir'den Ankara'ya götüren trenle Eskiþehir'de buluþuyor. Bir arada ve baþ baþa seyahat... Sonra Ankara gizli meclis toplantýlarý_ Fakat esas meselelerde daima baþ baþa. Mustafa Kemal ile �?smet beraber içtimalarý ve karar: "Din öldürülecektir."
Lozan Konferansýnýn ikinci sayfasý: "..... Artýk herþey Türkiye hesabýna çantada hazýrdýr. Yani dini terk ile herþey yapýlacak. Yeni hizbin (Kemalizm ve �?smet hükûmeti) bundan böyle, bu millette, �?slâmiyeti katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasým dünyanýn kumandanlarýndan, yani düþman ehl-i salip kumandanlarýndan, dini vurmakta daha hevesli olduðu ve örnekler vereceði ve bilhassa hudut dýþý deðil de, hudut içi ve millî irade yaftasý altýnda çalýþacaðý þüpheden varestedir."
Nihaî Vesika
Lozan Muahedesinden sonra, �?ngiltere Avam Kamarasýnda, "Türklerin istiklâlini niçin tanýdýnýz?" diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon'un verdiði cevap:
"�?þte asýl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve þevketlerine kavuþamayacaklardýr. Zira biz onlarý, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüþ bulunuyoruz. Yani Mustafa Kemal ve �?smet'in verdikleri karar, Türk milletini �?slâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararýdýr."
Artýk bunun üzerine herþey ap açýk anlaþýlýyor, deðil mi?
Gizli anlaþmanýn entrikasý
Türklere dinlerini ve din temsilciliðini feda ettirmek þartýyla, sun'î istiklâl iþinde gizli anlaþmanýn müessiri, tek kelime ile, Yahudiliktir. Buna memur-u müþahhas kimse de, þimdi Mýsýr Hahambaþýsý bulunan Hayim Naum'dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teþebbüse evvelâ Amerika'da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma þeflerine, Türkün maddesini serbest býrakmalarý, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarýna yýktýrmalarý fikrini telkin etmek suretiyle baþlamýþtýr. Yani, masonluk hasebiyle Kur'ân'ýn ahkâmýný kaldýrmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müthiþ plânýnýn zeminini Amerika'da hazýrladýktan sonra �?ngiltere'ye geçmiþ ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek þu teklifte bulunmuþtur:
"Siz Türkiye'nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben �?slâmiyeti ve �?slâmî temsilciliklerini ayaklar altýnda çiðnetmeyi taahhüt ediyorum."
Ayný Hayim Naum Türk murahhaslar heyetine müþavir sýfatýyla sokulmanýn da yolunu bulmuþ, yani Mustafa Kemal ve �?smet'i kendine dost bulmuþ. Onun için üçü birleþmiþ. Ve artýk arada santralýn intizamla iþlemesine hiçbir mâni kalmamýþtýr.
Hayim Naum o sýrada Ankara'ya kadar da uzanarak plânýn muvaffakiyeti için gereken en mühim ve merkezî þahýs nezdinde-yani Mustafa Kemal yanýnda-emin bulunduðu tesirinin derecesini ölçmek istemiþtir. Öyle ki, bu tesir, mahut mevzuda Hayim Naum'dan daha heveskâr ve gayretli bir �?slâmiyet düþmanýna tesadüf etmekle muradýna ermiþ ve artýk Türkü içinden vurmanýn plânýný gerçekleþtirmek için her unsur tamamlanmýþtýr.
�?þte bu ehemmiyetli vesika, tam tamýna Risale-i Nur tercümanýnýn kýrk küsur sene evvel hadis-i þerifin ihbarýna dair beyan ettiði hadiseyi tasdik ettiði gibi; ve �?eriat-ý Ahmediye'ye ihanet eden o dehþetli þahsýn mühim bir kuvveti Yahudi olduðu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarýn hakikatýný gösterdiklerini ve yirmi beþ seneden beri Nurcularýn imhasýna keyfî kanunlarla dehþetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.
antisiyonist
Sep 9, 2004
http//www.dindusmanlari.com
bazýlarý bir ordunun kazandýðý zaferi bir adama vermeye kalkýyor.
bakýn efendim, bir ordunun kazandýðý zafer , þeref, ganimet rütbe , askerler arasýnda paylaþtýrýlýr.
amma, maðlubiyet, beceriksizlik kumandana verilir. çünkü,
kumandan ne kadar becerikli kabiliyetli olursa olsun, askerlerdeki cesaret , metanet ve harp azmi olmadýkça kumandan kendini yýrtsada bir mana ifade etmez.
ama, kumandanýn verdiði yanlýþ bir karar, bir orduyu taru mar eder.
çünkü, tahrip ,bozmak kolay, tamir ,düzeltmek zordur.
bir binaya bomba koydun mu tek baþýna, bir anda harap olur.
amma, 50 adam bir ayda tamirini yapar ancak.
hem kimse koca osmanlýnýn 600 sene yýkýlmadýktan sonra koca topraklarý nasýl bir küçük türkiye coðrafyasýna sýkýþmasýnýn muhasebesini yapmaz.
osmanlýyý avrupa yýkamadý, bir casus yýktý.
Bu þahýs, yahudilerin dini, hristyanlarýn milli kýyafeti olan "fötr þapka" yý zorla giydirdi, osmanlý-islam anayasasýný isviçre anayasasý laiklikle deðiþtirdi, osmanlý-islam alfabesini latin alfabesiyle deðiþtirdi, tekke, zaviye, medreseleri kapattý, hocalar ve din adamlarýný idam ettirdi. Kur'an okumayý yasakladý, ezaný ezan-ý muhammediden ayýrýp , hurafeye döndürerek türkçeye çevirdi.dinimzde bütün haram olan maddeleri serbest býraktý ve inançlarý zorlaþtýrdý. þimdi bu adamýn müslüman-türk ile ne zoru vardý?
birde salak ülkücüler halen buna müslüman ve türk milliyetçisi diyorlar. bizi batýya satarak mý türk milliyetçisi oldu?
niye amerikayý vergiye baðlayan koca bir devlet, artýk amerikanýn kölesi haline geldi?
niye atatürkün izinden gidenlert mü'minlerin inancýna domuz baðý vuruyorlar?
niye 80 senedir laiklikle yönetilen bu ülke geri kaldý?
niye türkiyenin attýðý her adýma engel oluyorlar?
ilkokulda çocuklarýn beynini yýkýyorlar, ta ki, onu enjekte edip, ona taptýrarak yaptýklarýný meþru gördürmek, ona karþý koydurmamak ve onun izinden giderek bu ülkeyi dahada dinsiz etmektir.
JOHN
Sep 6, 2004
hakan ve diðerlerine cevap
lan hakanmýsýn nesin sana söylüyorum atatürk olduda senin annenin sorun larý düzeldimi sen anlarsýn atatürk olduda ne oldu hýrsýzlýk hat safhada fuhuþ zina ve diðerleri he
ör veriyimmi oyak bank ordu yardýmlaþma kurulu .
senin gibi özgür düþünenler için sorun yok zaten
laik ülkedeyiz zina niye suþ olsunki
1 gr islam ahlaký olan diðer arap bozmalrý dediðin
milletlere sataþmaz.arap milletimi dürttü seni
doðru özgürlük zina yapacaksýn ki hýrsýzlýk yapacaksýnki
cumhuriyete hizmet etmiþ etmiþ olacaksýn .özgürlükçü bozmalar size
10. iDDIA: ATATÜRK GAYR-I MÜSLÜM MÜ IDI ?
G i r i s
Önsöz
Asagidaki ciddi iddialari; Atatürk´ü koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de göstermeye baslamislardir. Atatürk´e karsi bir kinin varligindan da , bahsetmek gercek disi olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal kaldirilmalari gereklidir. "Atatürk´ü koruma kanunlari" adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin dünya tarihinde böyle bir sacma kanun yoktur. Hem Atatürk´ün bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atatürk´e yöneltilmis oldugu da kesindir. Atatürk´e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak gösterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atatürk´ü savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atatürkcülerin terbiyesizce küfürlere bas vurduklarini tespit etmek beni de üzdü.
Eger Atatürk´ü savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, küfürlere basvurarak, "Atatürkcüler cahil insanlardir" ön yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
MUSTAFA KEMAL KAFiRMiYDi ?
Herkese selam, izin verirseniz Mustafa Kemal hakkinda benim de birkaç sözüm var...
Evvela bir kelimeyi tartismak için anlaminin dogru sekilde bilinmesi gerekir. Küfür kelimesi kardeslerimizin zikrettigi gibi Mekke dönemi araplari arasinda "örtmek" anlaminda kullaniliyordu.
Araplar çiftçiye Kafir derlerdi, neden ?
Çiftçi tohumu topraða atar üstünü toprakla örter, örten, örtücü anlamýnda. Kafir kelimesinin kullanýldýðý daha baþka yerlerde vardý mesela; kilicin kilifi kilici örttügü için kafir anlaminda kullanýlýyordu.
Bu sekilde yola çikarsak, kafir kelimesinin hangi anlamda kullanildigi konusunda daha iyi sonuçlara varabiliriz.
Islam seriatinda Kafir kime denir ?
Allah'ýn þeriat hükümlerini inkar eden, görmezden gelen, onlarin üstünü örterek kendi hükümleri ile hareket eden herkes kafirdir ! Neden? Çünkü burada bir Allah'ýn seriatini, hükümlerini örtme operasyonu vardir.
Bunu örneklemek gerekirse : Mesela Mustafa Kemal Kafirmiydi, bu konuyu irdeleyelim...
Allah ne buyuruyor : Faiz haramdýr.
Mustafa Kemal faizin haram olduðu hükmünün üstünü örterek serbest býrakýldýðý bir sosyal sistem oluþturmuþ. �?þte burada Allah'ýn "faiz haramdýr" Hükmünün resmen üstünü örtme vardýr.
Dikkat edin inkar deðil, yok saymak deðil, üstünü örtmek !
Çünkü Mustafa Kemal münafýðý yeri gelir müslüman olduðu yalanýný da söyler, yeri gelir dua edermiþ gibi rol kesip poz verip takiyye yapar. Fakat uygulamaya geldiði zaman Allah'ýn "faiz haramdýr" hükmünün üstünü örter.
Mesela, içki içmek Allah'ýn hükümlerine göre haramdýr. Mustafa Kemal Allah'ýn bu hükmünün üstünü örter, devlet üretme çiftliðinde ilk bira fabrikasýný kurarak üretime baþlar. �?þte burada Allah'ýn içkiyi haram ettiði hükmünün resmen üstünü örtmek vardýr.
Bu örnekleri çoðaltabiliriz, �?eriat Hukuku yerine Mustafa Kemal batýdan getirdiði, isviçre hukukundan alýntýladýðý hükümleri þeriat hükümleri yerine uygulamýþ ve þer'i hükümlerin üstünü örtmüþtür. Bu resmen bir örtme operasyonudur.
Bu durumda Mustafa Kemal kelimenin tam anlamýyla bir kafirdir. Bir kafirede kafir deðildir deyip temize çýkartmaya kimsenin hakký yoktur. Kafir olan hak ettiði gibi kafir olarak anýlmalýdýr, bunun tersi sahtekarlýk olur, insanlarý kandýrmak olur.
Hoaçakalin...
suat
Jan 23
barbaros a
barbaros madem oyle 1-senin sevgili atan neden peygamber gelenegi olan hilafeti kaldirdi ??
2-senin sevgili atan neden fransadan laikligi getirdi
3-madem senin sevgili atam o kadar muslumandi neden alkol icmekten oldu
4-madem senin sevgili atan o kadar muslumandi neden gunumuzdeki ataist diye gecinen serefsizler basiortulu insanlar zulum yapiyolar 5-madem senin sevgili atan muslumandi neden sapka kanunu cikarip basi kapali insanlarin baslarini actirdi
6-Ve madem o kadar muslumandi neden onca muslumandi actigi istiklal (soykirim) mahkemelerinde onca muslumani katletti
7- madem senin sevgili atan Peygamber efendimizi o kadar seviyoduda neden birgun namaz kilmadi ??
8-madem o kadar muslumandida neden kuranin dili olan arabcayi degistirdi
9- Ve bi soru daha senin atalarin sari sacli ve mavi gozlumuydu ??
daha cok yazarim ama senin atanin nasi bi insan oldugu belli elbetteki Hz Muhammed (sav) hakkinda kotu bisey soyluyemezdi aksini iddia etse millet ona dersini verirdi zaten ama senin atan cok iyi bi politikaciydi politikacilar hep yalan soylerler
kaldiki mason localarini kapatmak ilede akli sira ben onlara dusmanim tarzinda bi gorunum sergiledi ama mason localarinin kapatilmasini zaten bizzat masonlar teklif etmistir senin atana yazicaklarim simdilik bu kadar ve sordugum sorulara ne sekilde cevap vericeksin acaba
sabetay-sevi.com
Jan 21.05
11. iDDIA: ATATÜRK, SiYONIZM, MARKSIZM, LENINIZM ve KOMUNIZM ?
G i r i s
Önsöz
Asagidaki ciddi iddialari; Atat�rk�� koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de g�stermeye baslamislardir. Atat�rk�e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atat�rk�� koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin dünya tarihinde b�yle bir sacma kanun yoktur. Hem Atat�rk��n bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atat�rk�e y�neltilmis oldugu da kesindir. Atat�rk�e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak g�sterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atat�rk��n savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atat�rkc�lerin terbiyesizce k�f�rlere bas vurduklarini tespit etmek beni de �zd�.
Eger Atat�rk�� savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, k�f�rlere basvurarak, "Atat�rkc�ler cahil insanlardir" �n yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
marksizm siyonizm ve Atat�rk
D�nyada marksizm felsefesini aþýlayan sanayi ink.düþünürler bir zýt görüþ ürettiler.kapitalizm ve sosyalizm bu ideolojilerin hepsini kuran ve faaliyetlere geçirende yahudi mason düþünürler.kemalizm felsefeside marksist yeniliðe devrime dine karþý savaþa kucak açmýþ kapitalist zorbalikla 1982 lilere kadar askeri ****ada yönetilmeye müsait
birakmistir. Bu ülkenin Abdulhamit´den sonraki yönetimlerini tamamen masonlar ele almýþtýr.osmaliyida savasa sokan bunlar olmuatur. Sorarim size 1,dünya savasinda yenilmis
Türkiye diyelim. Kurtulus savasindami akli basina gelmiþ düþmaný süngülerle kovmuþmaya çalýþmýþ.atatürk nereyi kurtarmýþ.müsait yurdu masonik ingiliz yönetime býrakarak türkiye adýnda bir ülkeye imza attýrtý yani göz yumdu.bi nevi atatürkte ingiliz ajaný selanik dönmesi yahudidir.bu anlaþma ile yahudilerin tüm stratejisi deðiti.2,dünya savaþýda türkiye üzerinden göç ettiler.lozanda sonra musul petrolünü ingizlere býraktý rahmetli.þunu tartýmaya zorba bir kemalist rejimde marksist masonik generallerin bu millete neler çektirdiðini kimse yalanlayamaz.
Su bir gercektir ki, bizim gecmisimizi kanlariyla �deyen atalarimiz aydinlatti.
o siyonist masonik d�zenin bu küçük d�nyada d�zeni varsa ALLAH-I tealanin da onlar icin bir d�zeni olacaktir herhalde.
Ayetullah
Jan 27
12. iDDIA: ATATÜRK ATADÖNME Mi iDi ?
G i r i s
Önsöz
Asagidaki ciddi iddialari; Atatürk´ü koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de göstermeye baslamislardir. Atatürk´e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atatürk´ü koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin dünya tarihinde böyle bir sacma kanun yoktur. Hem Atatürk´ün bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atatürk´e yöneltilmis oldugu da kesindir. Atatürk´e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak gösterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atatürk´ü savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atatürkcülerin terbiyesizce küfürlere bas vurduklarini tespit etmek beni de üzdü.
Eger Atatürk´ü savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, küfürlere basvurarak, "Atatürkcüler cahil insanlardir" ön yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
Mustafa Kemal Atadönme mi idi ?
Kaynak : Hayat ve Hatiratim (3), Dr. Riza Nur, 1992
sayfa 401:
MUSTAFA KEMAL Selanik'lidir. Harbiye mektebinde okumuþ, erkan-ý harb çýkmýþtýr. Kimi dönme, kimi Sýrp, kimi Bulgar, kimi Pomak diyor.
sayfa 351:
Mustafa Kemal bu iþi de yine bir kanun darbesiyle yaptý. O, makul söz dinler mi? Makul söz söylemeðe gelmez. Aksini yapar. Bir gün Istanbul'da Dolmabahçe Sarayýna bütün meb'uslarý toplamýþ. Onlara ders vermiþ. Burda tuhaf bir þey olmuþ. Mustafa Kemal "dýr" edat-ý haberine "týr" diyor. Selanik dönme þivesi. Celal Nuri kalkmýþ "Dýr"dir diyor. Gazi gazaba gelmiþ, hiddetle "Týr" diyor. Celal Nuri derhal "Evet efendimiz! Týr'dýr, bilemedim" diyor. Padiþahlar gibi "Efendimiz" olmuþtur.
sayfa 353:
Mustafa Kemal! Sen böyle þeye ne karýþýrsýn? Bu mutehassýs iþi. Bir takým dalkavuklardan bir komisyon yaptý; fakat onlarý da dinlemek deðil, kendi onlara emretti. Bu encümende Fazýl Ahmet de var. Niye bu Türk dilini yapan encümende dönme Ibrahim Necmi, Giritli Ahmed Cevad var? Zavallý Türk dili! ..... Fazýl Ahmed Türkçe'yi iyi telaffuz edemez. Peltektir. Ibrahim ile Cevad da anadilleri baþka olduðundan, Türkçe'yi fena telaffuz ederler. Iþte bunlardýr ki, bir kamusla Türkçe'ye telaffuz ve imla tayin ettiler. Bunda Mustafa Kemal'in de irfaný ve himmeti vardýr. O da dönme Türkçesi konuþur.
sayfa 354:
Derken bir imla Lügatý yaptýlar. "D"leri "T", "Kalmýyor"u "Kalmayor" yaptýlar. Bunlar hep Selanik dönmesi dilidir. Mustafa Kemal'in dili. Türkçe berbad edildi.
sayfa 480:
Ben en sade Türkçe'yi yazanlardan biriyim, ama bunlar züppelik, cehalet ve Türkçe'ye suikastten baþka bir þey deðildir. [Reþid Safvet] "takdim"i de "taktim" yazmýþ, "etdim"i "ettim", ilh... yazmýþ. "D"leri "T" yapmak aldý yürüdü. Sert ve yumuþak meselesi Türk fonetiðinde bunlarýn anladýðýndan büsbütün baþkadýr. Bunun sebebi Mustafa Kemal'in dönme Türkçesi böyle "T"lidir. Sýrf onun emri ve ona dalkavukluk icin bu rezalet-i lisaniyye yapýlmaktadýr. Türk'ün tecavüze uðramadýk nesi kaldý? Dili de artýk iþkence görmekte.
(devam edecek...)
kadavra
Jan 31
nesin lan sen öyle yusufmuþ yok neymiþ harbiden cýkta baðar bakalým istanbuldaysan taksim de atatürk yahudi diye ankaradaysan kýzýlayda atatürke kafir diyip küfür eden dallamalarda burda o yazdýklarýnýzý broþür diye dagýtýn yusuf denen herneyse o da güneydoðu bizim burlar bizim diye baðýrsýn sokakta burda sallamak kolay atatürk ün annesine laf söylemek babasýna laf söylemek kolay o yazdýklarýný seseli olarak anlatsana miillete ne olacak bak gör git bir yere kýrathaneye lokantaya ne biliyim bara falan al bir sandalye cýk üstüne gerile gerile baðýra baðýra söyle bunlarý ne olcak orda daha fazla kitlelere ulaþýrsýnýz
barbaros
Jan 31
kendini türk görmeyenlere
aynen katýlýyorum... HZ MUHAMMET efendimiz türktür... elbette ki türk ýrkýnda böyle insanlar çýkabilir hz muhammet gibi, yavuz sultan selim gibi, hz musa gibi, kemal atatürk gibi......
barbaros
Jan 31
hz muhammet türk tür
Bir muhakeme: Hz.�?brahim Sümerli olduðuna göre Hz.Muhammet Türktür
Bir ara bakanlýk da yapmýþ olan Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi köþe yazarý Namýk Kemal Zeybek 3 kitabý önerdiði yazýsýnda þu ifadeleri kullanýyor:
DE�?ERL�? bilgin Prof. Dr. Mümin Köksoy'un Yerbilimlerin Katkýsýyla Nuh Tufaný ve Sümerler'in Kökeni adlý kitabýný okumuþtum. Bugünlerde yeniden okudum. Okunmamasý büyük eksiklik olur.
Hazreti �?brahim'in Sümerli olduðunu söylüyor. Sümerler'in Türklüðü kesinleþmiþ olduðuna göre Peygamber efendimizin Türk soylu olduðunu söylemenin de o kadar olmaz bir görüþ olmadýðýný ise ben söylüyorum.
Görüldüðü gibi yazar Mümin Köksoy'un muhtemelen doðru da olabilecek "Hz. �?brahim Sümerlidir" ifadesinden Namýk Kemal Zeybek süper bir mantýk yürüterek "Sümerler Türktür, Hz. �?brahim Sümerlidir, O halde Hz. �?brahim Türktür, O Türk ise torunlarýndan olan Hz. Muhammet de Türktür" sonucuna ulaþmakta hiç zorluk çekmiyor. Yalnýz kendisine hatýrlatmak istediðim þey, buradan sadece Hz. Muhammet deðil, Hz. �?smail, �?shak, Yakup, Yusuf peygamberler yanýnda Hz. �?sa, tüm Arap ve �?srailoðullarýnýn da Türk olduðu sonucuna ulaþýlýr.
Hatta biraz zorlarsanýz ilk insan Hz. Adem'in Türklüðünü de ileri sürebilirsiniz, Allah ilk insaný en yüce kavim olan Türklerden yaratmayýp kimden yaratacak, deðil mi? Evrim teorisi açýsýndan bakýldýðýnda ise, tesadüfen çarpýþýp proteinleri oluþturan iki atomun da Türk olduðunu söylemek mümkün ama o zaman amip, kertenkele, maymun gibi Türklüðe yakýþmayacak varlýklarýn durumu biraz tartýþma götürebilir. Namýk Kemal Bey belki bu konuda bir iki aydýnlatýcý açýklama yapar.
ataturk dedigin sahsiyet ne yapti trablusgarp dan maglubiyetle ayrildi filistini yahudilere peskes cekti nasilmi filistini inglizlere verdi arkasini donup kacti sonra inglizlerde o topraklari yahudilere verdi.
xtpe
Jan 28.05
13. iDDIA: ATATURK DiKTATORMU iDi ?
G i r i s
�ns�z
Asagidaki ciddi iddialari; Atat�rk�� koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de g�stermeye baslamislardir. Atat�rk�e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atat�rk�� koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin d�nya tarihinde b�yle bir sacma kanun yoktur. Hem Atat�rk��n bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atat�rk�e y�neltilmis oldugu da kesindir. Atat�rk�e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak g�sterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atat�rk�� savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atat�rkc�lerin terbiyesizce k�f�rlere bas vurduklarini tespit etmek beni de �zd�.
Eger Atat�rk�� savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, k�f�rlere basvurarak, "Atat�rkc�ler cahil insanlardir" �n yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
Diktator Ataturk
ataturk 1900 lu yillarin en buyuk diktatorlerinden biridir ataturk binlerce insani katletmistir ataturk binlerce yillik tarihi silmistir ataturkun diktator olusunun belirtileri
ataturk askerdi elinde silah ile koskoca osmanliyi bitirdi o ve onun gibi dusunen yandaslari avrupa ozellikle ingiltereden aldiklari guc ile ekonomik ve askeri guc osmanli imparatorlugunu yok ettiler gelince yapacaklari zaten o gelmeden avrupali sevgili yandaslari tarafindan kendisine anlatilmisti kaldiki ataturk hayati boyunca avrupali olmak istemistir avrupali olmak icin elinden geleni ardina koymamistir avrupadan kanunlari almistir islamiyeti tamami ile silmistir elinden gelse camileri yikardi kesin islamdan oyle nefret eden bi masondu kendisi kaldiki ataturk zaten laikligi getirince islamin zamanla yok olacaginin bilince idi
ataturk diktatordu bunun en buyuk kaniti da sudur 1923 yilinda silah zoru ile liderligi aldiktan sonra meclisi acmistir ve meclis ataturk denen sahsiyeti cumhurbaskani secmistir yani halk degil meclis !!! tamam hadi diyelimki savas vardi secim kosullari yoktu peki daha sonra 1923 1938 obur dunyaya gittigi tarih 15 sene diktatorlugunu devam ettirmistir 15 sene halki hice saymistir 15 sene icinde birkez bile secim yaptirmamistir neden cunku diktatordu yanlizca diktatorler halktan kacarlar korkakti cunku biliyorduki secim olsa halk ona gerekli cevabi onu yerlerde surundurup vericek 15 sene silah zoru ile halka yapmadigi iskence kalmadi ona inanan ahmaklarda vardi elbetteki avrupali olma hayali ile yanan ahmaklar ataturku savunan halk degildi burjuvazi sinifi idi
Iste boyle bir diktatordu secimden surekli kacti durdu oldugu zaman sadece onun etrafindaki yalakalari uzulmustur eli silahli serefsizler halki zorla atalarinin cenazesine getirmislerdir dibcik zoru ile halk o oldu diye sevinmistir halkan butun degerlerini alan bir diktator icin kim uzulurki ama ahmaklar ilkokul cocuklari hala ataturk olmamis olsa biz burda olmazdik diyecek kadar beyinleri yikanmislar bir soru sormak istiyorum bu ahmaklara ataturk olmadan once anadolu halki savaslar yapmadimi anadolu halkinin alkolik sarhos bir lidere ihtiyaci yoktu zaten halk kendi arasinda orgutlenip yine direnis e gecerdi ama sizin sarhos ataniz gelip lider edasi ile ben kurtardim ulkeyi dedi sarhos beyni hic bir zaman iyi calismaz kaldiki Allah ona asla sehitlik mertebesini nasip etmemistir cunku halka zulum muslumanlara aci cektirmistir ataniz bagira bagira anira anira olup gitmistir oyle bize anlattiklari gibi ilkokul yillarinda doktor doktor kalksana lambalari yaksana atam elden gidiyor caresine baksana hikayelerine artik kimse inanmiyo atalari gozlerini kapamismis butun dunya aglamismis al iste bu ahmaklarin cikarmis olduklari bir ahmakca laf daha hayatiniz bos sizin boyle aptalca laflar bulup soyleyin ataniz icin elinizden bisey gelmez yada gidip atanizin heykellerinin tepesini ortun cunku kuslar pisliklerini yapiyo atanizin kafasina siz o zavalli kuslarida asarsiniz ataniza saygisizlik yapiyolar diye ahmaklar sizi
Ibrahim
Feb 1
****
Neresinden tutsaniz, en azindan bir diktat�r!
Hayati kapali kutu gibi gizliliklerle dolu. Dogumu, aile sartlari, gencligi, maddi� tasarruflari ve d�s�nce tarzinin gelismesi, gecenin karanligina b�r�nm�s. Sistemin uydurdugu soy k�t�g� ve yasam tarzi kimseyi tatmin etmiyor. En basta da kendi kendilerini. Onun sahsina tapan kemalistler icin bu cok aci bir gercek. Seveceksin, ama sevdigini taniyamayacaksin?! �veceksin, ama sahte tarihi bilgilerin dogrularla tenakuza ugradigini g�receksin!..
M. Kemal dogmasini y�celtmeye kalkisanlar, insani degerlerin ve h�r d�s�ncenin aleyhine bir tavir takindiklarinin farkina varmaktalar...
Kemalizm, bir s�m�r�n�n simgesidir. Halkimizin emegini cuvallarla kaciran kemalist cetelerin, bu sistemi ve onun kurucusunu sevmeleri dogaldir. �lke y�netimini elinde bulunduran demokrat kemalistlerin de makamlari ugruna .eteba.. M. Kemal�e sempati duymalari da anlasiliyor.
Bir kesim var ki, sisteme bagliliginda ne maddi ne de mevkii cikarlarini g�zetiyor. �?þte bunlar da tarihi gerceklere ragmen basini kumun icine g�merek, akli fonksiyonunu durdurarak ona baglanan ve onu sevenlerdir. Bunlar gerceklerin ortaya cikmasiyla saskina d�nen ve reaksiyon g�steren kesimdir.
Meshur Ansiklopedi Brockhaus: Mustafa Kemal bir diktat�r!
Almanya'nin en b�y�k ve ciddi ansiklopedilerinden Brockhaus, M. Kemal �zerine tarihi gercegi ortaya koydu. Onun dogum tarihi ve idareci olarak konumunu ele alarak, bu iki mesele �zerine aciklamada bulundu. M. Kemal�in dogdugu g�n� -T.C�nin yalan tarihinin tersine- 12.03.1881 olarak vermekte. M. Kemal�in dogum g�n� soruldugunda, kendisinin de bunu bilmedigini ve o an icin bir tarih uydurdugu ortaya cikmistir. Brockhaus Ansiklopedisi de kendisine g�re bir dogum tarihi uyduruyor ve bu uydurmasyon kurtaricinin hayati �zerine karmasaliklarin �n� arkasi kesilmiyor.
M. Kemal�in idareci vasfina da deginen Brockhaus Ansiklopedisi�inde, bu kurtarici(?) diktat�r �zerine �vg�ler yagdiriliyor. Onunla ilgili b�l�m� aktaracak olursak, bu karanlik adamin hayatina s�yle bir aciklik getirilmekte:
"Kemal Atat�rk 12.3.1881 de dogdu, 10.11.1938 de �ld�. Mustafa Kemal Pasa, Lozan Antlasmasindan sonra, saltanati kaldirdi ve 29 Ekim 1923 de Cumhuriyet�i acikladi. Diktat�rvari yetkilere sahip y�netimle Cumhurbaskani olarak Bati Avrupa ya uygun modern T�rliye�yi kurdu." (Brockhaus Ansiklopedisi, sf. 197)
"Diktat�rvari y�ntemlerle modern T�rkiye yi kurdugu" gercegini �vg�yle aktaran ansiklopedi de, batili standartlara insanimizin baski ve ter�rle y�nlendirilmeye calisildigi ve M. Kemal�in de diktat�r oldugunu bir kez daha berrak sekilde ortaya koydu.
Batili ittifak dostlarinin kemalizmden bahsederken, onun kurucusunu en azindan bir "diktat�r" vasfiyla g�rmeleri, bu adamin gaddar ve canilik derecesinin haddi hesabi olmadiginin altini cizmeye yeter.
Dostunun �vg�s� bu sekilde olunca...
Ebu Yunus xp
Oct 26, 2004
�ns�z
Asagidaki ciddi iddialari; Atat�rk�� koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de g�stermeye baslamislardir. Atat�rk�e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atat�rk�� koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin d�nya tarihinde b�yle bir sacma kanun yoktur. Hem Atat�rk��n bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atat�rk�e y�neltilmis oldugu da kesindir. Atat�rk�e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak g�sterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atat�rk�� savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atat�rkc�lerin terbiyesizce k�f�rlere bas vurduklarini tespit etmek beni de �zd�.
Eger Atat�rk�� savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, k�f�rlere basvurarak, "Atat�rkc�ler cahil insanlardir" �n yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
Diktator Ataturk
ataturk 1900 lu yillarin en buyuk diktatorlerinden biridir ataturk binlerce insani katletmistir ataturk binlerce yillik tarihi silmistir ataturkun diktator olusunun belirtileri
ataturk askerdi elinde silah ile koskoca osmanliyi bitirdi o ve onun gibi dusunen yandaslari avrupa ozellikle ingiltereden aldiklari guc ile ekonomik ve askeri guc osmanli imparatorlugunu yok ettiler gelince yapacaklari zaten o gelmeden avrupali sevgili yandaslari tarafindan kendisine anlatilmisti kaldiki ataturk hayati boyunca avrupali olmak istemistir avrupali olmak icin elinden geleni ardina koymamistir avrupadan kanunlari almistir islamiyeti tamami ile silmistir elinden gelse camileri yikardi kesin islamdan oyle nefret eden bi masondu kendisi kaldiki ataturk zaten laikligi getirince islamin zamanla yok olacaginin bilince idi
ataturk diktatordu bunun en buyuk kaniti da sudur 1923 yilinda silah zoru ile liderligi aldiktan sonra meclisi acmistir ve meclis ataturk denen sahsiyeti cumhurbaskani secmistir yani halk degil meclis !!! tamam hadi diyelimki savas vardi secim kosullari yoktu peki daha sonra 1923 1938 obur dunyaya gittigi tarih 15 sene diktatorlugunu devam ettirmistir 15 sene halki hice saymistir 15 sene icinde birkez bile secim yaptirmamistir neden cunku diktatordu yanlizca diktatorler halktan kacarlar korkakti cunku biliyorduki secim olsa halk ona gerekli cevabi onu yerlerde surundurup vericek 15 sene silah zoru ile halka yapmadigi iskence kalmadi ona inanan ahmaklarda vardi elbetteki avrupali olma hayali ile yanan ahmaklar ataturku savunan halk degildi burjuvazi sinifi idi
Iste boyle bir diktatordu secimden surekli kacti durdu oldugu zaman sadece onun etrafindaki yalakalari uzulmustur eli silahli serefsizler halki zorla atalarinin cenazesine getirmislerdir dibcik zoru ile halk o oldu diye sevinmistir halkan butun degerlerini alan bir diktator icin kim uzulurki ama ahmaklar ilkokul cocuklari hala ataturk olmamis olsa biz burda olmazdik diyecek kadar beyinleri yikanmislar bir soru sormak istiyorum bu ahmaklara ataturk olmadan once anadolu halki savaslar yapmadimi anadolu halkinin alkolik sarhos bir lidere ihtiyaci yoktu zaten halk kendi arasinda orgutlenip yine direnis e gecerdi ama sizin sarhos ataniz gelip lider edasi ile ben kurtardim ulkeyi dedi sarhos beyni hic bir zaman iyi calismaz kaldiki Allah ona asla sehitlik mertebesini nasip etmemistir cunku halka zulum muslumanlara aci cektirmistir ataniz bagira bagira anira anira olup gitmistir oyle bize anlattiklari gibi ilkokul yillarinda doktor doktor kalksana lambalari yaksana atam elden gidiyor caresine baksana hikayelerine artik kimse inanmiyo atalari gozlerini kapamismis butun dunya aglamismis al iste bu ahmaklarin cikarmis olduklari bir ahmakca laf daha hayatiniz bos sizin boyle aptalca laflar bulup soyleyin ataniz icin elinizden bisey gelmez yada gidip atanizin heykellerinin tepesini ortun cunku kuslar pisliklerini yapiyo atanizin kafasina siz o zavalli kuslarida asarsiniz ataniza saygisizlik yapiyolar diye ahmaklar sizi
Ibrahim
Feb 1
****
Neresinden tutsaniz, en azindan bir diktat�r!
Hayati kapali kutu gibi gizliliklerle dolu. Dogumu, aile sartlari, gencligi, maddi� tasarruflari ve d�s�nce tarzinin gelismesi, gecenin karanligina b�r�nm�s. Sistemin uydurdugu soy k�t�g� ve yasam tarzi kimseyi tatmin etmiyor. En basta da kendi kendilerini. Onun sahsina tapan kemalistler icin bu cok aci bir gercek. Seveceksin, ama sevdigini taniyamayacaksin?! �veceksin, ama sahte tarihi bilgilerin dogrularla tenakuza ugradigini g�receksin!..
M. Kemal dogmasini y�celtmeye kalkisanlar, insani degerlerin ve h�r d�s�ncenin aleyhine bir tavir takindiklarinin farkina varmaktalar...
Kemalizm, bir s�m�r�n�n simgesidir. Halkimizin emegini cuvallarla kaciran kemalist cetelerin, bu sistemi ve onun kurucusunu sevmeleri dogaldir. �lke y�netimini elinde bulunduran demokrat kemalistlerin de makamlari ugruna .eteba.. M. Kemal�e sempati duymalari da anlasiliyor.
Bir kesim var ki, sisteme bagliliginda ne maddi ne de mevkii cikarlarini g�zetiyor. �?þte bunlar da tarihi gerceklere ragmen basini kumun icine g�merek, akli fonksiyonunu durdurarak ona baglanan ve onu sevenlerdir. Bunlar gerceklerin ortaya cikmasiyla saskina d�nen ve reaksiyon g�steren kesimdir.
Meshur Ansiklopedi Brockhaus: Mustafa Kemal bir diktat�r!
Almanya'nin en b�y�k ve ciddi ansiklopedilerinden Brockhaus, M. Kemal �zerine tarihi gercegi ortaya koydu. Onun dogum tarihi ve idareci olarak konumunu ele alarak, bu iki mesele �zerine aciklamada bulundu. M. Kemal�in dogdugu g�n� -T.C�nin yalan tarihinin tersine- 12.03.1881 olarak vermekte. M. Kemal�in dogum g�n� soruldugunda, kendisinin de bunu bilmedigini ve o an icin bir tarih uydurdugu ortaya cikmistir. Brockhaus Ansiklopedisi de kendisine g�re bir dogum tarihi uyduruyor ve bu uydurmasyon kurtaricinin hayati �zerine karmasaliklarin �n� arkasi kesilmiyor.
M. Kemal�in idareci vasfina da deginen Brockhaus Ansiklopedisi�inde, bu kurtarici(?) diktat�r �zerine �vg�ler yagdiriliyor. Onunla ilgili b�l�m� aktaracak olursak, bu karanlik adamin hayatina s�yle bir aciklik getirilmekte:
"Kemal Atat�rk 12.3.1881 de dogdu, 10.11.1938 de �ld�. Mustafa Kemal Pasa, Lozan Antlasmasindan sonra, saltanati kaldirdi ve 29 Ekim 1923 de Cumhuriyet�i acikladi. Diktat�rvari yetkilere sahip y�netimle Cumhurbaskani olarak Bati Avrupa ya uygun modern T�rliye�yi kurdu." (Brockhaus Ansiklopedisi, sf. 197)
"Diktat�rvari y�ntemlerle modern T�rkiye yi kurdugu" gercegini �vg�yle aktaran ansiklopedi de, batili standartlara insanimizin baski ve ter�rle y�nlendirilmeye calisildigi ve M. Kemal�in de diktat�r oldugunu bir kez daha berrak sekilde ortaya koydu.
Batili ittifak dostlarinin kemalizmden bahsederken, onun kurucusunu en azindan bir "diktat�r" vasfiyla g�rmeleri, bu adamin gaddar ve canilik derecesinin haddi hesabi olmadiginin altini cizmeye yeter.
Dostunun �vg�s� bu sekilde olunca...
Ebu Yunus xp
Oct 26, 2004
14. iDDIA: ATAT�RK MASON iDi ?
G i r i s
�ns�z
Asagidaki ciddi iddialari; Atat�rk�� koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de g�stermeye baslamislardir. Atat�rk�e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atat�rk�� koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin dünya tarihinde b�yle bir sacma kanun yoktur. Hem Atat�rk��n bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atat�rk�e y�neltilmis oldugu da kesindir. Atat�rk�e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak g�sterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atat�rk�� savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atatürkcülerin terbiyesizce k�f�rlere bas vurduklarini tespit etmek beni de �zd�.
Eger Atat�rk�� savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, k�f�rlere basvurarak, "Atat�rkc�ler cahil insanlardir" �n yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2005/06/11/politika
/politika1.html
haber aksam gazetesinin cumartesi gunku sayisinda yer aldi
'Modern T�rkiye'yi kuranlar masondu'
Fransiz Cumhurbaskani Jaques Chirac'in g�venlik danismani Sorbone �niversitesi �gretim �yesi Dr. Alain Bauer, Modern T�rkiye'nin kurucularinin bircogunun da mason oldugunu s�yledi.
Istanbul'da d�zenlenen ' Istanbul Demokrasi ve K�resel G�venlik Konferansi'na katilan ve ayni zamanda B�y�k Dogu Mason Locasi Baskani olan Bauer, bu konuda da g�r�s bildirdi. Dr. Alain Bauer, mistik bir mesele olarak bilinen masonluk konusuna iliskin de B�y�k Dogu Mason Locasi lideri olarak, 'Bu sadece kitabi acip okumayan insanlar icin gizemli bir konudur. Bu konuda yaklasik 20 binden fazla yazilmis kitap var. Modern T�rkiye'yi kuran bircok insan mason locasindandi' diye konustu.
Kitaplarda yazili
�ne s�rd�g� konu ile ilgili isim vermesi istenilen Dr. Bauer, 'Bu konunun T�rkiye'de hassas bir konu oldugunu biliyorum ve isim vermek istemiyorum ama Paris'teki tarihi kitaplarda bunlarin kim oldugu yazilidir. Ummayacaginiz bir kisii dahi masondur' iddiasinda bulundu. Kastettigi kisinin kim oldugu konusunda ise Bauer, israrlara ragmen yanit vermedi.
El-Kaide ter�r �rg�t�n� besleyen asil kaynagin k�lt�rel ç at ýþ ma olduðu görüþünü �ne s�ren Dr. Bauer, 'El-Kaide hayali bir yapi degil, onun nasil oldugunun degerlendirilmesi lazim' dedi. Asil problemin medeniyetlerin degil k�lt�rlerin çatýþmasý olduðunu vurgulayan Bauer, Irak'taki isgalin ardindan yeniden 11 Eyl�l saldirisi gibi bir eylemin yasanabilecegi tehlikesinin var olduguna dikkat cekti.
S�leyman ARIO�?LU Devrim TOSUNO�?LU
haluk
Jun 3
Mustafa Kemal, "Katolik Kilisesi ve Masonluk"
Echte Freimaurer, Schillernde Gestallten und Nicht-Freimaurer"
Almanya'da 1991 yilinda J�rgen Holtorf tarafindan "Die Logen der Freimaurer : Geschichte, Bedeutung, Einfluss / Heyne B�cher, Sachbuch" adýnda çok ilginc bir kitap yayinlandi... "Mason Localari, Tarihi, �nemi ve Etkisi" adli kitabin 139. sayfasinda Mustafa Kemal ismiyle birlikte anilmakta. isim benzerligini �ne s�renler, dogum ve �l�m tarihini de benzetmek zorunda kalacaklar.
Mustafa Kemal'in mason oldugu oteden beri zaten bilinir. Bakin, kitapta Mustafa Kemal'den aynen su sekilde bahsedilmekte : "Ataturk, Mustafa Kemal Pascha, 1881-1938, Vater der modernen Turkei. Bis zu seinem Tode 1938 Mitglied der ^Machedonia Resorta et Veritas Loge^."
Kitabin iceriginde : "...Bir yazilmamis kural diyorki; mason localarina �ye olup olmadigini aciklama kararinin herkes kendi kendine vermelidir. Bundan dolayi �lm�s sahsiyetlerin isimlerini aciklamak yasayan �yelerden daha kolaydir." denmekte.
Zaman gectikce, gercekler ortaya ciktikca, kimin ne oldugu, kime hizmet ettigi, amacinin ne oldugu su y�z�ne cikmaktadir. Aslinda kiminin yaptiklari, icraatlari onun ne oldugunu g�stermeye yeter, ama bunu herkes anlayabilse...
T�rkiye'de kurtarici olarak g�sterilen, tabulaþtýrýlan, aleyhinde s�z bile s�yletilmeyen, koruma kanunlari ile savunulan zorla baski altinda millete kabul ettirilmeye calisilan ve arkasina sýðýnilan Mustafa Kemal'in de ne oldugu ortaya cikmisktir. M�sl�man milletin basina getirilen ve yukarida da belirttigimiz gibi bir tabu olan Mustafa Kemal, yahudilere hizmet eden bir masondur!
Mustafa Kemal, "Katolik Kilisesi ve Masonluk" adlý eserde devlet baþkanlarý içerisinde ilk sýrada yer almaktadýr.
Kitaba, "Bu mason teþkilatý, 24.06.1717 yýlýnda dört �?ngiliz locasýnýn birleþmesiyle ki, bunlar buluþma yerlerinin adlarý ile tanýnýyorlardý. Londra ve Westminster büyük locasý adý altýnda dünyanýn ilk locasý kurulmuþtur!" þeklinde baþlanmýþtýr.
Kitabta ayrýca bu localara girmenin uzun bir araþtýrmadan sonra olduðu da belirtilerek, "Bu kuruluþa girmek uzun zaman alýr ve talip olan kiþilerin manevî deðerler ölçüsü ve toplum içindeki mevkisi hususunda çok sýký tetkik inceleme yapýldýðý için çok büyük devlet adamlarý da mason localarýna kayýt olmuþlardýr!" denilmektedir. (1)
Bu masonlar ne yapmakta idiler? Hedef ve gayeleri ne idi?
"Masonluðun ve onun gizli teþkilatlarýnýn, yahudilerin çýkarlarýný, yahudilerin gayeleri olan yahudi devletini gerçekleþtirmesi ve yahudilerin dünya üzerindeki hâkimiyyetini saðlamak için yahudiler tarafýndan kurulduðu anlaþýlmýþtýr.
Siyonist liderlerden Hertzl diyor ki :
"Dünyanýn her tarafýna yayýlan mason teþkilatlarýmýz gizlice, asýl hedeflerini gizleyerek çalýþýyorlar. Yahudilerden sýzlanan birçok hýristiyan da bizim istiklalimizi kazanmamýza yardým ediyor, yahudi olmayan vekillerimiz bizim çýkarlarýmýza müsait ortamlar hazýrlýyorlar." (2)
Bu açýklamalardan ve gerçeklerden sonra Mustafa Kemal'in müslüman millete deðil de yahudiye hizmet ettiði artýk açýkça ortaya çýkýyor - nede olsa kendisi de bir yahudiydi !
Mustafa Kemal'in yaptýðý icraatlarý ve sözleri bunu açýkça ortaya koymaktadýr.
En baþta masonlar din ve devletin ayrý olmasýný isterler ve bunu desteklerler. "Dinlere karýþmamak ve laik kalmak prensibi masonluk ruhunda mülhemdir. Zira din ferd için bir inanýþtýr, ferdin manevî cephesidir. Bu itibarla, ferdin bir hâkimiyyet ifade eden dinin, yalnýz tecelli, vicdanýna sari ve nafiz kalmasý umumî iþlere tesir ve müdahalesi olmamasi lazimdir." (3)
Ayný fikri ve görüþü Mustafa Kemal de söylemiþ ve uygulamýþtýr !!!
Mustafa Kemal ile birlikte, "Din evrensel mahiyetini kaybederek millîleþtikten sonra yeni bir tekamül ile devlet yapýsýnýn dýþýnda kalmýþ, yani sosyal vicdaný temsil eden bir küme hadisesi olmaktan dýþarý çýkarak fertlerin teker teker vicdanlarýnda yaþýyan kudsî bir his olmuþtur."
Zaten Mustafa Kemal'in laik sistemi getirmesi bunun en güzel isbatý ve delilidir. Çünkü büyük mason üstadlarýndan birisi, "Laiklik demek masonluk demektir, bu ikisi tamamen aynileþmiþtir." (4) demektedir.
Mustafa Kemal'in �?talyan ceza hukukunu getirip müslüman halka uygulamasý da mason olduðuna iþarettir. Çünkü �?talyan ceza hukukunu hazýrlayan "Zanardelli" ünlü bir masondur.
�?srail devletinin kurulmasýna katkýda bulunan ve yardýmcý olan o zamanýn Ürdün Kralý Hüseyin ile samimi iliþkiler kurmasý da bunu açýklamaktadýr. Halbuki kendisi güney cephesinde harbin kaybediliþini bunlara baðlarken bunlarla iyi iliþkiler kuruyordu. Çünkü o zamandan Kral Hüseyin ile beraber �?srail devletinin kurulmasýna yardým ediyorlardý.
Memleketi modernleþtiriyoruz diyerek milletin savaþ verdiði memleketlerin kütürünü getirmesi: ??
Mustafa Kemal, yahudilerin planlarýndan birisi olan "Kadýný �?fþa" etmeyi, yani kadýný hayasýzlaþtýrmayý baþarmýþtýr. Çünkü kadýnlý-erkekli partiler düzenleyen ve bunu teþvik eden Mustafa Kemal'dir.
Yahudiler öteden beri �?slam'a düþmandýlar. Bu düþmanlýklarýna her fýrsatta da ortak olmuþlardýr. (???) �?slam'ýn ilerlememesini istemiþlerdi. Mustafa Kemal da aynýsýný yaparak �?slam'a darbe vurmuþ ve yüzbinlerce müslümaný katlettirmiþtir.
Yahudi Abel Adam, "The Book At Mustafa Kemal" adlý kitabýnda "Atatürk devrimlerini ve Atatürk Türkiye'sinin geliþmesini doðu zihniyetine karþý açýlmýþ bir mücadele olarak alkýþlarken, Avrupa'da okumuþ veya okumamýþ hiç kimse gökten inme kurallara göre yaþamýný düzenlemez diyerek Mustafa Kemal'i alkýþlýyordu." (5) diye yazýlmaktadýr.
Masonlar hakkýnda ne yapýlmasý gerekli ve onlara nasýl davranýlmasý gerektiðini Merhum Zahid Kotku þöyle izah eder:
"Lakin o mason, ben de sendenim der, camiye girer namaz da kýlar, el açýp dua da eder. �?cabýnda kürsüye çýkýp vaaz dahi eder. Aman kardeþim! Bunlarýn hiçbirisi seni aldatmasýn. Mason olduðunu bildiðin kimse baþýný secdeden kaldýrmasa dahi kýymet yoktur!" (6)
Mustafa Kemal'in hayatý gözönüne getirilip, bir de yukarýdaki söz bir araya getirilirse durum daha iyi anlaþýlýr.
Kemalist rejim ne yaparsa yapsýn artýk Mustafa Kemal'in ne mal olduðu ortaya çýkmýþtýr. Her hakikat geç de olsa birgün ortaya çýkacaktýr !
Müslüman millet artýk düþünsün; Bu adam vatan mý kurtardý, yoksa vataný periþan edip sattý mý ???
Kaynaklar :
(1) Katolik Kilisesi ve Masonluk, sf. 14-15
(2) Fethi Yeken, �?slam Âlemi, sf. 70-71
(3) Türk Mason Dergisi, Yýl: 1, Sayý: 3, Temmuz 1951, �?st., sf. 141
(4) N. Cevad Akkermann, Siyasal ve Sosyal Yönleri ile Laiklik
(5) Laisizm, Yesevizade, �?st.
(6) �?slam Dergisi, Yýl: 4, Sayý: 39
Esen kalýnýz
Ibrahim K.
****
Mason localarini kapatmismidir yoksa kapatirmi mi yapmistir ?
Türkiye ne çektiyse münafýklardan, sað gösterip sol sallayanlardan çekti. ülkeyi yahudiler ve masonlarla dolduran Mustafa Kemal denen yahudi veled-i zina, göstermelik olarak bir iki tane locayý kapatmýþ... madem kapatmýþ, onun ilkelerini kutsal kitap sayanlar niye localarý açýyor? Yaptýðý her devrimi harfini bile deðiþtirmeyen kemalist yobazlar, masonluðu neden serbest býrakýyor?
Ulan vatansever maskeli takiyyeci dönme yahudi, yoksa sende mason musun nesin, ne demek mason localarýný kapattý. ulan bu ülkeye yýðýlýp içten içe bölen þerefsiz dýþ güçler elbette kendilerini vatansever ilan edecek. Ta ki o vatanseverlik ve Türkçülüklerinin ardýnda bir foyalarýný saklasýnlar.
Mesela Diyarbakýr ermenilerinden, doðuda kürtçülük yaptýðý için "kürt ziya" lakabýyla meþhur olan Ziya Gökalp, nasýl olduda MHP'nin bile parti tüzüðüne fikirleri girecek kadar Türkçü oldu? Tekin Alp; bir yahudi olmasýna raðmen neden (MO�?SE KOHEN) ismini sakladý? uyuyun daha. Bizi içten içe vuran dýþ düþmanlar, içimizde Türkçülük, vatanseverlik taslayarak bizi bölmeye çalýþýyor.
Araplarýn arkadan vurma meselesine gelince...
Ben düþünüyorumda, �?ngilizler bize öyle bir oyun oynamýþ ki, halen bizi bize kýrdýrmýþ ve sömürgesi için iyi bir silah keþfetmiþ.
Bak arkadaþým, �?ngilizler Osmanlý'yý savaþlarla yýkamayýnca �?slam Ülkelerinde müslümanlar arasýna ýrkçýlýk akýmýný soktular. Asabiye-i milliyesini kýþkýrttýklarý �?slam ülkelerine artýk bir ümmet dayanýþmasý yerine ýrk dayanýþmasý fikrini aþýladýlar. Hatta bu ýrkçýlýk daha da geniþleyip mezhepçiliðe de dayandý. �?þte �?ngilizlerin bu hususta en büyük silahlarý �?iiler oldu. þiileri tuzaða düþürerek VAHHAB�?L�?K mezhebini kurdular. �?slam'la uzaktan yakýndan alakasý olmayan ve sýrf müslümanlar arasýnda bozgunculuk ve fitne çýkarmaktan baþka bir gayesi olmayan bu sapýk mezhep, Arabistan'da bir kaç arap ülkesinde devlet idaresini ele geçirdi. Görünüþte ARAP olan bu adamalar, aslen birer ingiliz casusu fesatçýlar idi. Savaþta Türklere karþý ingilizlerin yanýnda yer aldýlar ve Türkler ile Araplarýn arasýný bir daha kapanmamak üzere açtýlar. Yani bizim "bizi arkadan vurdular" diye evhama düþtüðümüz mesele, aslen bir ingiliz oyunudur ve neticede baþarý ile sonuçlanmýþtýr. Bize düþen bu oyuna gelmemek ve peygamber efendimizin belirttiði �?slam kardeþliðini hayata geçirmektir. Kaldý ki Araplar Türkleri çok seviyor, ortadoðuya giden çok insan bunun þuuruna varmýþtýr.
Yahudi diktatör Mustafa Kemal'e gelince...
Mister Kemal baþýna Yahudi þapkasý ( fötr þapka ) takan ingiliz casusu bir yahudidir. Misyonu da Türkiye'den Islam dinini kaldýrmaktý. Tüm bunlarý görmemek için kör, anlamamak için de salak olmak lazým. Böyle bir adamý tanrý yapmak ne kadar vahim birþey...
lafim mustafa kemal i ata yapanlara alkolik birini
Apr 20.05
Mason mustafa kemal
"Echte Freimaurer, Schillernde Gestallten und Nicht-Freimaurer"
Almanya'da 1991 yýlýnda Jürgen Holtorf tarafýndan "Die Logen der Freimaurer : Geschichte, Bedeutung, Einfluß / Heyne Bücher, Sachbuch" adýnda çok ilginç bir kitap yayýnlandý... "Mason Localarý, Tarihi, Önemi ve Etkisi" adlý kitabýn 139. sayfasýnda Mustafa Kemal ismiyle birlikte anýlmakta. �?sim benzerliðini öne sürenler, doðum ve ölüm tarihini de benzetmek zorunda kalacaklar.
Mustafa Kemal'in mason olduðu oteden beri zaten bilinir. Bakýn, kitapta Mustafa Kemal'den aynen þu þekilde bahsedilmekte : "Ataturk, Mustafa Kemal Pascha, 1881-1938, Vater der modernen Turkei. Bis zu seinem Tode 1938 Mitglied der ^Machedonia Resorta et Veritas Loge^."
Kitabýn içeriðinde : "...Bir yazýlmamýþ kural diyorki; mason localarýna üye olup olmadýðýný açýklama kararýný herkes kendi kendine vermelidir. Bundan dolayý ölmüþ þahsiyetlerin isimlerini açýklamak yaþayan üyelerden daha kolaydýr." denmekte.
Zaman geçtikçe, gerçekler ortaya çýktýkça, kimin ne olduðu, kime hizmet ettiði, amacýnýn ne olduðu su yüzüne çýkmaktadýr. Aslýnda kiþinin yaptýklarý, icraatlarý onun ne olduðunu göstermeye yeter, ama bunu herkes anlayabilse...
Türkiye'de kurtarýcý olarak gösterilen, tabulaþtýrýlan, aleyhinde söz bile söyletilmeyen, koruma kanunlarý ile savunulan zorla baský altýnda millete kabul ettirilmeye çalýþýlan ve arkasýna sýðýnýlan Mustafa Kemal'in de ne olduðu ortaya çýkmýþtýr. Müslüman milletin baþýna geçirilen ve yukarýda da belirttiðimiz gibi bir tabu olan Mustafa Kemal, yahudilere hizmet eden bir masondur!
Mustafa Kemal, "Katolik Kilisesi ve Masonluk" adlý eserde devlet baþkanlarý içerisinde ilk sýrada yer almaktadýr.
Kitaba, "Bu mason teþkilatý, 24.06.1717 yýlýnda dört �?ngiliz locasýnýn birleþmesiyle ki, bunlar buluþma yerlerinin adlarý ile tanýnýyorlardý. Londra ve Westminster büyük locasý adý altýnda dünyanýn ilk locasý kurulmuþtur!" þeklinde baþlanmýþtýr.
Kitabta ayrýca bu localara girmenin uzun bir araþtýrmadan sonra olduðu da belirtilerek, "Bu kuruluþa girmek uzun zaman alýr ve talip olan kiþilerin manevî deðerler ölçüsü ve toplum içindeki mevkisi hususunda çok sýký tetkik inceleme yapýldýðý için çok büyük devlet adamlarý da mason localarýna kayýt olmuþlardýr!" denilmektedir. (1)
Bu masonlar ne yapmakta idiler? Hedef ve gayeleri ne idi?
"Masonluðun ve onun gizli teþkilatlarýnýn, yahudilerin çýkarlarýný, yahudilerin gayeleri olan yahudi devletini gerçekleþtirmesi ve yahudilerin dünya üzerindeki hâkimiyyetini saðlamak için yahudiler tarafýndan kurulduðu anlaþýlmýþtýr.
Siyonist liderlerden Hertzl diyor ki :
"Dünyanýn her tarafýna yayýlan mason teþkilatlarýmýz gizlice, asýl hedeflerini gizleyerek çalýþýyorlar. Yahudilerden sýzlanan birçok hýristiyan da bizim istiklalimizi kazanmamýza yardým ediyor, yahudi olmayan vekillerimiz bizim çýkarlarýmýza müsait ortamlar hazýrlýyorlar." (2)
Bu açýklamalardan ve gerçeklerden sonra Mustafa Kemal'in müslüman millete deðil de yahudiye hizmet ettiði artýk açýkça ortaya çýkýyor - nede olsa kendisi de bir yahudiydi !
Mustafa Kemal'in yaptýðý icraatlarý ve sözleri bunu açýkça ortaya koymaktadýr.
En baþta masonlar din ve devletin ayrý olmasýný isterler ve bunu desteklerler. "Dinlere karýþmamak ve laik kalmak prensibi masonluk ruhunda mülhemdir. Zira din ferd için bir inanýþtýr, ferdin manevî cephesidir. Bu itibarla, ferdin bir hâkimiyyet ifade eden dinin, yalnýz tecelli, vicdanýna sari ve nafiz kalmasý umumî iþlere tesir ve müdahalesi olmamasý lazýmdýr." (3)
Ayný fikri ve görüþü Mustafa Kemal de söylemiþ ve uygulamýþtýr !!!
Mustafa Kemal ile birlikte, "Din evrensel mahiyetini kaybederek millîleþtikten sonra yeni bir tekamül ile devlet yapýsýnýn dýþýnda kalmýþ, yani sosyal vicdaný temsil eden bir küme hadisesi olmaktan dýþarý çýkarak fertlerin teker teker vicdanlarýnda yaþýyan kudsî bir his olmuþtur."
Zaten Mustafa Kemal'in laik sistemi getirmesi bunun en güzel isbatý ve delilidir. Çünkü büyük mason üstadlarýndan birisi, "Laiklik demek masonluk demektir, bu ikisi tamamen aynileþmiþtir." (4) demektedir.
Mustafa Kemal'in �?talyan ceza hukukunu getirip müslüman halka uygulamasý da mason olduðuna iþarettir. Çünkü �?talyan ceza hukukunu hazýrlayan "Zanardelli" ünlü bir masondur.
�?srail devletinin kurulmasýna katkýda bulunan ve yardýmcý olan o zamanýn Ürdün Kralý Hüseyin ile samimi iliþkiler kurmasý da bunu açýklamaktadýr. Halbuki kendisi güney cephesinde harbin kaybediliþini bunlara baðlarken bunlarla iyi iliþkiler kuruyordu. Çünkü o zamandan Kral Hüseyin ile beraber �?srail devletinin kurulmasýna yardým ediyorlardý.
Memleketi modernleþtiriyoruz diyerek milletin savaþ verdiði memleketlerin kütürünü getirmesi: ??
Mustafa Kemal, yahudilerin planlarýndan birisi olan "Kadýný �?fþa" etmeyi, yani kadýný hayasýzlaþtýrmayý baþarmýþtýr. Çünkü kadýnlý-erkekli partiler düzenleyen ve bunu teþvik eden Mustafa Kemal'dir.
Yahudiler öteden beri �?slam'a düþmandýlar. Bu düþmanlýklarýna her fýrsatta da ortak olmuþlardýr. (???) �?slam'ýn ilerlememesini istemiþlerdi. Mustafa Kemal da aynýsýný yaparak �?slam'a darbe vurmuþ ve yüzbinlerce müslümaný katlettirmiþtir.
Yahudi Abel Adam, "The Book At Mustafa Kemal" adlý kitabýnda "Atatürk devrimlerini ve Atatürk Türkiye'sinin geliþmesini doðu zihniyetine karþý açýlmýþ bir mücadele olarak alkýþlarken, Avrupa'da okumuþ veya okumamýþ hiç kimse gökten inme kurallara göre yaþamýný düzenlemez diyerek Mustafa Kemal'i alkýþlýyordu." (5) diye yazýlmaktadýr.
Masonlar hakkýnda ne yapýlmasý gerekli ve onlara nasýl davranýlmasý gerektiðini Merhum Zahid Kotku þöyle izah eder:
"Lakin o mason, ben de sendenim der, camiye girer namaz da kýlar, el açýp dua da eder. �?cabýnda kürsüye çýkýp vaaz dahi eder. Aman kardeþim! Bunlarýn hiçbirisi seni aldatmasýn. Mason olduðunu bildiðin kimse baþýný secdeden kaldýrmasa dahi kýymet yoktur!" (6)
Mustafa Kemal'in hayatý gözönüne getirilip, bir de yukarýdaki söz bir araya getirilirse durum daha iyi anlaþýlýr.
Kemalist rejim ne yaparsa yapsýn artýk Mustafa Kemal'in ne mal olduðu ortaya çýkmýþtýr. Her hakikat geç de olsa birgün ortaya çýkacaktýr !
Müslüman millet artýk düþünsün; Bu adam vatan mý kurtardý, yoksa vataný periþan edip sattý mý ???
Kaynaklar :
(1) Katolik Kilisesi ve Masonluk, sf. 14-15
(2) Fethi Yeken, �?slam Âlemi, sf. 70-71
(3) Türk Mason Dergisi, Yýl: 1, Sayý: 3, Temmuz 1951, �?st., sf. 141
(4) N. Cevad Akkermann, Siyasal ve Sosyal Yönleri ile Laiklik
(5) Laisizm, Yesevizade, �?st.
(6) �?slam Dergisi, Yýl: 4, Sayý: 39
Esen kalýnýz
Ibrahim Kumas
suat
Feb 17.05
Barbar-os a
Barbar osssss sen valla resmen sorunlusun yaaaa ne mal adamsinnnnn yaaa ne kazmasin kardesimmmm bir insan ben elhamdurullah muslumanim diyosa muslumandir senmi karar vericeksin o icinde beyni olmayan bos kafanla ???
o dedigin kitaplardan cok daha fazlasini okudum kendi ideolojine sahip insanlarin yazdiklari kitaplari bana dayatma ben kendi inancim dogrultusundaki kitaplari okurum alda sunu bastan assagiya okuda ogren biseyler !!!!
Görmemiþin Bir Atatürk'ü Olmuþ
Türklerin atasý, ölüm yýldönümünde, sonradan verilmiþ, kendisinin beðenip seçerek aldýðý adlar, san ve rütbelerle bir kez daha yunup, yýkanarak paklandý. Bir Buda heykeli ya da henüz tek tanrýlý dinlerden haberdar olmayan orman kabilelerinin totemi misali, temiz edilip kutsandý. Koca koca makamlý adamlarýn, 'görmemiþin bir Atatürk'ü olmuþ, ne yapacaðýný þaþýrmýþ' tertibinden rol aldýklarý müsameresel törenlerle tapýnma törenleri tamamlandýktan sonra, dekor ile senaryolar, yeni tekrara kadar, saklanmak üzere, bir kez daha depolara kaldýrýldý.
Doðumu, geliþim ve ölümü, hamaset dekoru içinde, acemi oyuncularýn rol aldýklarý müsameresel gösterilerle canlandýrýlýrken, 'hayat, sanat ve eserleri'ndeki gerçeklik kýrýntýlarý var mýydý, varsa nelerdi? Geçmiþin buðulu entrikalar anaforunda, bütün bunlar belirsiz ve bilinmezlik içindeydi.
Bir halkýn 'atasý' olmayý, kendisine 'soy adý'seçmiþ, yer yüzünün ilk diktatörüydü, o. Ondan önce ve sonra 'baba' lakaplý diktatörler vardý. Ama, kendine seçtiði misyonu, 'soy adý' olarak seçmiþ diktatör varsa bile, ben hatýrlamýyorum.
Daha saðlýðýnda, hayal edip beðendiði her þeyi 'gerçek' diye kabul eden lider, dün ölüm yýl dönümünde, eti, kaný, caný ve ruhuyla yaþayan bir gerçek deðil, sonradan masa baþýnda tasarlanarak yaratýlýp ululuklara çýkarýlmýþ kiþiydi. 'Atatürk'ün neresinin doðru, hangi tarafýnýn tasalanarak yaratýlmýþ yapaylýk olduðu da entrika bilinmezlikleri buðusuna bulanmýþtý.
'Görmemiþin bir Atatürk'ü olmuþ, ne yapacaklarýný þaþýrmýþlarýn elinde, 'hayatý, sanat ve eserleri'ne iliþkin gerçekler çarpýtýlmýþ, 'beðendikleri ne varsa uygundur' denilerek üstüne giydirilmiþ, Yunan efsanelerinden fýrlamýþ 'yarý insan' bir 'Tanrý' yaratýlmýþtý.
Düzgün ve doðru olan neydi, gerçeklerin anaforunda? Örneðin atalarý, öz dedesi kimdi? Babasý gerçekten 'Ali Rýza' miydi? Annesinden neden nefret ediyordu?
Onu yeniden yaratýp sunan lümpen kültür, dünya kurulduðundan beri, insan oðlunun üstün deðer yargýlarý arasýnda 'kusur, kabahat, ayýp' sayýlan entrikalarý, onun 'üstünlüðü' olarak sunmuþ, ayak oyunlarýný, tuzakçýlýðý, aþaðýlarcasýna dehasýnýn 'niþanesi' saymýþlardý.
Lozan'da 'devletin tapusu' cebe konana kadar, Türk ve Kürdlerin eþit ortaklýðý dalgalandýrýlýyordu. Ama köprü geçildikten hemen sonra Kürdler buharlaþýyor, yoklara karýþtýrýlýyor, adlarý yasaklanýyor, Türk ýrkçýlýðý dayatýlýyordu. Hitler'den önce, 1930'da, ýrkçýlýk beden ve kafa yapýsý standartlarýna kadar indiriliyor, mezroyla Atatürk'ün kafasý ölçülüyor, bu ölçüler 'Türk ýrkýnýn kafa standardý', pembe teni, mavi gözü, sarý saçlarýyla 'Asyalý'ya hiç benzemediði halde, 'biz yapýnca olur' mantýðýyla o, 'Orta Asya'dan gelmiþ arý Türk ýrkýnýn prototipi' ilan ediliyordu.
Bugün artýk resmen mezrularla kafa ölçülmüyor, ama Atatürk'ün 'ne mutlu Türküm diyene' sloganýnýn altýnda, ýrk ayýrýmý 'güvenlik soruþturmasý' adý altýnda 'pamuk iþçilerine' kadar indirgeniyordu.
Beðendikleri ne varsa Atatürk'ün baþýndan aþaðýya dökenler, ona 'arý Türk soyu' ararken ýrkçýlýðýn doruklarýna çýkýp, 'tarihten gelip geçmiþ 16 ayrý Türk devleti'ni de icat ediyorlardý. Oysa, 'tarihteki Türk devletleri' dediklerinden, sonradan eðip bükerek 'Göktürk' demede karar kýldýklarý hariç, hiçbir devletin adýnda 'Türk' yoktu.
Türk yapýlan Osmanlý devletinde 1800'lerin ortalarýna kadar 'Türk' sözcüðü yasak, Türk dili Osmanlýca vardý.
Atatürk'e mal edilen 'ya istiklal, ya ölüm' sözü, o daha ortada yokken, Halide Edip Adývar tarafýndan �?stanbul'da Sultanahmet meydanýnda baðýrýlmýþtý. Kazým Karabekir, daha onun saðlýðýnda, yazdýðý, fakat el konularak yakýlan kitabýnda, Filistin cephesinin kahramaný olarak gösterilen Atatürk'ün için, düþmaný görmeden kaçtýðýný, dolayýsýyla �?ngilizlerin görme çarpýþacak düþman bulamadan ilerlediðini yazýyordu. Onu Çanakkale Savaþý'nýn komutaný, olmamýþ �?nönü Savaþýný, 'zafer' gibi göstermek ayýp deðil mi?
Atatürk, 1919'da �?stanbul'da savaþ bakaný olmak için kulisler yapýp, propagandasý için gazete yayýnlarken Samsun'a gönderilmesini, 'kendisinden kurtulmak isteyen hasýmlarýnýn oyunu' olarak açýklýyordu. Bu yakýnma, sonradan beðenilmiyor, resmi tarihe onun, 'vataný kurtarmak için fedakarane bir hamleyle ortaya çýkýp kendiliðinden Karadenize gittiði' notu düþülüyor, demokrasiden nefret eden bir diktatör olduðu halde 'demokrat' bile ilan ediliyordu.
Bugün, TC'nin baþlýca gündemi olan 'yolsuzluklar' onun saltanat günlerinin gündemiydi. Müteahhitlerin kayrýlmasý ve Hindistan, Pakistan ile Afganistan'dan gelen yardým altýnlarla Atatürk'ün kendine çiftlikler edinmesi konuþuluyordu o zamanlar. Bugün, günleri, yerleri karýþtýran, ayakkabýlarýný giymeyi unutup çýplak ayakla Baþbakanlýk koridorlarýnda yürüyen Baþbakandan önce, Atatürk'ün gel-git olan hafýzasý ülkenin gündemiydi, Bu yüzden 'muhafaza' altýna alýnmýþ, çýkýþýndan beri yaveri, emir eri, kararlarýnýn 'infazcýsý' olan �?smet Paþa tarafýndan bile çekilmez bulunup terk edilmiþti.
Neyin gerçek, nelerin taklacý düzmeciliði olduðunun belirsizliði içinde, ölüm tarihini bilmem ama, saati de yalandý. Gece yarýsý öldüðü halde, sabah dokuzu beþ geçe yapýldý.Gece yarisi kim kalkip saygi duruþunda dururki ?
Daha ölmeden önce, taht kavgalarý baþladýðý için ölüsü ortada kalmýþ, genelkurmay baþkaný Fevzi Çakmak'ýn emriyle askerler sahip çýkmýþtý.
suat
Feb 13.05
barbaros sen zekani bi test ettir
barbaros cok komiksin sen cocum nerden ogrendin bakim bu yahudi lafini ?? baska bise bildigin yok papaganlar gibi yahudi yahudi diyip diyip duruyosun atandan sana gecmis sanirim atan bile yahudi usagiydi senin filistin cephesinden kacip o topraklari yahudilere peskes cekti korkak odlek birisiydi ayni senin gibi eminimki bi savas olsa ilk yurd disina kacicak olanlar sen ve senin gibi ataturkculer olurdu ataturk diye diye islami bitirdiniz bide muslumanim diye laf atiyosun bari islami agzina alma senin gibi ataturk e inanlar olsa olsa zaten ateist olurlar senin atan ickici sarhos du eminimki sende oyle birisin senin atan yasli kadinlarin baslarini zorla actirdi kilik kiyafet yasasi ile avrupaya benzemek icin iste sizler boyle sahsiyettiz karaktersiz canlilarsiniz sonrada gelmis yok efendim ataturk avrupali olmadi diyecek kadarda ahmak ve bi o kadarda yalanci insanlarsiniz karsinizda cocuk yok sizin ilkokul ogenciside degil kimse sen git onlari ilkokuldaki cocuklara anlat gerci onlar bile inanmaz sana
O kadar ahmak insanlarsiniz ki laf bile anlamiyosunuz gercekleri hep sakliyosunuz 2005 yilina gelmisiz hala atam atam diyip diyip dert yakiniyosunuz millet marsa gitti siz uyuyun atam atam diyip yeryuzunde hangi milletde boyle bir mantik var ya resmek diktador mantigi var sizde aklinizi basiniza alin dicem ama olmayan birseyi kazanamassin zaten sen git anitkabir e deftere atamm sana cok kotu laflar ediyolar diye dert yakin ahmaklar sizi baska bise elinizden gelmez bu ulkeyi senin ve atan gibi alkolik sarhos insanlar kurtarmadi musluman insanlar kurtardi senin atan sarhos kafasi ile plan bile yapamiyoduki kaldiki ulkeyi kurtarsin o kadar ahmaksinizki yazdiklariniza sizler bile inanmiyosunuz
mustafa kemal dediginiz sahsi oraya kimler getirdi kimlerin destegini aldi inglizlerin destegini aldi ingilizler ona maddi destek verdi onlar planladi herseyi senin atanda tipki ingiliz casusu lawrence in aynisiydi lawrence da arab ve musluman gibi gorunup muslumanlari birbirine dusurmustu ve onun yuzunden 1000 lerce musluman olmustu senin atanda ajandi zaten
Artik o zorbalik devri kapandi artik insanlarin gozu acildi o diktator devrindeki gibi herkes herseye inanmiyo internet var artik insanlar herseyi ogreniyolar internetin onune kimse gecemez sizin elinizden gelse rtuk gibi buralarida kapatirsiniz ama buna gucunuz yetmez iste siz oyle korkak oyle zavalli insanlarsiniz ki atanizi kanunlar ile koruyosunuz korkak yaratiklar sizi sizde tavuk kadar cesaret yok odlek siniz o kanunlar olmamis olsa inan bana atanin gomuldugu yerde dahil olmak uzere birtek heykel kalmazdi o topraklarda sizin sayiniz o kadar azki sadece kici rahatta olan senin atanin kurdugu duzen sayesinde koseyi donen zengin ahmaklar sadece senin atani savunur o kanunlar olmamis olsa insanlar atandan ne kadar nefret ettiklerini haykirilar ama zavalli insanlarin hepsi korkuyo bunu soylemeye hapse gireriz diye iste sizler boyle zorba diktaci ahmaklarsiniz barbaros senin yazdiklarini kaale bile almiyorum cunku mantik disi ve ahmakca konusuyosun birtek soyledigin laf var yahudi usaklari sen zaten baska bise bulamassin senin atana biri laf soylese yya yahudi usagi dersin yada deli tipki senin ateist basinin gibi cunku ateistler hep iftiraci yalanci ve soysuzlardir tipki senin gibi onca soru sordum ama birisine bile mantikli cevap veremedin sizler ve sizin gibiler osmanliyi bitirdi senin atan osmanliyi bitirdi yaziklar olsun kaldiki sizin gibi dusunenlerin yuzlerine tukurmek lazim 600 yillik bir devleti bitirdiniz utaninnn 600 yildir muslumanlari koruyan hilafet devletini kaldirdiniz utanin beeee ahmaklarr hala da atam atam diyip aniriyosunuz
Acaba, olmayaný olmuþ gibi gösterme ayýbýndan, ne zaman kurtulacak bunlar?
barbaros
Feb 8.05
site ye
eyy yüce ATATÜRK... ATAM
bu soysuz köpekler sana;
-dönme dediler...
-sabataist dediler...
-mason dediler...
-alkolik dediler...
-yahudi asýllý dediler...
-arnavut dediler...
-ingiliz ajaný dediler..
-gayri müslim dediler...
-kafir dediler...
-ibne dediler...
-katil dediler...
-piç dediler...
-türkiyeti sattý dediler..
-kemalist (bu isim bir oyundur, kemalist deðil atatürkçü)dediler...
-ataist dediler...
-dinsiz dediler..
-kulampara dediler...
EYY YÜCE ATAM VE AYNI SOYSUZ KÖPEKLER..
-Seni inkar ettiler....
-tarihimize sahip çýkmadýlar...
-vatanýmýzý yahudiye altýn tepsiyle sunmaktalar...
-dinimize yobazlýk soktular...
-ilimleri ülkemize sokmadýlar..
-yeni ilimlere þeytan icadý dediler...
-yeniliklere müslüman düþmanlýðý dediler...
-ahlaký apýþ arasýnda aradýlar...
ama senin ne olduðunu yüreklerde yatan türklük aþký biliyor..
bu soysuz ve þerefsiz köpekler sana yaptýklarýný zamanýnda Hz muhammed e de yaptýlar...
þimdide ayný þahsiyetler vataný satarcasýna tarihimize, türklüðümüze ve yüce dinimize leke düþürmekteler...
suat
Feb 05.05
Diktatör Mustafa Kemal Masondu
"Echte Freimaurer, Schillernde Gestallten und Nicht-Freimaurer"
Almanya'da 1991 yilinda Jürgen Holtorf tarafindan "Die Logen der Freimaurer : Geschichte, Bedeutung, Einfluß / Heyne Bücher, Sachbuch" adinda çok ilginç bir kitap yayinlandi... "Mason Localarý, Tarihi, Önemi ve Etkisi" adli kitabin 139. sayfasinda Mustafa Kemal ismiyle birlikte anýlmakta. �?sim benzerliðini öne sürenler, doðum ve ölüm tarihini de benzetmek zorunda kalacaklar.
Mustafa Kemal'in mason olduðu oteden beri zaten bilinir. Bakýn, kitapta Mustafa Kemal'den aynen þu þekilde bahsedilmekte : "Ataturk, Mustafa Kemal Pascha, 1881-1938, Vater der modernen Turkei. Bis zu seinem Tode 1938 Mitglied der ^Machedonia Resorta et Veritas Loge^."
Kitabin içeriginde : "...Bir yazilmamis kural diyorki; mason localarina üye olup olmadigini açiklama kararini herkes kendi kendine vermelidir. Bundan dolayi ölmüs sahsiyetlerin isimlerini açiklamak yasayan üyelerden daha kolaydir." denmekte.
Zaman geçtikçe, gerçekler ortaya çiktikça, kimin ne oldugu, kime hizmet ettigi, amacinin ne oldugu su yüzüne çikmaktadir. Aslinda kisinin yaptiklari, icraatlari onun ne olduðunu göstermeye yeter, ama bunu herkes anlayabilse...
Türkiye'de kurtarici olarak gösterilen, tabulastirilan, aleyhinde söz bile söyletilmeyen, koruma kanunlari ile savunulan zorla baski altinda millete kabul ettirilmeye çalisilan ve arkasina siginilan Mustafa Kemal'in de ne oldugu ortaya çikmistir. Müslüman milletin basina geçirilen ve yukarida da belirttigimiz gibi bir tabu olan Mustafa Kemal, yahudilere hizmet eden bir masondur!
Mustafa Kemal, "Katolik Kilisesi ve Masonluk" adli eserde devlet baskanlari içerisinde ilk sirada yer almaktadir.
Kitaba, "Bu mason teskilati, 24.06.1717 yilinda dört Ingiliz locasinin birlesmesiyle ki, bunlar buluþma yerlerinin adlarý ile tanýnýyorlardý. Londra ve Westminster büyük locasý adý altýnda dünyanýn ilk locasý kurulmuþtur!" þeklinde baþlanmýþtýr.
Kitabta ayrýca bu localara girmenin uzun bir araþtýrmadan sonra olduðu da belirtilerek, "Bu kuruluþa girmek uzun zaman alýr ve talip olan kiþilerin manevî deðerler ölçüsü ve toplum içindeki mevkisi hususunda çok sýký tetkik inceleme yapýldýðý için çok büyük devlet adamlarý da mason localarýna kayýt olmuþlardýr!" denilmektedir. (1)
Bu masonlar ne yapmakta idiler? Hedef ve gayeleri ne idi?
"Masonluðun ve onun gizli teþkilatlarýnýn, yahudilerin çýkarlarýný, yahudilerin gayeleri olan yahudi devletini gerçekleþtirmesi ve yahudilerin dünya üzerindeki hâkimiyyetini saðlamak için yahudiler tarafýndan kurulduðu anlaþýlmýþtýr.
Siyonist liderlerden Hertzl diyor ki :
"Dünyanýn her tarafýna yayýlan mason teþkilatlarýmýz gizlice, asýl hedeflerini gizleyerek çalýþýyorlar. Yahudilerden sýzlanan birçok hýristiyan da bizim istiklalimizi kazanmamýza yardým ediyor, yahudi olmayan vekillerimiz bizim çýkarlarýmýza müsait ortamlar hazýrlýyorlar." (2)
Bu açýklamalardan ve gerçeklerden sonra Mustafa Kemal'in müslüman millete deðil de yahudiye hizmet ettiði artýk açýkça ortaya çýkýyor - nede olsa kendisi de bir yahudiydi !
Mustafa Kemal'in yaptýðý icraatlarý ve sözleri bunu açýkça ortaya koymaktadýr.
En baþta masonlar din ve devletin ayrý olmasýný isterler ve bunu desteklerler. "Dinlere karýþmamak ve laik kalmak prensibi masonluk ruhunda mülhemdir. Zira din ferd için bir inanýþtýr, ferdin manevî cephesidir. Bu itibarla, ferdin bir hâkimiyyet ifade eden dinin, yalnýz tecelli, vicdanýna sari ve nafiz kalmasý umumî iþlere tesir ve müdahalesi olmamasý lazýmdýr." (3)
Ayný fikri ve görüþü Mustafa Kemal de söylemiþ ve uygulamýþtýr !!!
Mustafa Kemal ile birlikte, "Din evrensel mahiyetini kaybederek millîleþtikten sonra yeni bir tekamül ile devlet yapýsýnýn dýþýnda kalmýþ, yani sosyal vicdaný temsil eden bir küme hadisesi olmaktan dýþarý çýkarak fertlerin teker teker vicdanlarýnda yaþýyan kudsî bir his olmuþtur."
Zaten Mustafa Kemal'in laik sistemi getirmesi bunun en güzel isbatý ve delilidir. Çünkü büyük mason üstadlarýndan birisi, "Laiklik demek masonluk demektir, bu ikisi tamamen aynileþmiþtir." (4) demektedir.
Mustafa Kemal'in �?talyan ceza hukukunu getirip müslüman halka uygulamasý da mason olduðuna iþarettir. Çünkü �?talyan ceza hukukunu hazýrlayan "Zanardelli" ünlü bir masondur.
�?srail devletinin kurulmasýna katkýda bulunan ve yardýmcý olan o zamanýn Ürdün Kralý Hüseyin ile samimi iliþkiler kurmasý da bunu açýklamaktadýr. Halbuki kendisi güney cephesinde harbin kaybediliþini bunlara baðlarken bunlarla iyi iliþkiler kuruyordu. Çünkü o zamandan Kral Hüseyin ile beraber �?srail devletinin kurulmasýna yardým ediyorlardý.
Memleketi modernleþtiriyoruz diyerek milletin savaþ verdiði memleketlerin kütürünü getirmesi: ??
Mustafa Kemal, yahudilerin planlarýndan birisi olan "Kadýný �?fþa" etmeyi, yani kadýný hayasýzlaþtýrmayý baþarmýþtýr. Çünkü kadýnlý-erkekli partiler düzenleyen ve bunu teþvik eden Mustafa Kemal'dir.
Yahudiler öteden beri �?slam'a düþmandýlar. Bu düþmanlýklarýna her fýrsatta da ortak olmuþlardýr. (???) �?slam'ýn ilerlememesini istemiþlerdi. Mustafa Kemal da aynýsýný yaparak �?slam'a darbe vurmuþ ve yüzbinlerce müslümaný katlettirmiþtir.
Yahudi Abel Adam, "The Book At Mustafa Kemal" adlý kitabýnda "Atatürk devrimlerini ve Atatürk Türkiye'sinin geliþmesini doðu zihniyetine karþý açýlmýþ bir mücadele olarak alkýþlarken, Avrupa'da okumuþ veya okumamýþ hiç kimse gökten inme kurallara göre yaþamýný düzenlemez diyerek Mustafa Kemal'i alkýþlýyordu." (5) diye yazýlmaktadýr.
Masonlar hakkýnda ne yapýlmasý gerekli ve onlara nasýl davranýlmasý gerektiðini Merhum Zahid Kotku þöyle izah eder:
"Lakin o mason, ben de sendenim der, camiye girer namaz da kýlar, el açýp dua da eder. �?cabýnda kürsüye çýkýp vaaz dahi eder. Aman kardeþim! Bunlarýn hiçbirisi seni aldatmasýn. Mason olduðunu bildiðin kimse baþýný secdeden kaldýrmasa dahi kýymet yoktur!" (6)
Mustafa Kemal'in hayatý gözönüne getirilip, bir de yukarýdaki söz bir araya getirilirse durum daha iyi anlaþýlýr.
Kemalist rejim ne yaparsa yapsýn artýk Mustafa Kemal'in ne mal olduðu ortaya çýkmýþtýr. Her hakikat geç de olsa birgün ortaya çýkacaktýr !
Müslüman millet artýk düþünsün; Bu adam vatan mý kurtardý, yoksa vataný periþan edip sattý mý ???
Kaynaklar :
(1) Katolik Kilisesi ve Masonluk, sf. 14-15
(2) Fethi Yeken, �?slam Âlemi, sf. 70-71
(3) Türk Mason Dergisi, Yýl: 1, Sayý: 3, Temmuz 1951, �?st., sf. 141
(4) N. Cevad Akkermann, Siyasal ve Sosyal Yönleri ile Laiklik
(5) Laisizm, Yesevizade, �?st.
(6) �?slam Dergisi, Yýl: 4, Sayý: 39
Esen kalýnýz
Ibrahim K.
kadavra
Feb 01.05
kim o yazar dr rýza nur muþ allahýn maymunun teki birþey yazmýþ buda getirmiþ koymuþ buraya beðenmiyorsan atatürk ün yaptýklarýna okuma bunlara yazmada türkce kullanma o zaman ingilizce kullan arabca kullan zatwn seversiniz siz ingilizce olanlar ingiliz þunu demiþ arap kardeþlerimþiz þunu demiþ kullanma o zaman türkçe adamýn derdi tasasý bu baþka derdi yok resmen
Jan 31.05
*******
Yakup cemil misin yoksa mason musun nesin, ne demek ulan masonlar vatansever. ulan bu ülkeye yýðýlýp içten içe bölen þerefsiz dýþ güçler elbette kendilerini vatansever ilan edecek. ta ki o vatan severlikl ve Türkçülüklerinin ardýnda bir foyalarýný saklasýnlar.
15. iDDIA: ATAT�RK ve LAiSIZM ?
G i r i s
�ns�z
Asagidaki ciddi iddialari; Atat�rk�� koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de g�stermeye baslamislardir. Atat�rk�e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atat�rk�� koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin dünya tarihinde b�yle bir sacma kanun yoktur. Hem Atat�rk��n bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atat�rk�e y�neltilmis oldugu da kesindir. Atat�rk�e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak g�sterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atat�rk�� savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atatürkcülerin terbiyesizce k�f�rlere bas vurduklarini tespit etmek beni de �zd�.
Eger Atat�rk�� savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, k�f�rlere basvurarak, "Atat�rkc�ler cahil insanlardir" �n yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
M. Kemal nasil �ld� ? Iste gercekler
Resmi tarihi vesikalarla M. Kemal'in olumu :
T.C. Cumhurbaskanligi resmi arsivinden alinan resmi zabit (tutanaklarina) gore, M. Kemal'in son sekiz yilinin 10 Kasim'i su sekilde gecmistir:
10 Kasim 1931 - M. Kemal Cankaya koskunde saat 16.30'da uyanmis, Marmara koskune gitmis ve geceyi orada gecirmistir.
10 Kasim 1932 - M. Kemal 14.30'da uyandi. Mutad ziyaretleri kabul etti.
10 Kasim 1933 - Gazi, Cankaya koskunde 11.30'da uyandi, gununu istirahatle gecirdi. Mutad zevat disinda Fuat Bey'i kabul etti.
10 Kasim 1934 - Gazi Cankaya koskunde 15.00'de uyandi, gunu istirahatle gecirdi. Mutad zevat disinda Cevat Pasa'yi kabul etti.
10 Kasim 1935 - Gazi, Cankaya koskunde 16.30'da uyandi, 17.30'da otomobille ciftlige gitti.
10 Kasim 1936 - M. Kemal Cankaya koskunde saat 17.00'de uyandi. Bir yere cikmadi. Mutad zevati kabul etti ve saat 20.00'de yatti.
10 Kasim 1937 - Gazi, Cankaya koskunde saat 17.00'de uyandi, burolarinda calisti.
10 Kasim 1938 - ... Nobetci yaveri Celal Tolga, o gun yalnizca "Ataturk" demis daha sonra noktalar koymus. Ve aci haber yuregini o kadar daglamis olmali ki, dili tutulmus ve kalemi taslasmis!.
Yukaridaki bilgiler T.C Cumhurbaskanligi "Ataturk"un Nobet Defteri'nden aynen alinmistir.
Su son sekiz seneyi bir daha okuyun.
Ayyas Kemal'in gece ne zaman yattigi resmen yazilmamis veya sebebine binaen cekinilmistir ?.
Bir adam ogle sonrasi saat 5'de uyaniyorsa bu neye alamettir?
M. Kemal'in izinde
oldugunu soyleyen kemalistler, bu resmi bilgiye nasil bakmaktadir?
Cankaya'da milletin parasini harcayarak hazirladigi icki ve fuhus alemleriyle
devleti nasil idare etmisler bir gorun!
Osmanli sultanlarini zevk-u sefaya dusmekle itham eden pis kemalistler, yukaridaki utanc tablosuna nasil cevap vereceklerdir?
Geceyi icki masalarinda gunduzu de uyku yataklarinda geciren bir devlet reisinin neresi ornek alinir ki?!.
Her neyse, biz yine 10 Kasim 1938'e donelim.
Firavun, Kizil Deniz'de azgin dalgalar arasinda feci sekilde can verdi. Son andaki iman etme tesebbusu de pek ise yaramadi. Ebediyyen cehennemlik oldu. Bunca melanet ve fesadi isleyen M. Kemal'in olum gunleri ve olum ani ibret vericidir. Ilahi azab onu oyle kiskivrak yakaladi ki, onun yaninda hazir bulunan doktor ve yaverler dahi korku ve dehsete kapildilar. Vucudunun etleri, kafasinin saclari tek tek dokulurken, Azrail (a.s.) ona cehennem cukurlarini gostermeye baslamisti. Gidecegi menzili goren Firavun M. Kemal, sekerat'ul-mevtin acilari icinde inlemekte ve feryad etmektedir. Feryad ve inlemeler Istanbul halkina kadar ulasmis. Hatta: "Ataturk'un olum inlemeleri, feryatlari cok yukselmis,
Harbiye Okulu bando takimi devamli olarak Dolmabahce Sarayi'nin bahcesinde konser vermekle mesgulmus" sayiasi dolasmaya baslamis.
M. Kemal'in cirpinislarini goren doktorlar, teskin edici igne vurmalarina ragmen cok siddetli olan ilahi azap, onu cehennemi suzgeclerden geciriyordu.
Besiktas Yahya Efendi Dergahi seyhlerinden �mer Efendi'nin naklettigine gore M. Kemal'in ruhu cikmadan once agzindan necaset(diski, pislik) cikmistir.
Telasa dusen doktorlar, sagda solda bulduklari pamuk, sargi bezi ve bazi pacavralari M. Kemal'in agzina tikamakla Firavun'un firavunca olumunu ortbas etmeye calismislardir.
Bati takvimine gore 10 Kasim 1938'in ilk saatlerinde - ki muhtemelen 2- 3 arasindadir - M. Kemal.in hicbir hayat izi tasimadigi doktorlar tarafindan musahade edilmis ve �l�m� resmen onaylanmistir. T.C resmi tarihinin bize verdigi 9.05 saati tamamen uydurmadir.
Devlet dairelerinin, okullarin sabah acilisi goz onune alinarak onceden kararlastirilmis bir saattir. Yoksa kimi gece saat 3'de kaldirip saygi durusuna cagirabilirler? Uykunun en tatli oldugu bir vakitte M. Kemal icin milleti ayaklandirmanin, kemalist rejimin intihari olabilecegini hesaplayan generaller saat 9'u bes geceyi kanunlastirdilar. Kemalist rejimin herseyi palavra, bunu fazla g�rmemek lazim gelir herhalde!
Cenaze namazi kilindi mi?
Ortada les kaldi. Bu les hangi dinin vecibeleri uzerine muamele gorecekti? Lesin etrafindakileri saskinlik almisti. Korkunc bir pis koku Cernobil faciasi gibi etrafa yayilmaya baslamisti. Din-i Mubin-i Islam.in temeline 98 dinamit yerlestiren M. Kemal'in lesi, uzun sure ortada kaldi. Nihayet hiristiyanlik dini uzerine elbiseler giydirilerek alelacele yarim ton tunctan yapilmis bir tabuta tikildi. O d�nem Birinci Ordu Komutani olan Fahreddin Altay, ayni zamanda cenazenin kaldirilma gorevini ustlenmisti.
Fahreddin Altay, g�n boyunca Ankara'yi arayarak cenaze namazinin kilinip kilinmayacagi hususunda Ankara hukumetinden cevap bekliyordu. Gelen cevab da: "Yarin basbakan Celal Bayar ile genel sekreter Hasan Riza gelmektedir. Meseleyi onlarla gorusursunuz" deniliyordu.
Kafir-laik Ankara hukumetinin, M. Kemal lesinin cenaze namazi (!) konusunda dehsete kapildigi belliydi. Bir taraftan laiklik melaneti diger yandan halkin tepkisi. Istanbul�da toplanan devletin buyuk baslari; M. Kemal'in cenaze namazinin kilinmasi konusunda ihtilafa d�st�ler. Bir kismi laik olundugunu, bu yuzden cenaze namazinin dini bir toren oldugunu soyluyordu. �stelik atalari namazinin kilinmamasini istemisti. Durum cok gergindi. Halkin tepkisinden de korkuluyordu. Bir kismi bunun �rf ve adet haline geldigini, halka mal oldugunu soyluyor, kilinmasi konusunda israr ediyordu. Makbule'nin israri uzerine camide kilinmamasi sartiyla sarayin icinde "Tanri uludur!" seklinde kilinmasina karar verildi. Sarayin icinde 7-8 kisinin katilimiyla cenaze namazi (!) adi altinda bir
ayin yapildi ama bu kesinlikle Islam'a ait bir cenaze namazi degildi. Laiklere �zg� bir ayin yapildiktan sonra lesin icinde bulundugu tabut halkin ziyaretine sunuldu.
Hilafet sehri olan Istanbullu m�sl�manlar M. Kemal icin ne gozyasi doktuler ne de yas tuttular. Tabutun �n�nden, jandarma dipcigi zoruyla getirilmis bazi vatandaslar sembolik olarak gecmek zorunda kaldilar. Katafalkin �n�nden gecen bazi vatandaslarin aglamakli hali, T.C. tarihinin iddia ettigi gibi M. Kemal sevgisinden degildir, bilakis jandarma dipciginin agrisina tahammul edemeyen zorla getirtilen mazlumlarin, zulme isyan gozyaslaridir.
Anadolu halki hicbir zaman M. Kemal'i sevmedi, her firsatta lanet okudu. Delil mi istiyorsunuz; Anadolu ve Trakya topraklarimizi gezin, hangi baba kendi ogluna M. Kemal ismi vermis onu arastirin. Yok, bulamazsiniz! M. Kemal milletin kalbinde yer etmedi, mumyalandi, Firavun'un cesedi gibi tarihe ibret oldu!
Ibrahim Kumasci
Türk
Apr 23
2. iDDIA: ATAT�RK CASUS iDi ?
G i r i s
�ns�z
Asagidaki ciddi iddialari; Atat�rk�� koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de g�stermeye baslamislardir. Atat�rk�e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atat�rk�� koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin d�nya tarihinde b�yle bir sacma kanun yoktur. Hem Atat�rk��n bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atat�rk�e y�neltilmis oldugu da kesindir. Atat�rk�e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak g�sterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atat�rk�� savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atat�rkc�lerin terbiyesizce k�f�rlere bas vurduklarini tespit etmek beni de �zd�.
Eger Atat�rk�� savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, k�f�rlere basvurarak, "Atat�rkc�ler cahil insanlardir" �n yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
iDDIA: ATAT�RK BiR iNGiLiZ CASUSU iDi ?
May 12
M Kemal'in ingiliz ajani olduguna dair deliller...
* * Mustafa Kemal'in ingiliz ajani olduguna dair m�him deliller... Dikkatle okuyunuz
(Umarim ingilizce biliyorsunuzdur, bilmiyorsaniz l�tfen yorum yapmayiniz...)
Ataturk, The Rebirth of a Nation,
Lord Kinross, 1965, sayfa: 141-142
In the large room on the first floor of his house in Shishli the three friends talked and plotted to find a way out for their country. They formed in effect a secret revolutionary committee, whose aim was to force the resignation of the Government, to form a new one, if necessary to dethrone the Sultan. But one at least of their conferedates found Kemal too extreme. He feared the risk involved and the committee was disbanded. Maybe, after all, revolution was not the answer, for any attempt at it would immediately be suppressed by the Allies.
Perhaps, it occurred to Kemal, something could be achieved through the Allies themselves. With his compelling presence and his immaculate uniform, emblazoned with medals and with the insignia of an ADC to the Sultan, he was already a conspicuous figure in the Pera Palace Hotel, its mock-Oriental marble halls now teeming with officers in the occupying forces and in the Inter-Allied High Commission. He attracted their curiosity as soon as it became known that he was the hero of the Dardanelles. At first he chose to keep his distance.
But now he began to see that some contact with the Allies might serve his designs. They were, after all, in virtual control of the country. The French had landed in Alexandretta and were pressing forward into Cilicia. The Italians were about to land at Adalia, thence likewise to penetrate inland. The British had control officers scattered over Turkey from Thrace to the Caucasus, supervising demobilization and disarmament. The Sultan was in power, and unlikely to give Kemal a post of any consequence in the dwindling Turkish army. For what he sought -and this was just such a national resurgence as Curzon feared- any position of authority was better than none. Might he not obtain some post from the Allies themselves - preferably the British, who had no ultimate territorial designs on the country? Power obtained under their auspices, now that they had come, might well be turned into other and more patriotic channels once they had gone.
Deciding to sound them out indirectly, he chose as intermediary a British correspondent of repute, G. Ward Price, of the 'Daily Mail'. Through the manager of the Pera Palace Hotel, he sent the correspondent an invitation to take coffee with him. After consulting the responsible colonel in the Intelligence Branch of the General Staff, Mr Ward Price accepted. He found Kemal not in uniform but in a frock-coat and fez. He struck him as handsome and virile, restrained in gestures, quiet and deliberate in voice. He was accompanied by his friend Refet.
Kemal confessed to him that his country had joined the wrong side in the war. The Turks should never have quarrelled with the British. They had done so as a result of Enver's pressure. They had lost - and now they must pay heavily. Anatolia was to be divided. Kemal was anxious that the French should be kept out of the country. A British administration would be less unpopular.
'If the British,' he said, 'are going to assume the responsibility for Anatolia, they will need the co-operation of experienced Turkish governors to work under them. What I want to know is the proper quarter to which I can offer my services in that capacity.'
Ward Price gave the staff colonel an account of the interview. He dismissed it as unimportant, remarking, 'There will be a lot of these Turkish generals looking for jobs before long.'
*****
Istiklal Harbimizin Esaslari,
Kazim Karabekir, Timaþ Yayinlari, 1991, sayfa: 238-239
Harekete gecelim, gecmeyiniz m�nakasasi b�y�k bir dosya teskil eder. Bunlarin en m�himi 12/Nisan tarihli Mustafa Kemal Pasa'nin Sifresinin 2. ve 3. maddelerinde g�r�l�r: (dikkatle okuyunuz lutfen)
" 2- Ermenistan'a taarruz hareketimizi Itilaf devletleri ve Amerika harp ilaný kabul edecek ve ihtimal ki memleketin Bati kisimlarindan ve b�y�k bir ihtimalle Trabzon'dan taarruza gececeklerdir. " ve 3. maddesi: " 3- Trabzon'a terk olunacak kuvvetin bir Ingiliz cikartmasina mukabele ve m�dafaa edememesi halinde b�t�n memleket dahilindeki teredd�d�n aleyhimize gelismesi akla geliyor. " m�talaalaridir.
Benim elimde Kolordu nami altinda eski 9. Ordunun iki Kolorduluk kuvveti vardi. Plan geregi bana daha iki Kolordu verilecek iken en yakin biri dahi verilmiyordu. Ben de itiraz etmiyordum, çünkü G�rc� Ordusunu Bolsevikler tuttugundan bana esit olan Ermeni Ordusunu birkac taarruzla harp dýþý edebilecegime kanaatim vardi. Bunu defalarca Mustafa Kemal Pasa'ya da anlatmitim. Ermeni ve G�rc� Ordulari Ingilizlerle de takviye edilmis bir halde iken kýþýn bile Kafkasya'ya taarruzu isteyen Mustafa Kemal Pasa'nin simdi önüme bir takim mahzurlar ymasnin sebebini anlamistim: O, Rawlinson'un bana yapti ve benim de Hey'et-i Temsiliye'ye bildirerek sakinilmasini istedigim Ingiliz'in, " Cumhuriyet teskil ederseniz yardim ederiz " vaadine inanarak B�y�k Millet Meclisi Baskanliginda Ankara'da kalip ic siyasi cepheden hal edecegini saniyordu.
Ibrahim
May 11.05
**********
ATAT�RK CASUSMUYDU ?
yahudi M.Kemal bir Ingiliz ajanidir
Jan 11
M Kemal'in ingiliz ajani olduguna dair(devami)
(Daha �nce de s�yledigim gibi: ingilizce bilmiyorsaniz l�tfen yorum yapmayiniz...)
The Sunday Times (London),
February 11, 1968, sayfa: 8
DIPLOMATIC HISTORY
------------------
Martin Gilbert
HOW OUR MAN DECLINED TO RULE TURKEY (Dikkat edin, ingiliz gazete m. kemal'den "adamimiz" diye s�z ediyor)
In November 1938 Kemal Ataturk, President of Turkey, lay dying. During the 15 years of his stern dictatorship, he had dragged a reluctant Turkey forcibly into the 20th century. He had outlawed the fez and the veil. He had broken the powers of Islam. He had introduced the Latin alphabet.
Now, on his deathbed, Ataturk feared it would be impossible to find a successor able to continue his work. He summoned Sir Percy Loraine, the British Ambassador, to the presidential palace in Istanbul. What passed between them has remained secret for nearly 30 years. It is revealed for the first time by Piers Dixon, in his life of his father, Sir Pierson Dixon ("Double Diploma," to be published by Hutchinson this week). Among Pierson Dixon's papers was a telegram from Percy Loraine to the Foreign Secretary, Lord Halifax. In what is surely one of the strangest of all documents of recent British history, Loraine recounts his bizarre interview with the dying dictator:
" On my arrival . . . I found His Excellency propped up by pillows with two doctors and two nurses in attendance. . . . On my entry the President dismissed the doctors and the nurses, telling them curtly that he would ring if he required anything . . .
His Excellency then spoke to me slowly but carefully. He said that he had sent for me because, while he wished in no way to place me in an unfair position, he had an urgent request to make of me to which he hoped I would return a straight reply.
I would, no doubt recall the many interviews that I had had with him in the past. This might well be the last. In the course of a long and adventurous career, he had made and lost many friends and had taken and discarded much advice. My friendship and my advice was the one which he valued most because it had been the most consistent. It was for this reason that on various occasions . . . he had consulted me as freely as though I had been a Turkish Cabinet Minister myself.
It was his prerogative as President of the Republic to nominate a successor before his demise. His most earnest wish was that I should succeed him as President, and for this reason he wished to know what my reactions would be to this proposal.
After some minutes of silent reaction I told His Excellency in reply that I was quite unable to formulate any words which adequately expressed my feelings. Indeed, I was at that moment more deeply moved than I could ever remember being at any other time in my career.
By his proposal His Excelleny had paid a unique compliment not only to me personally but also to the foreign policy of His Majesty's Government. . . . His Excellency would realise that I had spent the greater part of my life in the service of H M [His Majesty's, HD]. . . . I hoped that I might have many years of such service still in front of me. His Excellency had asked for a straight answer and I would give him that answer. I gravely doubted whether my best qualities lay in the administrative sphere. The responsibilities of a President of the Turkish Republic were vastly different from those of a British Ambassador and I felt that my abilities and experience were best employed by continuing in the latter capacity. . . . I must therefore regretfully but firmly decline.
When I had finished speaking the President showed signs of great emotion. He sank back on the pillows and rang for his nurses, who administered a restorative.
When he was able to speak again His Excellency informed me he fully understood the reasons which had influenced my decison; he was good enough to say that, though bitterly disappointed, it was in a sense the reply he would have expected from me. He would therefore nominate Ismet Inonu in my place.
Ataturk then raised himself on his elbows and grasped my hand. He thanked me for what I had done for the furtherance of Anglo-Turkish friendship and then sank back in an unconscious state. I accordingly deemed it best to withdraw.
I shall be most grateful if I can receive from your Lordship a message of approval of the action which I have taken.
Please inform the King. "
*****
Double Diploma: The Life of Sir Pierson Dixon, Don and Diplomat
by Piers Dixon, 1968, Hutchinson of London, sayfa: 42-44.
Epilogue
Dixon's papers contain a curious account - a telegram from Loraine apparently to Halifax - describing events in Turkey nine months later.
10th November 1938
Yesterday evening I was summoned to go down to Istanbul to the President's bedside. Though I was in the middle of dinner when the message was received I naturally obeyed the summons immediately and left just in time to catch the night train.
On my arrival this morning at the Dolmabagce Palace I found His Excellency propped up by pillows with two doctors and two nurses in attendance. He looked altogether stronger than might have been expected, although his lungs and his kidneys were evidently causing him considerable discomfort. On my entry the President dismissed the doctors and the nurses, telling them curtly that he would ring if he required anything.
After they had withdrawn His Excellency then spoke to me slowly but carefully. He said that he had sent for me because, while he wished in no way to place me in an unfair position, he had an urgent request to make of me to which he hoped I would return a straight reply, I would no doubt recall the many interviews that I had had with him in the past. This might well be the last. In the course of a long and adventurous career, he had made and lost many friends and had taken and discarded much advice. My friendship and my advice was the one which he valued most because it had been the most consistent. It was for this reason that on various occasions, notably over the Alexandretta dispute, he had consulted me as freely as though I had been a Turkish Cabinet Minister myself. It was his prerogative as President of the Republic to nominate a successor before his demise. His most earnest wish was that I should succeed him as President, and for this reason he wished to know what my reactions would be to this proposal.
After some minutes of silent reaction I told His Excellency in reply that I was quite unable to formulate any words which adequately expressed my feelings. Indeed, I was at that moment more deeply moved than I could ever remember being at any other time in my career. By his proposal His Excelleny had paid a unique compliment not only to me personally, but also to the foreign policy of His Majesty's Government, which I had always endeavoured faithfully to interpret and to further in my capacity as His Majesty's Representative in Turkey. His Excellency would realise that I had spent the greater part of my life in the service of His Majesty's Government, not, I thought, altogether unsuccessfully. I reminded him that when I had been in England in the summer Your Lordship had been most generous in addressing some kind words of appreciation to me in regard to the manner in which I had executed the policy of His Majesty's Government in His Excellency's country. I hoped that I might have many years of such service still in front of me. His Excellency had asked for a straight answer, and I would give him that answer. I gravely doubted whether my best qualities lay in the administrative sphere. The responsibilities of a President of the Turkish Republic were vastly different from those of a British Ambassador and I felt that my abilities and experience were best employed by continuing in the latter capacity.
My duties in this respect were primarily towards my own country, a point of view which so strong a patriot as himself would be the first to appreciate. Were I to accept the suggestion that he should nominate me as his successor, it would create a most dangerous precedent... I must therefore regretfully but firmly decline.
When I had finished speaking the President showed signs of great emotion. He sank back on the pillows and rang for his nurses, who administered a restorative. When he was able to speak again, His Excellency informed me that he fully understood the reasons which had influenced my decison; he was good enough to say that, though bitterly disappointed, it was in a sense the reply which he would have expected from me. He would therefore nominate Ismet Inonu in my place.
Ataturk then raised himself on his elbows and grasped my hand. He thanked me for what I had done for the furtherance of Anglo-Turkish friendship and then sank back again in an unconscious state. I accordingly deemed it best to withdraw.
I have ventured to send this brief account to Your Lordship because what passed between Mustapha Kemal and myself as described in this telegram is, so far as I am aware, unique in the annals of British diplomacy. I desire to place on record my appreciation of this great compliment that has been paid to me.
I shall be most grateful if I can receive from Your Lordship a message of approval of the action which I have taken.
Please inform the King
yahudi M.Kemal bir Ingiliz ajanýdýr
Jan 11.05
M Kemal'in ingiliz ajani olduguna dair deliller...
* * Mustafa Kemal'in ingiliz ajani olduguna dair m�him deliller... Dikkatle okuyunuz
(Umarim ingilizce biliyorsunuzdur, bilmiyorsaniz l�tfen yorum yapmayiniz...)
Ataturk, The Rebirth of a Nation,
Lord Kinross, 1965, sayfa: 141-142
In the large room on the first floor of his house in Shishli the three friends talked and plotted to find a way out for their country. They formed in effect a secret revolutionary committee, whose aim was to force the resignation of the Government, to form a new one, if necessary to dethrone the Sultan. But one at least of their conferedates found Kemal too extreme. He feared the risk involved and the committee was disbanded. Maybe, after all, revolution was not the answer, for any attempt at it would immediately be suppressed by the Allies.
Perhaps, it occurred to Kemal, something could be achieved through the Allies themselves. With his compelling presence and his immaculate uniform, emblazoned with medals and with the insignia of an ADC to the Sultan, he was already a conspicuous figure in the Pera Palace Hotel, its mock-Oriental marble halls now teeming with officers in the occupying forces and in the Inter-Allied High Commission. He attracted their curiosity as soon as it became known that he was the hero of the Dardanelles. At first he chose to keep his distance.
But now he began to see that some contact with the Allies might serve his designs. They were, after all, in virtual control of the country. The French had landed in Alexandretta and were pressing forward into Cilicia. The Italians were about to land at Adalia, thence likewise to penetrate inland. The British had control officers scattered over Turkey from Thrace to the Caucasus, supervising demobilization and disarmament. The Sultan was in power, and unlikely to give Kemal a post of any consequence in the dwindling Turkish army. For what he sought -and this was just such a national resurgence as Curzon feared- any position of authority was better than none. Might he not obtain some post from the Allies themselves - preferably the British, who had no ultimate territorial designs on the country? Power obtained under their auspices, now that they had come, might well be turned into other and more patriotic channels once they had gone.
Deciding to sound them out indirectly, he chose as intermediary a British correspondent of repute, G. Ward Price, of the 'Daily Mail'. Through the manager of the Pera Palace Hotel, he sent the correspondent an invitation to take coffee with him. After consulting the responsible colonel in the Intelligence Branch of the General Staff, Mr Ward Price accepted. He found Kemal not in uniform but in a frock-coat and fez. He struck him as handsome and virile, restrained in gestures, quiet and deliberate in voice. He was accompanied by his friend Refet.
Kemal confessed to him that his country had joined the wrong side in the war. The Turks should never have quarrelled with the British. They had done so as a result of Enver's pressure. They had lost - and now they must pay heavily. Anatolia was to be divided. Kemal was anxious that the French should be kept out of the country. A British administration would be less unpopular.
'If the British,' he said, 'are going to assume the responsibility for Anatolia, they will need the co-operation of experienced Turkish governors to work under them. What I want to know is the proper quarter to which I can offer my services in that capacity.'
Ward Price gave the staff colonel an account of the interview. He dismissed it as unimportant, remarking, 'There will be a lot of these Turkish generals looking for jobs before long.'
Istiklal Harbimizin Esaslarý,
Kazým Karabekir, Timaþ Yayinlari, 1991, sayfa: 238-239
Harekete gecelim, gecmeyiniz m�nakaas byik bir dosya teskil eder. Bunlarin en m�himi 12/Nisan tarihli Mustafa Kemal Pasa'nin Sifresinin 2. ve 3. maddelerinde g�r�l�r: (dikkatle okuyunuz lutfen)
" 2- Ermenistan'a taarruz hareketimizi Itilaf devletleri ve Amerika harp ilani kabul edecek ve ihtimal ki memleketin Bati kisimlarindan ve b�y�k bir ihtimalle Trabzon'dan taarruza gececeklerdir. " ve 3. maddesi: " 3- Trabzon'a terk olunacak kuvvetin bir Ingiliz Cikartmasina mukabele ve m�dafaa edememesi halinde b�t�n memleket dahilindeki teredd�d�n aleyhimize gelismesi akla geliyor. " m�talaalaridir.
Benim elimde Kolordu nami altinda eski 9. Ordunun iki Kolorduluk kuvveti vardi. Plan geregi bana daha iki Kolordu verilecek iken en yakýn biri dahi verilmiyordu. Ben de itiraz etmiyordum, çünkü G�rc� Ordusunu Bolsevikler tuttugundan bana esit olan Ermeni Ordusunu birkac taarruzla harp disi edebilecegime kanaatim vardi. Bunu defalarca Mustafa Kemal Pasa'ya da anlatmistim. Ermeni ve G�rc� Ordulari Ingilizlerle de takviye edilmis bir halde iken kýþýn bile Kafkasya'ya taarruzu isteyen Mustafa Kemal Pasa'nin simdi önüme bir takim mahzurlar ymasnn sebebini anlamistim: O, Rawlinson'un bana yaptigi ve benim de Hey'et-i Temsiliye'ye bildirerek sakinilmasini istedigim Ingiliz'in, " Cumhuriyet teskil ederseniz yardim ederiz " vaadine inanarak B�y�k Millet Meclisi Baskanliginda Ankara'da kalip isi siyasi cepheden hal edecegini saniyordu.
yahudi M.Kemal bir Ingiliz ajanidir
Jan 11.05
Asagidaki yazinin eksik kismi...
** Asagida Ahmet Kabakli�nin yorumu nedense cikmamis, onu tekrar as yorum buraya... Bu yazilari birkac defa dikkatlice okuyun...
"Bati'ya kalkan tren" hizini almisti.
"Hilafet'in kaldirilmasina dýþtan ve içten akisler" derleyen Ahmet Kabakli, T�rk Edebiyati'nin Nisan sayisinda bu konuya oldukca genis yer ayiriyor. Ikbal gibi Islam sairleri o zaman Mustafa Kemal'i "M�cahid-i Islam" olarak selamliyordu. Sonra "Eyvah" i yazacakti ama olan olacakti bu arada.
Kabakli'nin bu derlemesini �zet olarak buraya aktariyorum:
" T�rklerin hilafeti ansizuin ve beklenmeyen bir tarzda kaldirmalari basta Ingilizler olmak �zere b�t�n Bati'dan alkýþ toplamistir. Bu bakimdan Mustafa Kemal Pasa' ya y�neltilen pek cok �vg�ler arasinda General Sheiril Mustafa Kemal Pasa'yi ünlü Protestan reformcu Martin Luther'e benzetmektedir. "
Ingiliz yazari Ph. Gravet "Saltanat ve Hilafet'in kaldirilmasini T�rkiye'yi bir Avrupa devleti haline getirmek isteyen devrimci degisikliklerin ilki" olarak yorumluyor.
Hind m�sl�manlari ve Avrupa m�sl�manlari Hilafetin kaldirilmasi karsisinda hayal kirikliklarini ifade ederlerken "Briton and Turk, London 1941"de þu görüþler yer almaktaydi: "Türk Cumhuriyetcileri, m�sl�man uyruklari olan herhangi bir gayrim�slim devlet isin (Ingiltere gibi) her zaman g�cçl�kler cikartacak bir kurumu (Hilafeti) ortadan kaldirmakla Britanya Imparatorlugu'na olaganst� bir iyilik yapmistir."
Posted By: yahudi M.Kemal bir Ingiliz ajanidir
Jan 10.05
M�sl�man T�rk milletine oynanan en b�y�k oyun...
British Foreign Minister (1924, March 3rd) :
"We must put an end to anything which brings about any Islamic unity between the sons of Muslims. As we have succeeded in finishing off the Khilafah so we must ensure that there will never arise unity for the Muslims whether it be intellectual or cultural unity."
-The Islamic State, Taqiuddin An-Nabbahani, Al-Khilafah Publications-
16. iDDIA: ATAT�RK��N ANNE ve BABASI KiM ?
G i r i s
�ns�z
Asagidaki ciddi iddialari; Atatürk´ü koruma kanunlari ile yasaklama ve cezalandirma hicbir fayda getirmemistir. Bilakis bu suclamalar git-gide daha da artmis ve hatta bu kanunlar aksi tesirlerini de göstermeye baslamislardir. Atatürk´e karsi bir kinin varligindan da bahsetmek gercek disi da olmasa gerek. Bu demektir ki, bu yasaklama kanunlarinin derhal ortadan kaldirilmalari gerekir. Atatürk´ü koruma kanunlari adi altindaki kanunlar, cag disi kanunlardir ve hicbir kimse veya kurulus icin dünya tarihinde böyle bir sacma kanun yoktur. Hem Atatürk´ün bu gibi koruma kanunlarina da ihtiyaci yoktur. Hem yasaklarla ve cezalarla bir insan savunulamaz.
Cumhuriyetle ilgili olmayan bu saldirilarin sadece Atatürk´e yöneltilmis oldugu da kesindir. Atatürk´e yapilan bu saldirilarin, Cumhuriyete yapilan saldirilar olarak gösterilmeleri de yanlistir.
Saldirilari ve bunlara verilen cevaplari ham olarak toplayip, sizlere sunmayi dogru buluyorum.
Bu arada Atatürk´ü savunma bilinc ve materyallerinden yoksun olan Atatürkcülerin terbiyesizce küfürlere bas vurduklarini tespit etmek beni de üzdü.
Eger Atatürk´ü savunabilecek bilgi ve yeteneginiz yoksa, küfürlere basvurarak, "Atatürkcüler cahil insanlardir" ön yargisinin olusmasini da desteklemeyiniz.
MiM
iddialar
ATATÜRK ve BABASI
sabetay-sevi.com
May 23.05
GiZLENEN TARiH...
Mustafa Kemal: "Ben de babamý tanýmýyorum ya !"
Selanikli Kemal yalnizca kendi ismini deðiþtirmiyor, çevresindekilerin de isimlerini deðiþtiriyordu. Örneðin Mustafa olan ismini kullanmýyordu. Öte yandan Dolmabahçe Sarayý’ndaki Cemaleddin isimli bir hizmetçinin ismini "Çelebi" olarak deðiþtirmiþti. Cemal Granda isimli bu hizmetçi, kendi hatýrasýnda isminin Cemaleddin olduðunu söylediðinde M. Kemal’in müthiþ þekilde öfkelendiðini þöyle anlatýyor :
Atatürk, "Bu Cemaleddin ismini kim koydu sana ?" diye sordu. Artýk adam akilli korkmaða baþlamiþtim. "Babam" diye cevap verdim. "Öyle ise baban ne adammýþ senin?" diye sertçe çýkýþtý. Bunun üzerine, "Ben babamý tanýmýyorum!" deyince yüzü daha da sertleþti.
-Babamý tanimýyorum ne demek? Sen babasýz mý doðdun? Baban yok mu senin?
-Ben dokuz aylýkken babam ölmüþ!
Atatürk üzüldüðümü yüzümden okumuþ olacak ki, birden sesini yumuþattý, "Ananý tanýyorsun ya yeter!" dedi. Ve biraz durduktan sonra ekledi: "Ben de babamý tanýmýyorum ya!" (Atatürk’ün �?stanbul’daki Hayatý, Niyazi Ahmed Banoðlu, c. 2, sf. 387)
M. Kemal’in hizmetinde bulunan Cemal Granda, daha sonra yine kendisinin kaleme aldýðý hatýrasýnda, M. Kemal’in ismi üzerinde durmaktan vazgeçmediðini naklederek þöyle diyor:
"Atatürk tekrar beni çaðýrdý. Yemek isteyecek sanýyordum. Fakat onun aklý hep benim ismimdeymiþ: 'Ulan bu ismi sen mi koydun, baban mý?' diye bar bar baðýrmaða baþladý. Çok korkmaða baþlamýþtým. Benim korktuðumu görünce daha fazla baðýrýyordu. Artýk elim ayaðým titremeðe baþlamýþtý. Ayakta duracak halim yoktu. Belki daha fazla kýzar da dövülürüm diye gözünden uzaklaþmaða karar verdim. Saat üçe doðru sofrayý býrakarak yatmaða gittim. O gece sabaha dek gözüme uyku tutmadý. Yattýðým yerde dua ediyordum. Kâbusla karýþýk korkulu rüyalar gördüm. Yavaþ yavaþ geldiðime piþman bile olmaða baþlamýþtým. Bu isim de baþýma iþ açýyordu galiba... Nereden bulmuþlardý bu 'Cemal'i de bana takmýþlardý?" (A.g.e.)
Cemal Granda daha sonra M. Kemal’in adýný "Çelebi" þeklinde çevirdiðini ve o andan itibaren bir daha ismi üzerinde durulmadýðýný anlatýyor... (Yakýn Tarih Ansiklopedisi)
sabetay-sevi.com
May 23.05
Mustafa Kemal'in babasý belli deðil...
SELAN�?K ASL�?YE HUKUK MAHKEMES�?
ilâm karar numarasý: Adet/451
Abduþ'un ölümünden sonra Zübeyde Abduþ'un karýsý olduðunu ve oðlu da Abduþ'un oðlu olduðu iddiasý ile açmýþ olduðu miras davasýnda Abduþ'un kardeþleri, mahkemeye vermiþ olduklarý iddianâmede Zübeyde'nin Abduþ'un karýsý olmadýðýný ve umumhâneden (genelevinden) odalýk aldýðýný ve oðlu Mustafa iki yaþýnda kucaðýnda olduðunu ve Abduþ'un bilaveled öldüðünü iddialarý ile keyfiyetin umumhâneden sorulmasýný talepleri üzerine umumhâneye yazýlan tezkerin cevabýnda, "Zübeyde'nin oðlu ile beraber 19 Haziran 1297'de umumhânemize dühul edip, Yeniþehir'li Abduþ isminde bir kabadayý ile anlaþýp 11 Nisan 1298'de umumhânemizden hüruc etmiþtir (çýkmýþtýr)!". Bu yazýya istinaden Zübeyde'nin davasýnýn reddine karar verilmiþtir.
22 Kanunî-Evvel 1298, 20 kuruþluk pul, Hakim Aza Aza, Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi, Mühür Mühür Mühür
�?ftira �?se o Halde �?spat Edin !
Laik T.C.´nin kurucusu, �?slam áleminin parçalayýcýsý, memleketi bir uçtan diðer uca kadar mahveden, kadýnlarý iffetsizleþtiren, kýsacasý Anadolu´da her türlü pis iþlerin ve mürtedliðin baþlatýcýsý M.Kemal hakkýnda bir belgenin ortaya çýkmasýndan sonra, kemalistler ne yapacaklarýný hangi dala sarýlacaklarýný þaþýrdýlar.
Ortaya çýkan bu belgede, M. Kemal´in bir piç (babasi mechul) olduðu ve annesinin genelevden çýkarýldýðý yer alýyordu. Üstelik bu belge, sýradan bir belge olmayýp bir mahkeme kararýydý.
Kemalistler ve onlarýn uþaklarý basýn, hemen bu belgeye, araþtýrma yapmadan sahte, uydurma damgasýný vurdular. Ata(!)larýna büyük bir iftira atýldýðýný feryad ederek söylemeye baþladýlar. Elbette bu gazeteler ve kemalistler atalarýný savunacaklardýr. Bu savunmayý yapmak mecburiyetinde olan gazetelerden birisi de, birinci sayfasýnda devamlý olarak atalarýnýn kopuk kellesini yayýnlayan ve atalarý gibi mason olan Hürriyet gazetesiydi.
Hürriyet, doðru yazma cesareti olmayan ve gerçekleri aksettiremeyen, müslümanlara yalan ve iftira atma sevdalýsý olan bir gazetedir. Bu gazete 22 Ocak 1990 tarihli Avrupa baskýsýnda M. Kemal´in piç olmadýðýný isbatlamak için çeþitli demogojilere girip þöyle diyor:
"... Karar tutanaðýný inceleyen din bilginleri..., metnin yer aldýðý kaðýdýn renginin bozulmamasý ve yazýnýn hasar görmemesinin..." Haberi okumak için týklayýn
�?nsanýn aklýna bu yazýyý okuyunca ister istemez þu soru geliyor: Böyle bir belge neden din bilginlerine inceletiliyor? Böyle bir karar niçin din bilginlerini ilgilendiriyor? Tabii ki Hürriyet, yalanýný pekiþtirmek amacýyla "din bilginleri" tabirini kullanýyor. Çünkü müslüman halký avutmak ve kandýrmak için din tabirini kullanmasý gerekiyor. Kaðýdýn yýpranmýþ olup olmamasýna gelince, herhalde din bilginleri bu konuda karar verecek deðildir. Hürriyet böyle bir yalaný nereden çýkarýyor? Bu konu üzerine ayrý bir inceleme yapýlýr. Eðer tarihi eserlerin incelemesini din adamlarý yapýyorsa arkeolojik kazýlara da din adamlarýný götürsünler. Müslüman milleti bu kadar enayi mi zannediyor Hürriyet? Hürriyet´in ne kadar yalancý olduðunu ve bu haberi yalan yanlýþ atalarýný kurtarmak için yazdýklarýný anlamak güç bir mesele olmasa gerek.
Belgenin küpürünü yayýnlayan adý geçen gazete, altýnda þu açýklamayý yapýyor: "...Sahte ve Arapça olarak kaleme alýnan bu belgenin..."
Burada büyük bir hataya düþüyor gazete. Çünkü o yazý (belge) Arapça deðil, Osmanlýcadýr. Belgenin Arapça mý, Osmanýca mý olduðunu tesbit edemeyenler, kalkýyor sahteliðini isbat etmeye çalýþýyor. Heyhat!..
Tabii bu arada din bilginleri de suya düþüyor. Bunlar nasýl din bilgini ki, bir belgenin Arapça mý, Osmanlýca mý olduðunu anlayamýyorlar? Hayret!..
Hürriyet´in yalaný böylece kendiliðinden ortaya çýkýyor. Zaten kimsenin inandýðý da yok ya!
Önemli ve herkesin bilmesi gereken bir konu da; bir þey iftira ise onun iftira olduðu delilleriyle isbat edilir, gerçekler ortaya çýkarýlýr, iþte o zaman onun iftira olduðu ortaya çýkar. Ama gelin görün ki, kemalistler böyle bir þeye yanaþmýyorlar ve yanaþamazlar da.
M. Kemal´in babasýz olduðunu ilk kez (etrafta böyle bir mevzu dolaþsa bile) cesaretle ortaya koyan ÜMMET Gazetesidir. Ümmet Yayýnlarý yayýnladýðý kitabýn 13. Sayfasýnda:
"Bütün bunlara raðmen muhakkýk ve müdekkikler, tarihçiler, ilgililer araþtýrmalarýný yapsýnlar, sorsunlar, soruþtursular, sahte ve yanlýþ bilgi ve belgeler varsa müdellel bir þekilde ortaya koysunlar. Ümmet Gazetesi ve yazarlarý bundan memnun olur, kendilerine teþekkür ederler. Çünkü, gaye ve maksat, þahýs ve þahsiyet deðil, hakikatlarýn tam ve aslýna uygun olarak yeni nesillere intikal ettirilmesidir," demiþtir.
Ümmet Gazetesi bu konuyu net bir þekilde ortaya koymuþ ve tersini iddia edenlerin konuyu açýklýða kavuþturmasýný istemiþtir. Ama bunu yapacak cesaret nerede kemalistlerde?
M. Kemal´in babasýný ve soyunu merak edenler çoktur. "Atatürk´ün soy kütüðü üzerine bir çalýþma" adlý kitapta þunlar geçiyor:
"Türk çocuðu, Atatürk´ü daha ziyade inkilaplarý ve olaylarý yaratan insanýn kiþiliðini, karekterini, hayatýnýn özelliklerini öðrenmek arzusundadýr. Türk çocuðu, bu bilgi susuzluðunu gidermek için adeta çýrpýnmaktadýr. Bu sorularýn cevabýný verebilecek kaynaðý da bulamamaktadýr." (1)
Görüldüðü gibi Kemalistler dahi M. Kemal´in soyu hakkýnda kesin bir bilgiye sahip deðillerdir. Bunu kendileri bile itiraf etme mecburiyetinde kalmýþlardýr: "Atatürk´ün doðduðu Selanik´teki Osmanlý Nüfus-Tapu ve öteki resmi kayýtlarýn Balkan savaþýndan sonra Yunanlýlarca ele geçirilip akibetinin ne olduðunun bilinmemesidir." (2)
Kemalistlerin dayanaðý ve tutunacak dallarý yoktur. Kendi hazýrladýklarý kitaplarda, broþürlerde açýklar vermekte ve bir çýkmaza girmektedirler. Ata(!)larýnýn doðum tarihi hakkýnda bile kesin bilgileri yoktur. M. Kemal´in yakýn arkadaþý ve özel doktoru, Rýza Nur, onun babasýz olduðunu bir çok kaynaklara dayanarak belirtmiþtir. Üstelik babasýnýn anýlmasýna tahammül gösteremediðini söylemiþtir. "M. kemal, babasýndan kendi bahsetmediði gibi diðer birinin bahsettiðini iþitirse ona düþman olur. Buna dair vukuat vardýr." (3)
Erreculüs-Sanem adlý eserde, M. Kemal´in soyu hakkýnda þunlar yazýlmaktadýr:
' M. Kemal Paþa´nýn babasýnýn kim olduðunu ve hususi halini sordum. Bana Cafer Tayyar Paþa, M. Kemal için, "Evvel ezel böyledir, yani ayyaþtýr, sefihtir" demiþtir. Babasý kimdir, dediðim zaman muhtelif þey söylerler demiþti.' (4) Ayrýca M. Kemal hakkýnda, "Onun ezelden beri ayyaþlýðýný, sicilinin bozuk olduðunu bilmeyen yoktur," (5) denilmiþtir.
Bu gerçeklerden sonra Kemalistlerin teslim olmaktan baþka çareleri yoktur. Kendi hazýrladýklarý ve hazýrlattýklarý kitaplarda bile bu gerçeði itiraf etmek mecburiyetinde kalmýþlardýr.
Bir kýsým insanlar "Babasýnýn olmamasýnda onun ne suçu var?" diyebilirler. Bunlara cevap olarak deriz ki, bu adamýn babasý belli deðil, soyu hakkýnda bir þey bilinmiyor ve kalkýp bu adam milyonlarca mensubu olan bir millete ata(!) yapýlýyor.
Babasý belli olmayan þahýs bir milletin atasý olabilir mi?
�?kinci husus ise, resmi tarih neden yalan söylüyor?
Adamýn babasý belli deðil, T.C´nin tarih kitaplarý onun babasýnýn var olduðunu göstermek suretiyle yalan ve yanlýþ bilgi veriyorlar. Bunlarýn yazmýþ olduklarý kitaplara güvenmek mümkün mü? Üstelik gerçekleri yazan kitaplar yasaklanýyor ve bu kitaplarý okumak isteyen mazlum insanlar, zindana atýlmak suretiyle cezalandýrýlýyorlar.
Tarihçilerin ve basýnýn görevi tarihi hakikatlarý ve gerçekleri su yüzüne çýkartmaktýr. Neden bu gerçeklerin su yüzüne çýkmasýndan rahatsýz oluyor bu kemalistler ve uþaklarý ?
Kemalistlerin hazýrladýklarý planlarý, gizledikleri gerçekler artýk su yüzüne çýkmakta ve kemalistlerin oyunlarý, bir bir bozulmaktadýr. Yüce Allah(c.c.) bu konuda þöyle buyuruyor:
"Tuzak kurdular, Allah da tuzaklarýna karþýlýk verdi. Çünkü Allah (istese) herkesten daha iyi tuzak kurar." (6)
Kaynaklar:
(1) Atatürk´ün soy kütüðü üzerine bir çalýþma, Burhan Göksel, Kültür ve Turizm Bakanlýðý Yayýnlarý: 849, s. 3
(2) A.g.e., s.1
(3) Rýza Nur, Hayat ve Hatýratým, c. 3, s. 562
(4) Errecülüs-Sanem, s.471, 2 nolu vesika
(5) A.g.e., 5 nolu vesika
(6) Ali �?mran, 54
Bu belge, Türkiye´de çeþitli kitab ve gazetelerde yerini aldý:
"Deccaliyet ve Kemalizm" (Hüseyin Demirel, s.147) :
"ABDO�?" hikayesi: �?lk defa Yakýn Tarih Ansiklopedisinde Mustafa Kaplan imzasýyla neþredilen "Abdoþ Aða" ile ilgili yazýlar mahkemelerde dava konusu oldu. Bu belgelerde Atatürk´ün annesinin genelevden çýktýðý ve Atatürk´ün gayrimeþru olduðu ileri sürülüyordu. Hürriyet 21 Ocak 1990´da "Atatürk´ün gayrimeþru doðduðunu iddia eden.. çirkin tezgahýn belgeleri" baþlýðý altýnda bu meseleyi kamuoyuna duyurdu. Selanik´te bir mahkemenin verdiði kararýn metni Osmanlýca olarak gazetenin haberinde basýldý.
Bu metni bir memur Milli Eðitim Bakanlýðýnda fotokopi ile çoðaltýrken yakalanmýþtý. Mesele sonrada örtbas edildi. Burhan Bozgyik´in "Türkiye üzerine oynanan oyunlar" kitabýnda da bu belgenin tam metin Türkçe olarak basýldý. (Yeni Asya Gazetesi neþriyatý,1990, s.105)
Yazar´ýn Ümmet-i Muhammed gazetesinin 8. sayýsýnda (1988 senesinde) bu belgenin neþredildiðini nakletmemesinin iki sebebi olabilir :
1- Bu belgenin yayýna intikal ettiðinden haberdar olmamasý;
2- Türkiye´de Ümmet-i Muhammed gazetesinin yasak olmasý.
Bizim için ama önemli olan, bu belgenin artýk -yayýn hayatýnda- tartýþýlmaz bir yerinin olmasýdýr.
MUSTAFA KEMAL'�?N BABASI K�?M ?
Yukarýda metnini koyduðumuz ve latin harfleriyle de yazdýðýmýz "Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi" baþlýðýný taþýyan yazý ile Dr. Rýza Nur'un "Hayat ve Hatýratým" adlý eserinin üçüncü cildinin 561. sayfasýndaki yazý ana hatlarýyla birbirini tutmakta ve teyid eder mahiyettedir. �?laveten þunu da söylemek gerekir: Fransýz nazýrlarýndan Hedyo Paris'te Türkiye üzerine verdiði ve "Conferencio" mecmuasýnda neþredildiði konuþmasýnda Mustafa Kemal'in babasýnýn meçhul olduðunu söylemiþtir. Ayrýca, Mustafa Kemal'in gayr-i meþru olarak dünyaya geldiði ve bu hususta Yunanistan'da bir mahkeme kararý bulunduðu, kendilerine itimad edilir zatlarý tarafýndan kulaktan kulaða söylenmekte ve dolaþmaktadýr. Bütün bunlara raðmen; muhakkik ve müdekkikler, tarihçiler, ilgililer araþtýrmalarýný yapsýnlar, sorsunlar, soruþtursunlar; sahte ve yanlýþ bilgi ve belgeler varsa müdellel bir þekilde ortaya koysunlar. "Ümmet" Gazetesi ve yazarlarý bundan memnun olur, kendilerine teþekkür ederler. Çünkü gaye ve maksat, þahýs ve þahsiyet deðil, hakikatlarýn ortaya çýkmasýdýr, tarihî hakikatlarýn tam ve aslýna uygun olarak yeni nesillere intikal edilmesidir.
Ayrýca þu husus da gözardý edilemez: 5816 sayýlý "Atatürk'ü Koruma Kanunu"nun arkasýnda yatan mana nedir? Bu kanunla neler getirilmek isteniyor? Dünyanýn neresinde görülmüþ böyle bir kanun? Gerçekleri gizlemek mümkün mü? "Mýzrak çuvala sýðmaz!" demiþ atalar!
Kemalistlerin gücü yetiyorsa mýzraðý çuvalda saklasýnlar!..
Gösterdikleri hassasiyet çok yanlýþtýr ve çok tehlikelidir. Onlarýn yapacaðý bir iþ var. O da, kaldýrsýnlar koruma kanunlarýný !...
Mustafa Kemal hakkýnda söylenenler ve yazýlanlar yanlýþ ise çatýr çatýr cevap verirler! Yoksa eðer doðru ise; o zaman kýzmasýnlar; gerçekler yazýlsýn da Ata(!)larýnýn kimliði, kim olduðu ve ne mal olduðu ortaya çýksýn!.. Bir Stalin'in, bir Mao'nun akibetinden ibret alsýnlar da akýllansýnlar!..
Bir gün gelecek, o çeþit kanunlar delinecektir. Hak ve hakikat bunlarý dile getirecektir. Tarih, muvakkat bir zaman susarsa da bir gün gelir ortaya çýkar, susturmak isteyenleri bir silindir gibi ezer geçer; kendilerini de, korumak istedikleri adamý da rezil ve kepaze eder. Hem de dünyanýn gözleri önünde!.. Kur'an öyle demiyor mu?
"... Yoksa siz, Kitab'ýn bir kýsmýna inanýp bir kýsmýný inkâr mý ediyorsunuz? Sizden bunu yapanýn cezasý dünya hayatýnda rezil olmaktan baþka nedir? Kýyamet gününde (onlar) azabýn en þiddetlisine atýlýrlar. Allah yaptýklarýnýzý bilmez deðildir." (Bakara, 85)
Bu, deðiþmez ilahî bir kanundur; her yerde ve her zaman hükmünü icra eder; Kemalist ordular, kemalist savcýlar, kemalist Prof.'lar, kemalist hocalar da bu ilahî kanun elinden Mustafa Kemal'i kurtaramazlar. Buna imkân ve ihtimal yoktur! Nitekim kurtaramýyorlar; adamýn þahsiyetsiz bir vatan haini, din, namus ve millet düþmaný olduðu ortaya çýkmakta, yazýlmakta ve çizilmektedir. Türkiye sýnýrlarý içinde olmasa bile dünya neþriyatýnda kendini göstermektedir. "Ümmet Gazetesi"nden bunlarý okumaktasýnýz ve okuyacaksýnýz. Avrupa memleketlerinde Mustafa Kemal'in bir �?ngiliz casusu olduðu, Türk-Yunan muharebesinin sadece bir muvazaa (anlaþmalý döðüþten) ibaret olduðu, Yunan askerlerinin �?zmir'e çýkýþlarýnýn, �?ngilizler'e Mustafa Kemal tarafýndan telkin ve ilham edildiði, bütün bunlarýn da Türkiye'yi mutlak surette �?slam dünyasýnýn liderliðinden tardetmek maksadýna mâtuf olarak planlandýðý anlatýlmakta, hatta bu kabil kitaplarý okuyanlar Türkiye'ye geldiklerinde eþ ve dostlarýna gizlice aktarmaktadýrlar.
Aradan elli-altmýþ senelik bir zaman geçmiþtir. �?nsaf ile kabul etmek gerekir ki, hakikatýn meydana çýkmasýna, ne suretle olursa olsun engel olmak ilâ-nihâye sürüp gidemez. Dün kendisine aðýz dolusu hakaret ve iftira edilen Sultan Abdülhamid, bugün "Ulu Hakan", "Cennetmekân" diye anýlmaktadýr. Keza yukarýda da görüldüðü gibi, dün korkunç bir diktatör olan Stalin'i bugün Rusya'da aðzýna alabilecek bir kabadayý yoktur. Binaenaleyh zorlamalarla þahýslarýn ilâ-nihaye ayakta tutulmasýna imkân ve ihtimal yoktur.
* * * *
Rýza Nur, Hayat ve Hatýratým, III. cild, sayfa 561-562 :
' Selanik'te Rýza Efendi adýnda gümrük kolcusu birinin üvey oðlu Mustafa Kemal Harbiye Mektebi'ne geliyor. Mustafa Kemal'in babasý hakkýnda çok rivayet var; Kimi bir Sýrp, kimi bir Bulgar'dýr diyor. Güya anasý bunlarýn metresi imiþ. Yeni çýkan "20. Asýr Larousse" Pomak'týr diyor.
�?htiyar Tesalya'larýn rivayeti þudur :
Mustafa Kemal'in anasý Selanik'te kerhanede imiþ. Yeniþehir Týrnova'sýndan ve oranýn ileri gelen kabadayýlarýndan Abdoþ Aða Selanik'e gelir, bu kadýný görür, alýr götürür. Orada piç olarak Mustafa Kemal doðar. Mustafa beþ yaþlarýnda iken Abdoþ ölmüþ, anasý oðlu ile Selanik'e gelmiþ.
12 yaþýnda iken Mustafa, Týrnova'ya gidip miras istemiþ ise de piçliðini söylemiþler, geri göndermiþler. Mustafa, mektebe girmiþ. Anasý gümrük kolcusu Ali Rýza ile evlenmiþ. Çok tuhaftýr; Mustafa Kemal anasýndan bahseder, fakat babasýndan bir defa bile bahsetmemiþtir. Hasýlý rivayetler çok. Hangisi doðru?
Bir þeydeki rivayet çoksa; o þey belli deðildir. Nitekim fende, ilimde, tarihte hangi bahis hakkýnda çok nazariye veya rivayet varsa o bahis mâlum deðildir. Demek Mustafa Kemal piç deðilse bile babasý mâlum deðildir. Benim tahkikatýma göre onun Rýza adýnda gümrük kolcusu bir üvey babasý olduðu muhakkaktýr. Mustafa Kemal babasýndan kendi bahsetmediði gibi diðer birinin bahsettiðini iþitirse ona düþman olur. Buna dair vukuât vardýr. Nihayet Fransýz nazýrlarýndan Hedyo, Paris'te Türkiye üzerine iki konferans verdi. Bunlarý "Conferencio" mecmuasýnda neþredildi. Hedyo da orada "Mustafa Kemal'in babasý meçhuldür!" diyor.
**********
Mustafa Kemal: "Ben de babamý tanýmýyorum ya !"
Selanikli Kemal yalnýzca kendi ismini deðiþtirmiyor, çevresindekilerin de isimlerini deðiþtiriyordu. Örneðin Mustafa olan ismini kullanmýyordu. Öte yandan Dolmabahçe Sarayý’ndaki Cemaleddin isimli bir hizmetçinin ismini "Çelebi" olarak deðiþtirmiþti. Cemal Granda isimli bu hizmetçi, kendi hatýrasýnda isminin Cemaleddin olduðunu söylediðinde M. Kemal’in müthiþ þekilde öfkelendiðini þöyle anlatýyor :
Atatürk, "Bu Cemaleddin ismini kim koydu sana ?" diye sordu. Artýk adam akýllý korkmaða baþlamýþtým. "Babam" diye cevap verdim. "Öyle ise baban ne adammýþ senin?" diye sertçe çýkýþtý. Bunun üzerine, "Ben babamý tanýmýyorum!" deyince yüzü daha da sertleþti.
-Babamý tanýmýyorum ne demek? Sen babasýz mý doðdun? Baban yok mu senin?
-Ben dokuz aylýkken babam ölmüþ!
Atatürk üzüldüðümü yüzümden okumuþ olacak ki, birden sesini yumuþattý, "Ananý tanýyorsun ya yeter!" dedi. Ve biraz durduktan sonra ekledi: "Ben de babamý tanýmýyorum ya!" (Atatürk’ün �?stanbul’daki Hayatý, Niyazi Ahmed Banoðlu, c. 2, sf. 387)
M. Kemal’in hizmetinde bulunan Cemal Granda, daha sonra yine kendisinin kaleme aldýðý hatýrasýnda, M. Kemal’in ismi üzerinde durmaktan vazgeçmediðini naklederek þöyle diyor:
"Atatürk tekrar beni çaðýrdý. Yemek isteyecek sanýyordum. Fakat onun aklý hep benim ismimdeymiþ: 'Ulan bu ismi sen mi koydun, baban mý?' diye bar bar baðýrmaða baþladý. Çok korkmaða baþlamýþtým. Benim korktuðumu görünce daha fazla baðýrýyordu. Artýk elim ayaðým titremeðe baþlamýþtý. Ayakta duracak halim yoktu. Belki daha fazla kýzar da dövülürüm diye gözünden uzaklaþmaða karar verdim. Saat üçe doðru sofrayý býrakarak yatmaða gittim. O gece sabaha dek gözüme uyku tutmadý. Yattýðým yerde dua ediyordum. Kâbusla karýþýk korkulu rüyalar gördüm. Yavaþ yavaþ geldiðime piþman bile olmaða baþlamýþtým. Bu isim de baþýma iþ açýyordu galiba... Nereden bulmuþlardý bu 'Cemal'i de bana takmýþlardý?" (A.g.e.)
Cemal Granda daha sonra M. Kemal’in adýný "Çelebi" þeklinde çevirdiðini ve o andan itibaren bir daha ismi üzerinde durulmadýðýný anlatýyor... (Yakýn Tarih Ansiklopedisi)
sabetay-sevi.com
Jan 21.05
Mustafa Kemal'in babasý belli deðil...
SELAN�?K ASL�?YE HUKUK MAHKEMES�?
�?lâm karar numarasý: Adet/451
Abduþ'un ölümünden sonra Zübeyde Abduþ'un karýsý olduðunu ve oðlu da Abduþ'un oðlu olduðu iddiasý ile açmýþ olduðu miras davasýnda Abduþ'un kardeþleri, mahkemeye vermiþ olduklarý iddianâmede Zübeyde'nin Abduþ'un karýsý olmadýðýný ve umumhâneden (genelevinden) odalýk aldýðýný ve oðlu Mustafa iki yaþýnda kucaðýnda olduðunu ve Abduþ'un bilaveled öldüðünü iddialarý ile keyfiyetin umumhâneden sorulmasýný talepleri üzerine umumhâneye yazýlan tezkerin cevabýnda, "Zübeyde'nin oðlu ile beraber 19 Haziran 1297'de umumhânemize dühul edip, Yeniþehir'li Abduþ isminde bir kabadayý ile anlaþýp 11 Nisan 1298'de umumhânemizden hüruc etmiþtir (çýkmýþtýr)!". Bu yazýya istinaden Zübeyde'nin davasýnýn reddine karar verilmiþtir.
22 Kanunî-Evvel 1298, 20 kuruþluk pul, Hakim Aza Aza, Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi, Mühür Mühür Mühür
�?ftira �?se o Halde �?spat Edin !
Laik T.C.´nin kurucusu, �?slam áleminin parçalayýcýsý, memleketi bir uçtan diðer uca kadar mahveden, kadýnlarý iffetsizleþtiren, kýsacasý Anadolu´da her türlü pis iþlerin ve mürtedliðin baþlatýcýsý M.Kemal hakkýnda bir belgenin ortaya çýkmasýndan sonra, kemalistler ne yapacaklarýný hangi dala sarýlacaklarýný þaþýrdýlar.
Ortaya çýkan bu belgede, M. Kemal´in bir piç olduðu ve annesinin genelevden çýkarýldýðý yer alýyordu. Üstelik bu belge, sýradan bir belge olmayýp bir mahkeme kararýydý.
Kemalistler ve onlarýn uþaklarý basýn, hemen bu belgeye, araþtýrma yapmadan sahte, uydurma damgasýný vurdular. Ata(!)larýna büyük bir iftira atýldýðýný feryad ederek söylemeye baþladýlar. Elbette bu gazeteler ve kemalistler atalarýný savunacaklardýr. Bu savunmayý yapmak mecburiyetinde olan gazetelerden birisi de, birinci sayfasýnda devamlý olarak atalarýnýn kopuk kellesini yayýnlayan ve atalarý gibi mason olan Hürriyet gazetesiydi.
Hürriyet, doðru yazma cesareti olmayan ve gerçekleri aksettiremeyen, müslümanlara yalan ve iftira atma sevdalýsý olan bir gazetedir. Bu gazete 22 Ocak 1990 tarihli Avrupa baskýsýnda M. Kemal´in piç olmadýðýný isbatlamak için çeþitli demogojilere girip þöyle diyor:
"... Karar tutanaðýný inceleyen din bilginleri..., metnin yer aldýðý kaðýdýn renginin bozulmamasý ve yazýnýn hasar görmemesinin..." Haberi okumak için týklayýn
�?nsanýn aklýna bu yazýyý okuyunca ister istemez þu soru geliyor: Böyle bir belge neden din bilginlerine inceletiliyor? Böyle bir karar niçin din bilginlerini ilgilendiriyor? Tabii ki Hürriyet, yalanýný pekiþtirmek amacýyla "din bilginleri" tabirini kullanýyor. Çünkü müslüman halký avutmak ve kandýrmak için din tabirini kullanmasý gerekiyor. Kaðýdýn yýpranmýþ olup olmamasýna gelince, herhalde din bilginleri bu konuda karar verecek deðildir. Hürriyet böyle bir yalaný nereden çýkarýyor? Bu konu üzerine ayrý bir inceleme yapýlýr. Eðer tarihi eserlerin incelemesini din adamlarý yapýyorsa arkeolojik kazýlara da din adamlarýný götürsünler. Müslüman milleti bu kadar enayi mi zannediyor Hürriyet? Hürriyet´in ne kadar yalancý olduðunu ve bu haberi yalan yanlýþ atalarýný kurtarmak için yazdýklarýný anlamak güç bir mesele olmasa gerek.
Belgenin küpürünü yayýnlayan adý geçen gazete, altýnda þu açýklamayý yapýyor: "...Sahte ve Arapça olarak kaleme alýnan bu belgenin..."
Burada büyük bir hataya düþüyor gazete. Çünkü o yazý (belge) Arapça deðil, Osmanlýcadýr. Belgenin Arapça mý, Osmanýca mý olduðunu tesbit edemeyenler, kalkýyor sahteliðini isbat etmeye çalýþýyor. Heyhat!..
Tabii bu arada din bilginleri de suya düþüyor. Bunlar nasýl din bilgini ki, bir belgenin Arapça mý, Osmanlýca mý olduðunu anlayamýyorlar? Hayret!..
Hürriyet´in yalaný böylece kendiliðinden ortaya çýkýyor. Zaten kimsenin inandýðý da yok ya!
Önemli ve herkesin bilmesi gereken bir konu da; bir þey iftira ise onun iftira olduðu delilleriyle isbat edilir, gerçekler ortaya çýkarýlýr, iþte o zaman onun iftira olduðu ortaya çýkar. Ama gelin görün ki, kemalistler böyle bir þeye yanaþmýyorlar ve yanaþamazlar da.
M. Kemal´in babasýz olduðunu ilk kez (etrafta böyle bir mevzu dolaþsa bile) cesaretle ortaya koyan ÜMMET Gazetesidir. Ümmet Yayýnlarý yayýnladýðý kitabýn 13. Sayfasýnda:
"Bütün bunlara raðmen muhakkýk ve müdekkikler, tarihçiler, ilgililer araþtýrmalarýný yapsýnlar, sorsunlar, soruþtursular, sahte ve yanlýþ bilgi ve belgeler varsa müdellel bir þekilde ortaya koysunlar. Ümmet Gazetesi ve yazarlarý bundan memnun olur, kendilerine teþekkür ederler. Çünkü, gaye ve maksat, þahýs ve þahsiyet deðil, hakikatlarýn tam ve aslýna uygun olarak yeni nesillere intikal ettirilmesidir," demiþtir.
Ümmet Gazetesi bu konuyu net bir þekilde ortaya koymuþ ve tersini iddia edenlerin konuyu açýklýða kavuþturmasýný istemiþtir. Ama bunu yapacak cesaret nerede kemalistlerde?
M. Kemal´in babasýný ve soyunu merak edenler çoktur. "Atatürk´ün soy kütüðü üzerine bir çalýþma" adlý kitapta þunlar geçiyor:
"Türk çocuðu, Atatürk´ü daha ziyade inkilaplarý ve olaylarý yaratan insanýn kiþiliðini, karekterini, hayatýnýn özelliklerini öðrenmek arzusundadýr. Türk çocuðu, bu bilgi susuzluðunu gidermek için adeta çýrpýnmaktadýr. Bu sorularýn cevabýný verebilecek kaynaðý da bulamamaktadýr." (1)
Görüldüðü gibi Kemalistler dahi M. Kemal´in soyu hakkýnda kesin bir bilgiye sahip deðillerdir. Bunu kendileri bile itiraf etme mecburiyetinde kalmýþlardýr: "Atatürk´ün doðduðu Selanik´teki Osmanlý Nüfus-Tapu ve öteki resmi kayýtlarýn Balkan savaþýndan sonra Yunanlýlarca ele geçirilip akibetinin ne olduðunun bilinmemesidir." (2)
Kemalistlerin dayanaðý ve tutunacak dallarý yoktur. Kendi hazýrladýklarý kitaplarda, broþürlerde açýklar vermekte ve bir çýkmaza girmektedirler. Ata(!)larýnýn doðum tarihi hakkýnda bile kesin bilgileri yoktur. M. Kemal´in yakýn arkadaþý ve özel doktoru, Rýza Nur, onun babasýz olduðunu bir çok kaynaklara dayanarak belirtmiþtir. Üstelik babasýnýn anýlmasýna tahammül gösteremediðini söylemiþtir. "M. kemal, babasýndan kendi bahsetmediði gibi diðer birinin bahsettiðini iþitirse ona düþman olur. Buna dair vukuat vardýr." (3)
Erreculüs-Sanem adlý eserde, M. Kemal´in soyu hakkýnda þunlar yazýlmaktadýr:
' M. Kemal Paþa´nýn babasýnýn kim olduðunu ve hususi halini sordum. Bana Cafer Tayyar Paþa, M. Kemal için, "Evvel ezel böyledir, yani ayyaþtýr, sefihtir" demiþtir. Babasý kimdir, dediðim zaman muhtelif þey söylerler demiþti.' (4) Ayrýca M. Kemal hakkýnda, "Onun ezelden beri ayyaþlýðýný, sicilinin bozuk olduðunu bilmeyen yoktur," (5) denilmiþtir.
Bu gerçeklerden sonra Kemalistlerin teslim olmaktan baþka çareleri yoktur. Kendi hazýrladýklarý ve hazýrlattýklarý kitaplarda bile bu gerçeði itiraf etmek mecburiyetinde kalmýþlardýr.
Bir kýsým insanlar "Babasýnýn olmamasýnda onun ne suçu var?" diyebilirler. Bunlara cevap olarak deriz ki, bu adamýn babasý belli deðil, soyu hakkýnda bir þey bilinmiyor ve kalkýp bu adam milyonlarca mensubu olan bir millete ata(!) yapýlýyor.
Babasý belli olmayan þahýs bir milletin atasý olabilir mi?
�?kinci husus ise, resmi tarih neden yalan söylüyor?
Adamýn babasý belli deðil, T.C´nin tarih kitaplarý onun babasýnýn var olduðunu göstermek suretiyle yalan ve yanlýþ bilgi veriyorlar. Bunlarýn yazmýþ olduklarý kitaplara güvenmek mümkün mü? Üstelik gerçekleri yazan kitaplar yasaklanýyor ve bu kitaplarý okumak isteyen mazlum insanlar, zindana atýlmak suretiyle cezalandýrýlýyorlar.
Tarihçilerin ve basýnýn görevi tarihi hakikatlarý ve gerçekleri su yüzüne çýkartmaktýr. Neden bu gerçeklerin su yüzüne çýkmasýndan rahatsýz oluyor bu kemalistler ve uþaklarý ?
Kemalistlerin hazýrladýklarý planlarý, gizledikleri gerçekler artýk su yüzüne çýkmakta ve kemalistlerin oyunlarý, bir bir bozulmaktadýr. Yüce Allah(c.c.) bu konuda þöyle buyuruyor:
"Tuzak kurdular, Allah da tuzaklarýna karþýlýk verdi. Çünkü Allah (istese) herkesten daha iyi tuzak kurar." (6)
Kaynaklar:
(1) Atatürk´ün soy kütüðü üzerine bir çalýþma, Burhan Göksel, Kültür ve Turizm Bakanlýðý Yayýnlarý: 849, s. 3
(2) A.g.e., s.1
(3) Rýza Nur, Hayat ve Hatýratým, c. 3, s. 562
(4) Errecülüs-Sanem, s.471, 2 nolu vesika
(5) A.g.e., 5 nolu vesika
(6) Ali �?mran, 54
Bu belge, Türkiye´de çeþitli kitab ve gazetelerde yerini aldý:
"Deccaliyet ve Kemalizm" (Hüseyin Demirel, s.147) :
"ABDO�?" hikayesi: �?lk defa Yakýn Tarih Ansiklopedisinde Mustafa Kaplan imzasýyla neþredilen "Abdoþ Aða" ile ilgili yazýlar mahkemelerde dava konusu oldu. Bu belgelerde Atatürk´ün annesinin genelevden çýktýðý ve Atatürk´ün gayrimeþru olduðu ileri sürülüyordu. Hürriyet 21 Ocak 1990´da "Atatürk´ün gayrimeþru doðduðunu iddia eden.. çirkin tezgahýn belgeleri" baþlýðý altýnda bu meseleyi kamuoyuna duyurdu. Selanik´te bir mahkemenin verdiði kararýn metni Osmanlýca olarak gazetenin haberinde basýldý.
Bu metni bir memur Milli Eðitim Bakanlýðýnda fotokopi ile çoðaltýrken yakalanmýþtý. Mesele sonrada örtbas edildi. Burhan Bozgyik´in "Türkiye üzerine oynanan oyunlar" kitabýnda da bu belgenin tam metin Türkçe olarak basýldý. (Yeni Asya Gazetesi neþriyatý,1990, s.105)
Yazar´ýn Ümmet-i Muhammed gazetesinin 8. sayýsýnda (1988 senesinde) bu belgenin neþredildiðini nakletmemesinin iki sebebi olabilir :
1- Bu belgenin yayýna intikal ettiðinden haberdar olmamasý;
2- Türkiye´de Ümmet-i Muhammed gazetesinin yasak olmasý.
Bizim için ama önemli olan, bu belgenin artýk -yayýn hayatýnda- tartýþýlmaz bir yerinin olmasýdýr.
MUSTAFA KEMAL'�?N BABASI K�?M ?
Yukarýda metnini koyduðumuz ve latin harfleriyle de yazdýðýmýz "Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi" baþlýðýný taþýyan yazý ile Dr. Rýza Nur'un "Hayat ve Hatýratým" adlý eserinin üçüncü cildinin 561. sayfasýndaki yazý ana hatlarýyla birbirini tutmakta ve teyid eder mahiyettedir. �?laveten þunu da söylemek gerekir: Fransýz nazýrlarýndan Hedyo Paris'te Türkiye üzerine verdiði ve "Conferencio" mecmuasýnda neþredildiði konuþmasýnda Mustafa Kemal'in babasýnýn meçhul olduðunu söylemiþtir. Ayrýca, Mustafa Kemal'in gayr-i meþru olarak dünyaya geldiði ve bu hususta Yunanistan'da bir mahkeme kararý bulunduðu, kendilerine itimad edilir zatlarý tarafýndan kulaktan kulaða söylenmekte ve dolaþmaktadýr. Bütün bunlara raðmen; muhakkik ve müdekkikler, tarihçiler, ilgililer araþtýrmalarýný yapsýnlar, sorsunlar, soruþtursunlar; sahte ve yanlýþ bilgi ve belgeler varsa müdellel bir þekilde ortaya koysunlar. "Ümmet" Gazetesi ve yazarlarý bundan memnun olur, kendilerine teþekkür ederler. Çünkü gaye ve maksat, þahýs ve þahsiyet deðil, hakikatlarýn ortaya çýkmasýdýr, tarihî hakikatlarýn tam ve aslýna uygun olarak yeni nesillere intikal edilmesidir.
Ayrýca þu husus da gözardý edilemez: 5816 sayýlý "Atatürk'ü Koruma Kanunu"nun arkasýnda yatan mana nedir? Bu kanunla neler getirilmek isteniyor? Dünyanýn neresinde görülmüþ böyle bir kanun? Gerçekleri gizlemek mümkün mü? "Mýzrak çuvala sýðmaz!" demiþ atalar!
Kemalistlerin gücü yetiyorsa mýzraðý çuvalda saklasýnlar!..
Gösterdikleri hassasiyet çok yanlýþtýr ve çok tehlikelidir. Onlarýn yapacaðý bir iþ var. O da, kaldýrsýnlar koruma kanunlarýný !...
Mustafa Kemal hakkýnda söylenenler ve yazýlanlar yanlýþ ise çatýr çatýr cevap verirler! Yoksa eðer doðru ise; o zaman kýzmasýnlar; gerçekler yazýlsýn da Ata(!)larýnýn kimliði, kim olduðu ve ne mal olduðu ortaya çýksýn!.. Bir Stalin'in, bir Mao'nun akibetinden ibret alsýnlar da akýllansýnlar!..
Bir gün gelecek, o çeþit kanunlar delinecektir. Hak ve hakikat bunlarý dile getirecektir. Tarih, muvakkat bir zaman susarsa da bir gün gelir ortaya çýkar, susturmak isteyenleri bir silindir gibi ezer geçer; kendilerini de, korumak istedikleri adamý da rezil ve kepaze eder. Hem de dünyanýn gözleri önünde!.. Kur'an öyle demiyor mu?
"... Yoksa siz, Kitab'ýn bir kýsmýna inanýp bir kýsmýný inkâr mý ediyorsunuz? Sizden bunu yapanýn cezasý dünya hayatýnda rezil olmaktan baþka nedir? Kýyamet gününde (onlar) azabýn en þiddetlisine atýlýrlar. Allah yaptýklarýnýzý bilmez deðildir." (Bakara, 85)
Bu, deðiþmez ilahî bir kanundur; her yerde ve her zaman hükmünü icra eder; Kemalist ordular, kemalist savcýlar, kemalist Prof.'lar, kemalist hocalar da bu ilahî kanun elinden Mustafa Kemal'i kurtaramazlar. Buna imkân ve ihtimal yoktur! Nitekim kurtaramýyorlar; adamýn þahsiyetsiz bir vatan haini, din, namus ve millet düþmaný olduðu ortaya çýkmakta, yazýlmakta ve çizilmektedir. Türkiye sýnýrlarý içinde olmasa bile dünya neþriyatýnda kendini göstermektedir. "Ümmet Gazetesi"nden bunlarý okumaktasýnýz ve okuyacaksýnýz. Avrupa memleketlerinde Mustafa Kemal'in bir �?ngiliz casusu olduðu, Türk-Yunan muharebesinin sadece bir muvazaa (anlaþmalý döðüþten) ibaret olduðu, Yunan askerlerinin �?zmir'e çýkýþlarýnýn, �?ngilizler'e Mustafa Kemal tarafýndan telkin ve ilham edildiði, bütün bunlarýn da Türkiye'yi mutlak surette �?slam dünyasýnýn liderliðinden tardetmek maksadýna mâtuf olarak planlandýðý anlatýlmakta, hatta bu kabil kitaplarý okuyanlar Türkiye'ye geldiklerinde eþ ve dostlarýna gizlice aktarmaktadýrlar.
Aradan elli-altmýþ senelik bir zaman geçmiþtir. �?nsaf ile kabul etmek gerekir ki, hakikatýn meydana çýkmasýna, ne suretle olursa olsun engel olmak ilâ-nihâye sürüp gidemez. Dün kendisine aðýz dolusu hakaret ve iftira edilen Sultan Abdülhamid, bugün "Ulu Hakan", "Cennetmekân" diye anýlmaktadýr. Keza yukarýda da görüldüðü gibi, dün korkunç bir diktatör olan Stalin'i bugün Rusya'da aðzýna alabilecek bir kabadayý yoktur. Binaenaleyh zorlamalarla þahýslarýn ilâ-nihaye ayakta tutulmasýna imkân ve ihtimal yoktur.
* * * *
Rýza Nur, Hayat ve Hatýratým, III. cild, sayfa 561-562 :
' Selanik'te Rýza Efendi adýnda gümrük kolcusu birinin üvey oðlu Mustafa Kemal Harbiye Mektebi'ne geliyor. Mustafa Kemal'in babasý hakkýnda çok rivayet var; Kimi bir Sýrp, kimi bir Bulgar'dýr diyor. Güya anasý bunlarýn metresi imiþ. Yeni çýkan "20. Asýr Larousse" Pomak'týr diyor.
�?htiyar Tesalya'larýn rivayeti þudur :
Mustafa Kemal'in anasý Selanik'te kerhanede imiþ. Yeniþehir Týrnova'sýndan ve oranýn ileri gelen kabadayýlarýndan Abdoþ Aða Selanik'e gelir, bu kadýný görür, alýr götürür. Orada piç olarak Mustafa Kemal doðar. Mustafa beþ yaþlarýnda iken Abdoþ ölmüþ, anasý oðlu ile Selanik'e gelmiþ.
12 yaþýnda iken Mustafa, Týrnova'ya gidip miras istemiþ ise de piçliðini söylemiþler, geri göndermiþler. Mustafa, mektebe girmiþ. Anasý gümrük kolcusu Ali Rýza ile evlenmiþ. Çok tuhaftýr; Mustafa Kemal anasýndan bahseder, fakat babasýndan bir defa bile bahsetmemiþtir. Hasýlý rivayetler çok. Hangisi doðru?
Bir þeydeki rivayet çoksa; o þey belli deðildir. Nitekim fende, ilimde, tarihte hangi bahis hakkýnda çok nazariye veya rivayet varsa o bahis mâlum deðildir. Demek Mustafa Kemal piç deðilse bile babasý mâlum deðildir. Benim tahkikatýma göre onun Rýza adýnda gümrük kolcusu bir üvey babasý olduðu muhakkaktýr. Mustafa Kemal babasýndan kendi bahsetmediði gibi diðer birinin bahsettiðini iþitirse ona düþman olur. Buna dair vukuât vardýr. Nihayet Fransýz nazýrlarýndan Hedyo, Paris'te Türkiye üzerine iki konferans verdi. Bunlarý "Conferencio" mecmuasýnda neþredildi. Hedyo da orada "Mustafa Kemal'in babasý meçhuldür!" diyor. '
barbaros
Jan 22.05
yusuf a
Cemal Kutay anlatýyor:
"Dünyada Atatürk kadar �?slam Dinini mana ve mefhumuyla kavramýþ ve onu aslýna iade etmek için büyük kavga yapmýþ baþka bir insan yoktur. Mustafa Kemal 1300 sene sonra Hazreti Muhammed'in ruhunu þadedecek esaslar getirmiþtir. Bugün secde-i Rahmana alýn koyabiliyorlarsa bu onun sayesindedir. Bugün en geçerli iki meal, Ömer Rýza Doðrul ve Ahmet Hamdi Akseki mealleridir. �?kisini de Mustafa Kemal yaptýrmýþtýr. Muhammed ismini kullananlarý kesinlikle affetmezdi. "O büyük insana layýk olamazsa ne olacak" derdi."
barbaros
Jan 22.05
yobazlara
HEM�?EHR�?M�?Z ATATÜRK
Kýzýl Oðuz Yahut Kocacýk Yörüðü Olarak Ali Rýza Efendi'nin Ailesi: Atatürk'ün soyu ile ilgili emimizdeki en saðlam bilgiler öncelikle kendisinin, annesinin, kardeþi Makbule Haným'ýn anlattýklarýdýr. �?kinci olarak kendisini ve ailesini tanýyan Hacý Mehmet SOMER gibi kimi çocukluk arkadaþlarýnýn verdiði bilgilerdir. Mustafa Kemal dahil aile fertlerinde kuvvetli bir “Yörük, Türkmen olma�? bilinci vardýr. Makbule Haným, E.B. �?APOLYO'nun sorduðu “babanýz nerelidir?�? sorusuna þu cevabý vermiþtir: “Babam Ali Rýza Efendi yerli olarak Selaniklidir. Kendileri Yörük sülalesindendir. Annem her zaman Yörük olmakla iftihar ederdi. Bir gün Atatürk'e ‘Yörük nedir? Diye sordum. Aðabeyim de bana “Yürüyen Türkler�? dedi�? Yine �?APOLYO'nun Ruþen Eþref ÜNAYDIN'dan naklettiðine göre, “Atatürk çok kere benim atalarým Anadolu'dan Rumeliye gelmiþ Yörük Türkmenlerindendir derlerdi.�?
Atatürk'ün baba soyu ile ilgili önemli bilgileri verenlerden birisi de M. Kemal'in Selanik'te mahalle ve okul arkadaþý, eski Millet Vekillerinden Hacý Mehmet SOMER Bey'dir. SOMER'e göre “Atatürk'ün atalarý hakkýnda benim bildiðim þunlar: Atatürk'ün atalarý Anadolu'dan gelerek Manastýr Vilayeti'nin Debre-i Bala Sancaðý'na baðlý Kocacýk nahiyesine yerleþmiþlerdir. Bunlarý ben Selanik'in ihtiyarlarýndan duymuþtum. Kocacýklýlarýn hepsi öz Türkçe konuþurlar. �?ri yapýlý adamlardýr. Bunlarýn hepsi yörüktür. Hayvancýlýkla geçinirler, sürüleri vardýr. Bir kýsmý da kerestecilik ederler. Bunlarýn kýyafetleri Anadolu Türklerine benzer. Yaþayýþlarý, hatta lehçeleri de aynýdýr.�?
Yukarýda da deðinildiði gibi, Atatürk'ün baba soyu, Konya/Karaman veya Aydýn/Söke'den gelerek Manastýr Vilayeti'nin Debre-i Bala Sancaðý'na baðlý Kocacýk'a yerleþti. Aile sonradan Selanik'e göç etti. Dedesi Ahmet ve dedesinin kardeþi Hafýz Mehmet'in taþýdýðý “kýzýl�? lakabý ve yerleþtikleri nahiyenin adý olan ‘Kocacýk'ýn da gösterdiði üzere Mustafa Kemal'in baba tarafýndan soyu Anadolu'nunda Türkleþmesinde önemli roller oynayan “Kýzýl-Oðuz�? yahut “Kocacýk Yörükleri, Türkmenleri�?nden gelmektedir.
Konyar Olarak Zübeyede Haným'ýn Ailesi: Mustafa Kemal'in anne soyundan dedesi Sofu-zade Feyzullah Efendi'dir. Selanik'e bir saat mesafede bulunan Langaza'da çiftlik sahibi idi. Atatürk'ün ve Makbule Haným'ýn çocukluk anýlarýnda bahsettiði çiftlik burasýdýr. Annesi Zübeyde Haným, Feyzullah Efendi'nin üçüncü eþi Ayþe Haným'dan tek kýzý idi. Atatürk'ün beþ kardeþi için en uzun ömürlüsü olan Makbule Haným (1885-1956) anne soylarý hakkýnda “Annemden sýk sýk þunlarý dinlemiþimdir�? diyerek þu bilgileri vermektedir: “Bizim esas soyumuz Yörüktür. Buralara Konya-Karaman çevrelerinden gelmiþiz. Büyükbabam Feyzullah Efendi'nin büyük amcasý Konya'ya gitmiþ, Mevlevi dergahýna girmiþ orada kalmýþ. Yörüklüðü tutmuþ olacak… “
Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi Zübeyde Haným'ýn babasý hakkýnda, Atatürk'ün babasý Ali Rýza Efendi'yi ve babasý Kýzýl Hafýz Ahmet Bey'i tanýyan ve doksan yaþýnda vefat eden Aydýn Milletvekili Tahsin San. �?u bilgileri vermiþtir: “Atatürk'ün validesi Zübeyde Haným, Sofu-zade ailesinden Feyzullah Aða'nýn kýzýdýr. Bunlar Selanik'te doðmuþlardýr. Bu aile 130 sene evvel Sarýgöl'den Selanik'e gelmiþlerdir. Vodina Kazasý'nýn batýsýnda Sarýgöl Nahiyesi'nde onaltý köyden ibaret olan bu nahiye ailesi, Makedonya ve Tesalya'nýn fethinden sonra Konya civarý ahalisinden Osmanlý Hükümeti'nin sevk ve iskan ettirdiði Türkmenlerdendir. Son zamanlara kadar beþ asýr müddet içinde hayat tarzlarýný, kýlýk-kýyafetlerini deðiþtirmemiþlerdi.�?
Eldeki mevcut bilgilere göre aile, 1466'larda Karaman'dan gelerek Vodina Sancaðý'na baðlý Sarýgöl'e yerleþmiþ; sonra Selanik yakýnlarýndaki Lankaza (Langaza)'ya göçmüþ. Zübeyde Haným 1857'de burada dünyaya gelmiþtir. Atatürk'ün annesi Zübeyde Haným'ýn babasý Sofu-zade Feyzullah Efendi üç defa evlenmiþtir. �?simlerini bilemediðimiz diðer iki eþi bir tarafa býrakýlacak olursa, Zübeyde Hanýmla birlikte Hasan Aða ve Hüseyin Aða, Feyzullah Efendi'nin üçüncü eþi Ayþe (Aiþe) Haným'dan dünyaya gelmiþlerdir.
* Hemþehrimiz Atatürk (Atatürk'ün Soyu, Ailesi ve Öðrenim Hayatý) Yrd. Doç. Dr. Ali GÜLER, Karaman 2000. Adlý eserden alýnmýþtýr.
barbaros
Jan 22.05
sebatay a
bu yazýlarý yazanlar ve senin gibi bunlara da inanalar... eminim ki yahudi ve ya dönmedierler... atatürkü tür halký gözünde küçültüp zaman içinde onu yok ederek ona sahip çýkma planýndan baþka birþey deðil...
böyle bir ideollojiyi elbet atatürkü sevmeyen yobazlar üzerinden dünyaya nakletmek tabiiki daha uygun ve daha kolay olacaktýr.. atatürkü sevmeyen (dinci demiyorum çünkü ben de dindarým)yobazlara "atatürk zenci kavminden gelme" deseniz bile onu sevmedikleri için elbet bunu da kabul edeceklerdir. Çünkü adam sevmiyor ki,
ataya yahudi de desen kabul eder piç te desen....
bu sitenin bir siyonist ideolojisine sahip olduðu ne kadar bariz bir þekilde ortada ki.. akýlsýz yobazlarý kullanarak ne kadar kendilerine taraf toplamaktalar ve bir de sözüm ona anketlerinde atanýn % 99 sebatay olduðu nu vugulamaktalar..
buraya yazan atatürk ve türk düþmanlarý ümmetçi yobazlarýn aslýnda tarihimizi atalarýmýzý bir altýn tepside yahudiye sunmaktalar... kardeþlerim yahudi 4000 yýldýr beklemekte fýrat ve nil arasýnda devlet kurmak için... bir yüzyýl daha seve seve bekler... ancaak bu bekleyiþ sonundaki nihayetlenme, kendilerinin hiç sahip olamadýðý bizim atalarýmýza ve þanlý tarihimize sahip çýkarak oluþacaktýr...
eyyy saygýdeðer yobazlarýmýz yahudi sizinle yoyo topu gibi oynamakta ve içinize yobazlýk tohumlarý akýtmaktadýrlar.
aslýnda onlarý siz de hiç sevmemektesiniz ama o sizi kullanmakta...
düþmanýný sevmeden önce onu iyi tanýmanýz gerekir...
*********
Mustafa Kemal: "Ben de babamý tanýmýyorum ya !"
Selanikli Kemal yalnýzca kendi ismini deðiþtirmiyor, çevresindekilerin de isimlerini deðiþtiriyordu. Örneðin Mustafa olan ismini kullanmýyordu. Öte yandan Dolmabahçe Sarayý’ndaki Cemaleddin isimli bir hizmetçinin ismini "Çelebi" olarak deðiþtirmiþti. Cemal Granda isimli bu hizmetçi, kendi hatýrasýnda isminin Cemaleddin olduðunu söylediðinde M. Kemal’in müthiþ þekilde öfkelendiðini þöyle anlatýyor :
Atatürk, "Bu Cemaleddin ismini kim koydu sana ?" diye sordu. Artýk adam akýllý korkmaða baþlamýþtým. "Babam" diye cevap verdim. "Öyle ise baban ne adammýþ senin?" diye sertçe çýkýþtý. Bunun üzerine, "Ben babamý tanýmýyorum!" deyince yüzü daha da sertleþti.
-Babamý tanýmýyorum ne demek? Sen babasýz mý doðdun? Baban yok mu senin?
-Ben dokuz aylýkken babam ölmüþ!
Atatürk üzüldüðümü yüzümden okumuþ olacak ki, birden sesini yumuþattý, "Ananý tanýyorsun ya yeter!" dedi. Ve biraz durduktan sonra ekledi: "Ben de babamý tanýmýyorum ya!" (Atatürk’ün �?stanbul’daki Hayatý, Niyazi Ahmed Banoðlu, c. 2, sf. 387)
M. Kemal’in hizmetinde bulunan Cemal Granda, daha sonra yine kendisinin kaleme aldýðý hatýrasýnda, M. Kemal’in ismi üzerinde durmaktan vazgeçmediðini naklederek þöyle diyor:
"Atatürk tekrar beni çaðýrdý. Yemek isteyecek sanýyordum. Fakat onun aklý hep benim ismimdeymiþ: 'Ulan bu ismi sen mi koydun, baban mý?' diye bar bar baðýrmaða baþladý. Çok korkmaða baþlamýþtým. Benim korktuðumu görünce daha fazla baðýrýyordu. Artýk elim ayaðým titremeðe baþlamýþtý. Ayakta duracak halim yoktu. Belki daha fazla kýzar da dövülürüm diye gözünden uzaklaþmaða karar verdim. Saat üçe doðru sofrayý býrakarak yatmaða gittim. O gece sabaha dek gözüme uyku tutmadý. Yattýðým yerde dua ediyordum. Kâbusla karýþýk korkulu rüyalar gördüm. Yavaþ yavaþ geldiðime piþman bile olmaða baþlamýþtým. Bu isim de baþýma iþ açýyordu galiba... Nereden bulmuþlardý bu 'Cemal'i de bana takmýþlardý?" (A.g.e.)
Cemal Granda daha sonra M. Kemal’in adýný "Çelebi" þeklinde çevirdiðini ve o andan itibaren bir daha ismi üzerinde durulmadýðýný anlatýyor... (Yakýn Tarih Ansiklopedisi)
sabetay-sevi.com
Jan 21.05
Mustafa Kemal'in babasý belli deðil...
SELAN�?K ASL�?YE HUKUK MAHKEMES�?
�?lâm karar numarasý: Adet/451
Abduþ'un ölümünden sonra Zübeyde Abduþ'un karýsý olduðunu ve oðlu da Abduþ'un oðlu olduðu iddiasý ile açmýþ olduðu miras davasýnda Abduþ'un kardeþleri, mahkemeye vermiþ olduklarý iddianâmede Zübeyde'nin Abduþ'un karýsý olmadýðýný ve umumhâneden (genelevinden) odalýk aldýðýný ve oðlu Mustafa iki yaþýnda kucaðýnda olduðunu ve Abduþ'un bilaveled öldüðünü iddialarý ile keyfiyetin umumhâneden sorulmasýný talepleri üzerine umumhâneye yazýlan tezkerin cevabýnda, "Zübeyde'nin oðlu ile beraber 19 Haziran 1297'de umumhânemize dühul edip, Yeniþehir'li Abduþ isminde bir kabadayý ile anlaþýp 11 Nisan 1298'de umumhânemizden hüruc etmiþtir (çýkmýþtýr)!". Bu yazýya istinaden Zübeyde'nin davasýnýn reddine karar verilmiþtir.
22 Kanunî-Evvel 1298, 20 kuruþluk pul, Hakim Aza Aza, Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi, Mühür Mühür Mühür
�?ftira �?se o Halde �?spat Edin !
Laik T.C.´nin kurucusu, �?slam áleminin parçalayýcýsý, memleketi bir uçtan diðer uca kadar mahveden, kadýnlarý iffetsizleþtiren, kýsacasý Anadolu´da her türlü pis iþlerin ve mürtedliðin baþlatýcýsý M.Kemal hakkýnda bir belgenin ortaya çýkmasýndan sonra, kemalistler ne yapacaklarýný hangi dala sarýlacaklarýný þaþýrdýlar.
Ortaya çýkan bu belgede, M. Kemal´in bir piç olduðu ve annesinin genelevden çýkarýldýðý yer alýyordu. Üstelik bu belge, sýradan bir belge olmayýp bir mahkeme kararýydý.
Kemalistler ve onlarýn uþaklarý basýn, hemen bu belgeye, araþtýrma yapmadan sahte, uydurma damgasýný vurdular. Ata(!)larýna büyük bir iftira atýldýðýný feryad ederek söylemeye baþladýlar. Elbette bu gazeteler ve kemalistler atalarýný savunacaklardýr. Bu savunmayý yapmak mecburiyetinde olan gazetelerden birisi de, birinci sayfasýnda devamlý olarak atalarýnýn kopuk kellesini yayýnlayan ve atalarý gibi mason olan Hürriyet gazetesiydi.
Hürriyet, doðru yazma cesareti olmayan ve gerçekleri aksettiremeyen, müslümanlara yalan ve iftira atma sevdalýsý olan bir gazetedir. Bu gazete 22 Ocak 1990 tarihli Avrupa baskýsýnda M. Kemal´in piç olmadýðýný isbatlamak için çeþitli demogojilere girip þöyle diyor:
"... Karar tutanaðýný inceleyen din bilginleri..., metnin yer aldýðý kaðýdýn renginin bozulmamasý ve yazýnýn hasar görmemesinin..." Haberi okumak için týklayýn
�?nsanýn aklýna bu yazýyý okuyunca ister istemez þu soru geliyor: Böyle bir belge neden din bilginlerine inceletiliyor? Böyle bir karar niçin din bilginlerini ilgilendiriyor? Tabii ki Hürriyet, yalanýný pekiþtirmek amacýyla "din bilginleri" tabirini kullanýyor. Çünkü müslüman halký avutmak ve kandýrmak için din tabirini kullanmasý gerekiyor. Kaðýdýn yýpranmýþ olup olmamasýna gelince, herhalde din bilginleri bu konuda karar verecek deðildir. Hürriyet böyle bir yalaný nereden çýkarýyor? Bu konu üzerine ayrý bir inceleme yapýlýr. Eðer tarihi eserlerin incelemesini din adamlarý yapýyorsa arkeolojik kazýlara da din adamlarýný götürsünler. Müslüman milleti bu kadar enayi mi zannediyor Hürriyet? Hürriyet´in ne kadar yalancý olduðunu ve bu haberi yalan yanlýþ atalarýný kurtarmak için yazdýklarýný anlamak güç bir mesele olmasa gerek.
Belgenin küpürünü yayýnlayan adý geçen gazete, altýnda þu açýklamayý yapýyor: "...Sahte ve Arapça olarak kaleme alýnan bu belgenin..."
Burada büyük bir hataya düþüyor gazete. Çünkü o yazý (belge) Arapça deðil, Osmanlýcadýr. Belgenin Arapça mý, Osmanýca mý olduðunu tesbit edemeyenler, kalkýyor sahteliðini isbat etmeye çalýþýyor. Heyhat!..
Tabii bu arada din bilginleri de suya düþüyor. Bunlar nasýl din bilgini ki, bir belgenin Arapça mý, Osmanlýca mý olduðunu anlayamýyorlar? Hayret!..
Hürriyet´in yalaný böylece kendiliðinden ortaya çýkýyor. Zaten kimsenin inandýðý da yok ya!
Önemli ve herkesin bilmesi gereken bir konu da; bir þey iftira ise onun iftira olduðu delilleriyle isbat edilir, gerçekler ortaya çýkarýlýr, iþte o zaman onun iftira olduðu ortaya çýkar. Ama gelin görün ki, kemalistler böyle bir þeye yanaþmýyorlar ve yanaþamazlar da.
M. Kemal´in babasýz olduðunu ilk kez (etrafta böyle bir mevzu dolaþsa bile) cesaretle ortaya koyan ÜMMET Gazetesidir. Ümmet Yayýnlarý yayýnladýðý kitabýn 13. Sayfasýnda:
"Bütün bunlara raðmen muhakkýk ve müdekkikler, tarihçiler, ilgililer araþtýrmalarýný yapsýnlar, sorsunlar, soruþtursular, sahte ve yanlýþ bilgi ve belgeler varsa müdellel bir þekilde ortaya koysunlar. Ümmet Gazetesi ve yazarlarý bundan memnun olur, kendilerine teþekkür ederler. Çünkü, gaye ve maksat, þahýs ve þahsiyet deðil, hakikatlarýn tam ve aslýna uygun olarak yeni nesillere intikal ettirilmesidir," demiþtir.
Ümmet Gazetesi bu konuyu net bir þekilde ortaya koymuþ ve tersini iddia edenlerin konuyu açýklýða kavuþturmasýný istemiþtir. Ama bunu yapacak cesaret nerede kemalistlerde?
M. Kemal´in babasýný ve soyunu merak edenler çoktur. "Atatürk´ün soy kütüðü üzerine bir çalýþma" adlý kitapta þunlar geçiyor:
"Türk çocuðu, Atatürk´ü daha ziyade inkilaplarý ve olaylarý yaratan insanýn kiþiliðini, karekterini, hayatýnýn özelliklerini öðrenmek arzusundadýr. Türk çocuðu, bu bilgi susuzluðunu gidermek için adeta çýrpýnmaktadýr. Bu sorularýn cevabýný verebilecek kaynaðý da bulamamaktadýr." (1)
Görüldüðü gibi Kemalistler dahi M. Kemal´in soyu hakkýnda kesin bir bilgiye sahip deðillerdir. Bunu kendileri bile itiraf etme mecburiyetinde kalmýþlardýr: "Atatürk´ün doðduðu Selanik´teki Osmanlý Nüfus-Tapu ve öteki resmi kayýtlarýn Balkan savaþýndan sonra Yunanlýlarca ele geçirilip akibetinin ne olduðunun bilinmemesidir." (2)
Kemalistlerin dayanaðý ve tutunacak dallarý yoktur. Kendi hazýrladýklarý kitaplarda, broþürlerde açýklar vermekte ve bir çýkmaza girmektedirler. Ata(!)larýnýn doðum tarihi hakkýnda bile kesin bilgileri yoktur. M. Kemal´in yakýn arkadaþý ve özel doktoru, Rýza Nur, onun babasýz olduðunu bir çok kaynaklara dayanarak belirtmiþtir. Üstelik babasýnýn anýlmasýna tahammül gösteremediðini söylemiþtir. "M. kemal, babasýndan kendi bahsetmediði gibi diðer birinin bahsettiðini iþitirse ona düþman olur. Buna dair vukuat vardýr." (3)
Erreculüs-Sanem adlý eserde, M. Kemal´in soyu hakkýnda þunlar yazýlmaktadýr:
' M. Kemal Paþa´nýn babasýnýn kim olduðunu ve hususi halini sordum. Bana Cafer Tayyar Paþa, M. Kemal için, "Evvel ezel böyledir, yani ayyaþtýr, sefihtir" demiþtir. Babasý kimdir, dediðim zaman muhtelif þey söylerler demiþti.' (4) Ayrýca M. Kemal hakkýnda, "Onun ezelden beri ayyaþlýðýný, sicilinin bozuk olduðunu bilmeyen yoktur," (5) denilmiþtir.
Bu gerçeklerden sonra Kemalistlerin teslim olmaktan baþka çareleri yoktur. Kendi hazýrladýklarý ve hazýrlattýklarý kitaplarda bile bu gerçeði itiraf etmek mecburiyetinde kalmýþlardýr.
Bir kýsým insanlar "Babasýnýn olmamasýnda onun ne suçu var?" diyebilirler. Bunlara cevap olarak deriz ki, bu adamýn babasý belli deðil, soyu hakkýnda bir þey bilinmiyor ve kalkýp bu adam milyonlarca mensubu olan bir millete ata(!) yapýlýyor.
Babasý belli olmayan þahýs bir milletin atasý olabilir mi?
�?kinci husus ise, resmi tarih neden yalan söylüyor?
Adamýn babasý belli deðil, T.C´nin tarih kitaplarý onun babasýnýn var olduðunu göstermek suretiyle yalan ve yanlýþ bilgi veriyorlar. Bunlarýn yazmýþ olduklarý kitaplara güvenmek mümkün mü? Üstelik gerçekleri yazan kitaplar yasaklanýyor ve bu kitaplarý okumak isteyen mazlum insanlar, zindana atýlmak suretiyle cezalandýrýlýyorlar.
Tarihçilerin ve basýnýn görevi tarihi hakikatlarý ve gerçekleri su yüzüne çýkartmaktýr. Neden bu gerçeklerin su yüzüne çýkmasýndan rahatsýz oluyor bu kemalistler ve uþaklarý ?
Kemalistlerin hazýrladýklarý planlarý, gizledikleri gerçekler artýk su yüzüne çýkmakta ve kemalistlerin oyunlarý, bir bir bozulmaktadýr. Yüce Allah(c.c.) bu konuda þöyle buyuruyor:
"Tuzak kurdular, Allah da tuzaklarýna karþýlýk verdi. Çünkü Allah (istese) herkesten daha iyi tuzak kurar." (6)
Kaynaklar:
(1) Atatürk´ün soy kütüðü üzerine bir çalýþma, Burhan Göksel, Kültür ve Turizm Bakanlýðý Yayýnlarý: 849, s. 3
(2) A.g.e., s.1
(3) Rýza Nur, Hayat ve Hatýratým, c. 3, s. 562
(4) Errecülüs-Sanem, s.471, 2 nolu vesika
(5) A.g.e., 5 nolu vesika
(6) Ali �?mran, 54
Bu belge, Türkiye´de çeþitli kitab ve gazetelerde yerini aldý:
"Deccaliyet ve Kemalizm" (Hüseyin Demirel, s.147) :
"ABDO�?" hikayesi: �?lk defa Yakýn Tarih Ansiklopedisinde Mustafa Kaplan imzasýyla neþredilen "Abdoþ Aða" ile ilgili yazýlar mahkemelerde dava konusu oldu. Bu belgelerde Atatürk´ün annesinin genelevden çýktýðý ve Atatürk´ün gayrimeþru olduðu ileri sürülüyordu. Hürriyet 21 Ocak 1990´da "Atatürk´ün gayrimeþru doðduðunu iddia eden.. çirkin tezgahýn belgeleri" baþlýðý altýnda bu meseleyi kamuoyuna duyurdu. Selanik´te bir mahkemenin verdiði kararýn metni Osmanlýca olarak gazetenin haberinde basýldý.
Bu metni bir memur Milli Eðitim Bakanlýðýnda fotokopi ile çoðaltýrken yakalanmýþtý. Mesele sonrada örtbas edildi. Burhan Bozgyik´in "Türkiye üzerine oynanan oyunlar" kitabýnda da bu belgenin tam metin Türkçe olarak basýldý. (Yeni Asya Gazetesi neþriyatý,1990, s.105)
Yazar´ýn Ümmet-i Muhammed gazetesinin 8. sayýsýnda (1988 senesinde) bu belgenin neþredildiðini nakletmemesinin iki sebebi olabilir :
1- Bu belgenin yayýna intikal ettiðinden haberdar olmamasý;
2- Türkiye´de Ümmet-i Muhammed gazetesinin yasak olmasý.
Bizim için ama önemli olan, bu belgenin artýk -yayýn hayatýnda- tartýþýlmaz bir yerinin olmasýdýr.
MUSTAFA KEMAL'in BABASI KiM ?
Yukarýda metnini koyduðumuz ve latin harfleriyle de yazdýðýmýz "Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi" baþlýðýný taþýyan yazý ile Dr. Rýza Nur'un "Hayat ve Hatýratým" adlý eserinin üçüncü cildinin 561. sayfasýndaki yazý ana hatlarýyla birbirini tutmakta ve teyid eder mahiyettedir. �?laveten þunu da söylemek gerekir: Fransýz nazýrlarýndan Hedyo Paris'te Türkiye üzerine verdiði ve "Conferencio" mecmuasýnda neþredildiði konuþmasýnda Mustafa Kemal'in babasýnýn meçhul olduðunu söylemiþtir. Ayrýca, Mustafa Kemal'in gayr-i meþru olarak dünyaya geldiði ve bu hususta Yunanistan'da bir mahkeme kararý bulunduðu, kendilerine itimad edilir zatlarý tarafýndan kulaktan kulaða söylenmekte ve dolaþmaktadýr. Bütün bunlara raðmen; muhakkik ve müdekkikler, tarihçiler, ilgililer araþtýrmalarýný yapsýnlar, sorsunlar, soruþtursunlar; sahte ve yanlýþ bilgi ve belgeler varsa müdellel bir þekilde ortaya koysunlar. "Ümmet" Gazetesi ve yazarlarý bundan memnun olur, kendilerine teþekkür ederler. Çünkü gaye ve maksat, þahýs ve þahsiyet deðil, hakikatlarýn ortaya çýkmasýdýr, tarihî hakikatlarýn tam ve aslýna uygun olarak yeni nesillere intikal edilmesidir.
Ayrýca þu husus da gözardý edilemez: 5816 sayýlý "Atatürk'ü Koruma Kanunu"nun arkasýnda yatan mana nedir? Bu kanunla neler getirilmek isteniyor? Dünyanýn neresinde görülmüþ böyle bir kanun? Gerçekleri gizlemek mümkün mü? "Mýzrak çuvala sýðmaz!" demiþ atalar!
Kemalistlerin gücü yetiyorsa mýzraðý çuvalda saklasýnlar!..
Gösterdikleri hassasiyet çok yanlýþtýr ve çok tehlikelidir. Onlarýn yapacaðý bir iþ var. O da, kaldýrsýnlar koruma kanunlarýný !...
Mustafa Kemal hakkýnda söylenenler ve yazýlanlar yanlýþ ise çatýr çatýr cevap verirler! Yoksa eðer doðru ise; o zaman kýzmasýnlar; gerçekler yazýlsýn da Ata(!)larýnýn kimliði, kim olduðu ve ne mal olduðu ortaya çýksýn!.. Bir Stalin'in, bir Mao'nun akibetinden ibret alsýnlar da akýllansýnlar!..
Bir gün gelecek, o çeþit kanunlar delinecektir. Hak ve hakikat bunlarý dile getirecektir. Tarih, muvakkat bir zaman susarsa da bir gün gelir ortaya çýkar, susturmak isteyenleri bir silindir gibi ezer geçer; kendilerini de, korumak istedikleri adamý da rezil ve kepaze eder. Hem de dünyanýn gözleri önünde!.. Kur'an öyle demiyor mu?
"... Yoksa siz, Kitab'ýn bir kýsmýna inanýp bir kýsmýný inkâr mý ediyorsunuz? Sizden bunu yapanýn cezasý dünya hayatýnda rezil olmaktan baþka nedir? Kýyamet gününde (onlar) azabýn en þiddetlisine atýlýrlar. Allah yaptýklarýnýzý bilmez deðildir." (Bakara, 85)
Bu, deðiþmez ilahî bir kanundur; her yerde ve her zaman hükmünü icra eder; Kemalist ordular, kemalist savcýlar, kemalist Prof.'lar, kemalist hocalar da bu ilahî kanun elinden Mustafa Kemal'i kurtaramazlar. Buna imkân ve ihtimal yoktur! Nitekim kurtaramýyorlar; adamýn þahsiyetsiz bir vatan haini, din, namus ve millet düþmaný olduðu ortaya çýkmakta, yazýlmakta ve çizilmektedir. Türkiye sýnýrlarý içinde olmasa bile dünya neþriyatýnda kendini göstermektedir. "Ümmet Gazetesi"nden bunlarý okumaktasýnýz ve okuyacaksýnýz. Avrupa memleketlerinde Mustafa Kemal'in bir �?ngiliz casusu olduðu, Türk-Yunan muharebesinin sadece bir muvazaa (anlaþmalý döðüþten) ibaret olduðu, Yunan askerlerinin �?zmir'e çýkýþlarýnýn, �?ngilizler'e Mustafa Kemal tarafýndan telkin ve ilham edildiði, bütün bunlarýn da Türkiye'yi mutlak surette �?slam dünyasýnýn liderliðinden tardetmek maksadýna mâtuf olarak planlandýðý anlatýlmakta, hatta bu kabil kitaplarý okuyanlar Türkiye'ye geldiklerinde eþ ve dostlarýna gizlice aktarmaktadýrlar.
Aradan elli-altmýþ senelik bir zaman geçmiþtir. �?nsaf ile kabul etmek gerekir ki, hakikatýn meydana çýkmasýna, ne suretle olursa olsun engel olmak ilâ-nihâye sürüp gidemez. Dün kendisine aðýz dolusu hakaret ve iftira edilen Sultan Abdülhamid, bugün "Ulu Hakan", "Cennetmekân" diye anýlmaktadýr. Keza yukarýda da görüldüðü gibi, dün korkunç bir diktatör olan Stalin'i bugün Rusya'da aðzýna alabilecek bir kabadayý yoktur. Binaenaleyh zorlamalarla þahýslarýn ilâ-nihaye ayakta tutulmasýna imkân ve ihtimal yoktur.
Rýza Nur, Hayat ve Hatýratým, III. cild, sayfa 561-562 :
' Selanik'te Rýza Efendi adýnda gümrük kolcusu birinin üvey oðlu Mustafa Kemal Harbiye Mektebi'ne geliyor. Mustafa Kemal'in babasý hakkýnda çok rivayet var; Kimi bir Sýrp, kimi bir Bulgar'dýr diyor. Güya anasý bunlarýn metresi imiþ. Yeni çýkan "20. Asýr Larousse" Pomak'týr diyor.
�?htiyar Tesalya'larýn rivayeti þudur :
Mustafa Kemal'in anasý Selanik'te kerhanede imiþ. Yeniþehir Týrnova'sýndan ve oranýn ileri gelen kabadayýlarýndan Abdoþ Aða Selanik'e gelir, bu kadýný görür, alýr götürür. Orada piç olarak Mustafa Kemal doðar. Mustafa beþ yaþlarýnda iken Abdoþ ölmüþ, anasý oðlu ile Selanik'e gelmiþ.
12 yaþýnda iken Mustafa, Týrnova'ya gidip miras istemiþ ise de piçliðini söylemiþler, geri göndermiþler. Mustafa, mektebe girmiþ. Anasý gümrük kolcusu Ali Rýza ile evlenmiþ. Çok tuhaftýr; Mustafa Kemal anasýndan bahseder, fakat babasýndan bir defa bile bahsetmemiþtir. Hasýlý rivayetler çok. Hangisi doðru?
Bir þeydeki rivayet çoksa; o þey belli deðildir. Nitekim fende, ilimde, tarihte hangi bahis hakkýnda çok nazariye veya rivayet varsa o bahis mâlum deðildir. Demek Mustafa Kemal piç deðilse bile babasý mâlum deðildir. Benim tahkikatýma göre onun Rýza adýnda gümrük kolcusu bir üvey babasý olduðu muhakkaktýr. Mustafa Kemal babasýndan kendi bahsetmediði gibi diðer birinin bahsettiðini iþitirse ona düþman olur. Buna dair vukuât vardýr. Nihayet Fransýz nazýrlarýndan Hedyo, Paris'te Türkiye üzerine iki konferans verdi. Bunlarý "Conferencio" mecmuasýnda neþredildi. Hedyo da orada "Mustafa Kemal'in babasý meçhuldür!" diyor. '
barbaros
Jan 15.05
HEPiMiZE
vatan ve millet için,, inandýðý þey ne olursa olsun...
-- yalan veya yanlý
-- bilerek veya bilmeyerek..
-- vatana ve dinimize saygý duyan
-- davaya inandýðý için ters yönde bile olsa...
-- davaya inandýðý için kendine kýzanlar veya kýzdýranlar.........
BU S�?TEDEK�? HERKEZ VATAN �?Ç�?N BURADALAR �?Y�? VEYA KÖTÜ....
HEP�?N�?Z�?N KURBANA BAYRAMINI CANI YÜREKTEN KUTLAR, BU BAYRAMINDA TÜRK ALEM�?NE U�?UR , KARDE�?L�?K VE GÜÇ GET�?RMES�?N�? D�?LER�?M.....................
barbaros
Jan 14.05
13 Temmuz 2005
DOMAIN = ALAN ADI
Alan Adı Nedir?
Alan adı, Internet'e bilgi sunan bir bilgisayarın veya hizmetin adıdır. www.mimholding.com, news.istanbul.edu.tr, ftp.netscape.com birer alan adıdır.
Bunlar:
1. Web sitesi,
2. Haber sunucusu ve
3. FTP sunucusu alan adlarına ait örneklerdir.
Alan adlari, genelde kayıtlı birer isimdirler. Kurumlar, Kuruluslar, Organlar, Odalar ve şirketler genelde kendi şirketlerinin isminde - eger bu alan adlari baskalari tarafindan alinmamis ise - alan adı alırlar.
2 cins alan adi vardir:
1. Alan adli alan
www.Alan-ismi.alantürü
ör:
www.mimholding.com
örneginde;
mimholding: alan adi
com: alan türü
2. Alt alan adli alan
www.alt-alan-adi.alan-adi.alantürü
ör:
www.mustafa.mimholding.com
örneginde;
mustafa: Alt alan adi
mimholding: alan adi
com: alan türü
ör:altalanadli web sitesi
www.mim-web.blokspot.com
mim-web; alt alan adı (subdomain)
blogspot; alan adi (domain) olarak anılır;
com, tr, de, su, at gibi ekler alan türünü gösterir. Bir alan adının sonunda tr, hk, au gibi ülke kodları yoksa o alan adı büyük olasılıkla, o alan adini piyasaya sürenlerin inhisarindadir.
www.mimholding.mim gibi bir domain türü mümkündür. Yeterki, bu domain türünü bilebilsin, taniyabilsin kullanabilsin insanlar.
com: ticari domainler icin,
org: organizasyon domainleri icin kullanilmaktadir.
Domain türünün neyi isaret ettigi, o kadarda önemlide degildir.
Kullanilan örnek alan türleri:
tr Türkiye
uk İngiltere
ca Kanada
de Almanya
jp Japonya
tw Tayvan
Alan türleri ise o sitenin nasıl bir kuruluşa ait olduğunu gösterir. Birkaç alan türü sayarsak:
com Ticari kuruluş veya şirket
co Ticari kuruluş veya şirket (İngiltere ve Yeni Zelanda'da)
edu Eğitim kurumu
gov Devlet kuruluşu
mil Askeri kuruluş
net Internet hizmeti sunan kuruluş
org Kar amacı gütmeyen kuruluş
WWW Nedir ?
World Wide Web ( WWW ) Nedir?
Kısaca Web; Internet'in en çok kullanılan alanı. Şöyle düşünün: Elinizde yazı, resim, grafik, hatta müzik, video, animasyon gibi öğelerden oluşan bilgiler var. Bunları uygun bir şekilde bir araya getirip, başkalarıyla - hem de milyonlarca kişiyle - paylaşmak istiyorsunuz. Takdir edersiniz ki, bu malzemeleri dosyalayıp, çoğaltıp, adresini bilmediğiniz kişilere ulaştırmanız mümkün değil. Peki ya bunları tek bir yere koysak, isteyen gelip kendisi izlese nasıl olur? İşte Web'in mantığı budur. Bilgisayarlardaki bu işe özel yazılımlar (Web tasarım yazılımları) ve bunlarda kullanılabilecek özel formatlar sayesinde bu öğeleri bilgisayarda görüntülenebilecek sayfalar halinde düzenleyebilirsiniz. Tabii, düzenlemekle iş bitmiyor, bunları herkesin ulaşabileceği bilgisayarların, yani Internet'e sürekli bağlı Web sunucularının üzerine koyup, kullanıcının bu sayfalara erişmesini sağlayacak bir adrese atamalısınız. Tabii, bu iş yeni başlayanların görevi değil, biz şimdilik Web sayfalarının ne işe yaradığını ve zaten Internet'e konmuş Web sayfalarına bağlanacağımızı öğrenelim.
Tüm dünyada firmalar, kuruluşlar, resmi veya özel kurumlar, yayıncılar, hatta bu işi hobi veya zevk olarak yapan veya sadece başkalarına yardımcı olmak isteyen amatörler, Web sayfaları düzenleyip bunları bir Web sunucusu üzerinden yayınlıyor. Dünyada birkaç sayfalık amatör sitelerden on binlerce sayfalık mega sitelere kadar milyonlarca Web sitesi bulunuyor. Her bir sitenin, her bir sunucunun bir "Web adresi" var. İşte Internet'e bağlandığımızda, bu Web sayfalarını görüntülemeye yarayan, Web tarayıcı (Web browser) adını verdiğimiz yazılımlara bu Web adreslerini yazıp o sayfaları ve üzerindeki öğeleri izleyebiliriz.
World Wide Web'e bağlanmak için Microsoft Internet Explorer veya Netscape Communicator gibi Internet paketlerini kullanmanız yeterli.
ISDN Nedir?
ISDN Nedir?
ISDN İngilizce Integrated Services Digital Network teriminin kısaltmasıdır. Ses, görüntü ve veriyi normal telefon hatlarının üzerinden göndermek için programlanmış uluslararası bir iletişim standardıdır. ISDN standardı telefon hatları üzerinden 64 Kbps (saniyede 64,000 bit) veri transfer hızını destekler. Evinize bir ISDN hat çektirdiğinizde iki hattınız olur. Bir hattı ses, diğerini veri transferi için kullanabilirsiniz. Veya, bu iki hattı birleştirip 128 Kbps veri transfer hızına erişebilirsiniz
ISDN'in orijinal standardına ek olarak geliştirilen B-ISDN standardı geniş bant veri transferine imkan sağlamaktadır. B-ISDN 1.5 Mbps veri transfer hızına kadar çıkabilir ancak fiber optik kablolar kullanılması gerektiği için pek yaygın değildir.
Java Nedir ?
Java Nedir?
Java Sun Microsystems firması tarafından gelistirilmis olan �st seviye bir programlama dilidir. ilk adi OAK olan Java aslinda bilgisayarlar degil, set �st� araclar (WebTV gibi) veya avuc ici cihazlar (PDA'ler gibi) isin hazirlanmisti. OAK 1995 yilinda basarisiz olunca Sun firmasi bu programlama dilinin adini Java olaak degistirdi ve Internet �zerinde pop�ler bir programlama dili haline getirmeye calisti.
Java, C++ dili gibi nesne y�nelimli bir programlama dilidir ancak bu dile g�re cok daha sadelestirilmistir. Soyadi .java olan Java programlarinin calistirilabilir hale getirildiginde soyadlari .class olur ve Java destegi olan herhangi bir web tarayicisi ile calistirilabilirler. Java programlari calistirildigi isletim sisteminden hemen hemen bagimsizdir c�nk� bu programlar icin gerekli destek hemen hemen t�m platformlarda (UNIX, Macintosh OS ve Windows gibi) verilmektedir.
Java �zellikle World Wide Web �zerine uygulama geliştirmek isteyenlerce cok ercih edilmektedir. Java applet adi verilen k�c�k Java uygulamalari Java-uyumlu Web tarayicilari (�rnegin Netscape Navigator veya Microsoft Internet Explorer) ile ekranda izlenebilir.
JavaScript Nedir?
JavaScript Nedir?
JavaScript Netscape firması tarafından geliştirilmiş olan bir script dilidir. Script dilleri Web sayfası hazırlayanlara etkileşimli ve dinamik sayfalar hazırlama imkanı vermektedir. JAVA dilinin özelliklerine ve komut yapısına çok benzeyen JavaScript aslında JAVA dilinden ayrı olarak hazırlanmıştır.
Javascript yardımı ile HTML kaynak kodları değiştirilebilir, bu sayede dinamik Web sayfaları hazırlamak mümkün olur. Javascript ile hazırlanmış Web sayfaları ancak JavaScript desteği veren Web tarayıcıları ile izlenebilir. En popüler tarayıcılardan olan Netscape Navigator ve Internet Explorer tarafından desteklenmektedir. Javascript ile hazırlanan Web sayfalarından tam randıman alabilmek için iki tarayıcının da en son sürümlerini kullanmanızı (en azından 4.x ve üstü) öneririz.
Modem, baglanti hizi Nedir?
Modem, bağlantı hızı Nedir?
Modem, İngilizce'de modulator/demodulator sözcüklerinin kısaltmasıdır. Yani PC'mizden gelen dijital (0 ve 1'lerden oluşan) verileri telefon hatlarından iletilebilecek sinyallere, telefon hatlarından sinyal şeklinde gelen verileri de PC'mizin anlayabileceği dijital formata dönüştüren cihazdır. Modemler zaman içindeki gelişimlerinde çeşitli iletişim standartlarını desteklemişlerdir, bu sayede günümüzde standart telefon hatlarına bağlayıp kullanabileceğimiz modemler saniyede 56 Kilobit (56K) veri iletme hızına, ses desteğine, faks özelliklerine sahip olmuşlardır.
Günümüzde standart telefon hatları en iyi koşullarda yaklaşık 53 Kilobit'in üzerinde veri iletemiyor. Bu yüzden hız açısından çevirmeli (dial-up) yani telefon numarası aranarak bağlanılan modemlerin maksimum kapasiteye ulaştığı düşünülüyor.
Modem, İngilizce'de modulator/demodulator sözcüklerinin kısaltmasıdır. Yani PC'mizden gelen dijital (0 ve 1'lerden oluşan) verileri telefon hatlarından iletilebilecek sinyallere, telefon hatlarından sinyal şeklinde gelen verileri de PC'mizin anlayabileceği dijital formata dönüştüren cihazdır. Modemler zaman içindeki gelişimlerinde çeşitli iletişim standartlarını desteklemişlerdir, bu sayede günümüzde standart telefon hatlarına bağlayıp kullanabileceğimiz modemler saniyede 56 Kilobit (56K) veri iletme hızına, ses desteğine, faks özelliklerine sahip olmuşlardır.
Günümüzde standart telefon hatları en iyi koşullarda yaklaşık 53 Kilobit'in üzerinde veri iletemiyor. Bu yüzden hız açısından çevirmeli (dial-up) yani telefon numarası aranarak bağlanılan modemlerin maksimum kapasiteye ulaştığı düşünülüyor.
ADSL Nedir?
ADSL Nedir?
ADSL, İngilizce Asymmetric Digital Subscriber Line teriminin kısaltmasıdır. Standart bakır telefon telleri üzerinden daha fazla veriyi transfer edilmesine imkan vermek için geliştirilmiştir. ADSL, veri alırken 1.5 ile 9 Mbps arasında veri transfer kapasitesine sahiptir. Veri gönderme kapasitesi ise 16 ile 640 Kbps arasındadır.
Internet Nedir ?
Internet Nedir, Nasıl Çalışır?
Internet tüm dünyaya yayılmış, bilgi paylaşımı için birbirleri ile bağlantılı bilgisayarlardan oluşan bir ağdır. Internet sözcüğü, İngilizce'de "uluslararası ağ" anlamına gelen "international network" sözcüklerinin birleştirilmesinden oluşmuştur. Bu uluslararası ağın çekirdeğinde birbirine yüksek hızlı bağlantılarla bağlı, sürekli çalışır haldeki bilgisayarlar vardır. Internet'e bağlanmak için bir Internet Servis Sağlayıcı (ISS) aracılığı ile bilgisayarınızı bu bilgisayarlardan birine bağlamanız gerekir. Internet'e bağlandığınızda (veya yaygın kullanımıyla "online" olduğunuzda, bilgisayarınız ister oturduğunuz semtte, ister dünyanın öbür ucunda bulunsun, Internet üzerindeki diğer tüm bilgisayarlarla "konuşabilir".
Ancak dünya üzerindeki milyonlarca birbirine bağlı bilgisayar olduğunu düşünürseniz bu bağlantı rasgele olmaz elbette. Biraz teknik olan bu konuyu kısaca açıklayalım. Aradığınız bilgilere kolayca ulaşabilmeniz için bu bilgilerin tutulduğu bilgisayarlara ve bu bilgisayarlar içindeki alanlara birer adres verilmiştir. Sizin bilgisayarınızın da bir adresi vardır. Bu işlemi basitçe anlatırsak, ISS'nize telefon numarasını çevirip bağlandığınızda, aslında o ISS'de yer alan bir sunucu bilgisayara bağlanıyorsunuz demektir. Bu sunucu bilgisayar, bağlantı sırasında kullandığınız kullanıcı ismi ve şifrenize göre elindeki boş adreslerden birini (örneğin 212.172.195.135 gibi) Internet Protokolü (IP) numarasını bilgisayarınıza atar. Siz de Web sitelerine, e-posta kutularına bağlanırken aslında bir adres belirtiyorsunuzdur.
Ancak bu karmaşık rakamlar akılda tutulamayacağı için, bu numaraları anlaşılır adreslere çeviren Alan Adı Sunucuları (DNS - Domain Name Server) vardır. Yani Web tarayıcınıza www.bilisimterimleri.com adresini yazdığınızda bu Alan Adı sunucusundan önce IP numarasına bakılır ve bu numarada yer alan Web sayfası, size verilen IP adresi üzerinden Web tarayıcı programınıza gönderilir. Aslında kullanıcıların bu teknik bilgileri bilmelerine gerek yoktur; tüm bilmeniz gereken, Web sitelerine bağlanırken, e-posta kutunuzda size gönderilmiş mesajları alırken, başkalarına mesaj gönderirken kullanacağınız, basit, akılda kalır adreslerdir. Çoğu adresi kendiniz tahmin edebilirsiniz; örneğin bir şirketin Web sitesi adresi büyük olasılıkla, www.sirketadi.com şeklindedir; veya o adres başkaları tarafından alınmışsa buna yakın bir adrese sahip olabilir.
Bunun detaylarına ileride gireceğiz. Ancak şimdilik şöyle diyelim: Web tarayıcı programlarda sık ziyaret ettiğiniz sitelerin adreslerini saklayabileceğiniz listeler sayesinde bunları tek tek ezberlemenize gerek kalmaz, bu listelere adresleri kaydedip istediğiniz zaman çağırabilirsiniz. E-posta kutunuzun veya haber sunucularının adresini ise e-posta/haber okuma programınızı ilk kullandığınızda bir kez tanımlarsınız, her seferinde tekrar yazmanıza gerek kalmaz.
URL Nedir?
URL Nedir?
Web adreslerinin resmi ismi URL'dir (Uniform Resource Locator). İngilizce'den bire bir çevirirsek "Standart Kaynak Bulucu" pek anlam ifade etmeyebilir ama, bu adresler sayesinde aradığınız Web sayfalarını bulursunuz diyebiliriz. Her Web sayfası sadece kendine ait bir URL'ye sahiptir.
Örneğin http://www.bilisimterimleri.com/content.htm bir URL'dir.
Bu URL üç bölümden oluşur. Soldan sağa okursak:
1) Protokol (http://, ftp://, news: vb.);
2) Alan adı (protokolden, ondan sonraki bölü işaretine kadar olan kısım; www.bilisimterimleri.com gibi);
3) Ve dosya yolu (ilk bölü işaretinden sonraki kısım).
Şimdi şu adrese bakalım:
http://www.bilisimterimleri.com/universite/ozel/content.htm
Baştaki http:// bize bunun World Wide Web'de yer alan bir HyperText dosyası olduğunu söyler.
www.superonline.com alan adının sonundaki com, bu sitenin ticari bir site olduğunu gösterir. (Bazı adreslerin sonunda tr, uk, jp gibi ülke kodları da görebilirsiniz.) Dosya yolundaki content.html, Web tarayıcınızda, yani ekranda görüntülenecek dosyayı, /universite/ozel/ ise content.html dosyasının bu sunucuda hangi klasörde bulunduğunu belirler.
Burada bir noktayı belirtmek gerekirse, çoğu Internet yazılımında protokolü elle yazmanıza gerek yoktur. Örneğin Internet Explorer ve Netscape Communicator'de Web sitelerinin adreslerinin başına "http://" eklemenize, CuteFTP programında "ftp://" eklemenize, veya Outlook Express ve Netscape Messenger'da "news:" eklemenize gerek yoktur; program bunu otomatik ekler.
Web adreslerinin resmi ismi URL'dir (Uniform Resource Locator). İngilizce'den bire bir çevirirsek "Standart Kaynak Bulucu" pek anlam ifade etmeyebilir ama, bu adresler sayesinde aradığınız Web sayfalarını bulursunuz diyebiliriz. Her Web sayfası sadece kendine ait bir URL'ye sahiptir.
Örneğin http://www.bilisimterimleri.com/content.htm bir URL'dir.
Bu URL üç bölümden oluşur. Soldan sağa okursak:
1) Protokol (http://, ftp://, news: vb.);
2) Alan adı (protokolden, ondan sonraki bölü işaretine kadar olan kısım; www.bilisimterimleri.com gibi);
3) Ve dosya yolu (ilk bölü işaretinden sonraki kısım).
Şimdi şu adrese bakalım:
http://www.bilisimterimleri.com/universite/ozel/content.htm
Baştaki http:// bize bunun World Wide Web'de yer alan bir HyperText dosyası olduğunu söyler.
www.superonline.com alan adının sonundaki com, bu sitenin ticari bir site olduğunu gösterir. (Bazı adreslerin sonunda tr, uk, jp gibi ülke kodları da görebilirsiniz.) Dosya yolundaki content.html, Web tarayıcınızda, yani ekranda görüntülenecek dosyayı, /universite/ozel/ ise content.html dosyasının bu sunucuda hangi klasörde bulunduğunu belirler.
Burada bir noktayı belirtmek gerekirse, çoğu Internet yazılımında protokolü elle yazmanıza gerek yoktur. Örneğin Internet Explorer ve Netscape Communicator'de Web sitelerinin adreslerinin başına "http://" eklemenize, CuteFTP programında "ftp://" eklemenize, veya Outlook Express ve Netscape Messenger'da "news:" eklemenize gerek yoktur; program bunu otomatik ekler.
FTP Sunuculari , FTP Nedir ?
FTP Sunuculari , FTP Nedir ?
FTP’nin açılımı File Transfer Protocolcüler; yani Dosya Transfer Protokolü. Adından anlasilabilecegi gibi bu sunucular dosya sunar. Internetin bir bilgisayar firması yeni donanim sürücülerini, bedava yazilimlarinda kullanicilara FTP sunucusu üzerinden iletebilir. Web sayfalarından dosya indirmekten farkı, çoğu FTP sunucusu hat kesintisi gibi durumlarda yarıda kalan dosyaları kaldığı yerden indirmeyi destekler, farklı bir protokol olarak daha hızlı dosya indirmeye izin verir; aynı zamanda çift yönlü olduğundan kullanıcının FTP sunucularına dosya iletmesini de sağlar.
Örneğin bedava Web alanı veren bir siteden bir alan aldınız; hazırladığınız Web sayfalarını oluşturan dosyaları bu alana göndermek istiyorsunuz. Bu işlemi, size verilen kullanıcı ismi ve şifrenizi kullanarak ilgili FTP sunucusuna gönderebilirsiniz. Bu bir kural değildir ancak, genelde Web adresleri www. ile başlarken, FTP sunucu adresleri ftp. ile başlar. Bazı FTP sunucularına sadece belirli kişiler kullanıcı ismi ve şifreyle girebilirler. FTP sunucuları PC’nizde olduğu gibi klasörler şeklinde düzenlenmiştir ve herkesin kullanımına açık olan klasörler genelde pub adlı klasör altında bulunur. Gelişmiş özelliklere sahip bir FTP programının adını vermek gerekirse, Cute FTP’yi örnek gösterebiliriz. FTP sunucularına Web tarayıcı programlarımızla da bağlanabiliriz ama bu iş için özel geliştirilmiş FTP programları daha fazla özellik sunar.
FTP’nin açılımı File Transfer Protocolcüler; yani Dosya Transfer Protokolü. Adından anlasilabilecegi gibi bu sunucular dosya sunar. Internetin bir bilgisayar firması yeni donanim sürücülerini, bedava yazilimlarinda kullanicilara FTP sunucusu üzerinden iletebilir. Web sayfalarından dosya indirmekten farkı, çoğu FTP sunucusu hat kesintisi gibi durumlarda yarıda kalan dosyaları kaldığı yerden indirmeyi destekler, farklı bir protokol olarak daha hızlı dosya indirmeye izin verir; aynı zamanda çift yönlü olduğundan kullanıcının FTP sunucularına dosya iletmesini de sağlar.
Örneğin bedava Web alanı veren bir siteden bir alan aldınız; hazırladığınız Web sayfalarını oluşturan dosyaları bu alana göndermek istiyorsunuz. Bu işlemi, size verilen kullanıcı ismi ve şifrenizi kullanarak ilgili FTP sunucusuna gönderebilirsiniz. Bu bir kural değildir ancak, genelde Web adresleri www. ile başlarken, FTP sunucu adresleri ftp. ile başlar. Bazı FTP sunucularına sadece belirli kişiler kullanıcı ismi ve şifreyle girebilirler. FTP sunucuları PC’nizde olduğu gibi klasörler şeklinde düzenlenmiştir ve herkesin kullanımına açık olan klasörler genelde pub adlı klasör altında bulunur. Gelişmiş özelliklere sahip bir FTP programının adını vermek gerekirse, Cute FTP’yi örnek gösterebiliriz. FTP sunucularına Web tarayıcı programlarımızla da bağlanabiliriz ama bu iş için özel geliştirilmiş FTP programları daha fazla özellik sunar.
Port Nedir ?
Port Nedir?
Bilgisayar ve telekomünikasyon dünyasında, "port" denildiği zaman akla ilk
gelen genellikle fiziksel bağlantıda kullanılan ara birimlerdir. Bu tür "port"
lar üzerinden bağlanmış herhangi bir makinaya "data" gönderilebilir ve bu
makinanın işleyişi kontrol edilebilir. Örneğin, tipik bir bilgisayarda bir veya
birden fazla "seri port" bir tane de "paralel port" bulunur. Adından da
anlaşılacağı gibi "seri port" dan bilgiler seri (her defasında bir bit) olarak
gönderilir ve bu tür "port" lara genellikle tarayıcı (scanner) gibi cihazlar
takılır. Her defasında birden çok bit göndermek içinse "paralel port" kullanı-
lır. Bu tip "port" lara da yazıcı (printer) veya "paralel port" bağlantısı olan
herhangi bir cihaz takılabilir.
Bizi ilgilendiren ve çoğunlukla İnternet dünyasında kullanılan "port"
kavramı ise yukardaki tanımdan biraz daha soyut bir kavramdir. Bu anlamda "port"
(ki dokümainin sonuna kadar "port" bu anlamda kullanılacaktir) herhangi bir
fiziksel bağlantı yeri değil, mantıksal bir bağlanma şeklidir. Şöyle ki:
Günümüz dünyasında birçok işletim sistemi birden fazla programın aynı anda
çalışmasına izin vermektedir. Bu programlardan bazıları dışarıdan gelen
istekleri (istemci-client/request) kabul etmekte ve uygun gördüklerine cevap
(sunucu-server/response) vermektedir. Sunucu programları çalışan bilgisayarlara
birer adres verilir (bknz. IP adresleri) ve bu adresler kullanılarak istenilen
bilgisayarlara ulaşılır. Peki, ulaşılan bir bilgisayar üzerindeki hangi sunucu
programdan hizmet alınmak istendiği nasıl belirtilir?
Bunun için bilgisayarlar üzerinde birtakım soyut bağlantı noktaları
tanımlanır ve herbirine, adresleyebilmek için positif bir sayı verilir (port
numarası). Bazı sunucu programları, daha önce herkes tarafından bilinen "port"
lardan hizmet verirken (örn: telnet->23. port) bazıları da sunucu programını
çalıştıran kişinin türüne ve isteğine göre değişik "port" lardan hizmet verir.
Dolayısıyla, ağ üzerindeki herhangi bir sunucu programa bağlanmak istenildiğin-
de, programın çalıştığı bilgisayarın adresinin yanında istekleri kabul ettiği
"port" numarasını da vermek gerekir. Örnek verecek olursak:
144.122.156.104 "IP" adresine sahip makinada (orca) çalışan "telnet"
sunucu programına (23. "port" dan hizmet veren) bağlanmak için aşağıdaki satır
yazılır.
telnet 144.122.156.104 23
Daha önce de belirttiğimiz gibi bazı sunucu programların belirli "port"
lardan hizmet verdiği bilindiği için, bu sunuculara bağlanmak istediğimizde,
"port" numarasını vermeye gerek kalmaz. Bu durumda yukardaki satır
telnet 144.122.156.104
şeklinde de yazılabilir.
INETD (Süper Sunucu):
Bilgisayar ilk açıldığında üzerinde çalışan sunucu programlar otomatik
olarak açılış dosyalarından çalıştırılabildiği gibi genel kullanım biraz daha
farklıdır.
Değişik "port" ları dinleyen birçok sunucu programın, hiçbir istemciye
cevap vermediği durumda bile, birçok sistem kaynağını gereksiz yere kullandığı
düşünülerek, "inetd" adında istemcilerle diğer sunucu programlar arasında
koordinasyonu sağlayan bir sunucu program düşünülmüştür. Açılış dosyalarından
da başlatılabilen bu sunucu tek başına bütün "port" ları dinler ve herhangi
birisine istek geldiği zaman aşağıdaki prosedürü takip eder:
1- /etc/services dosyasından ilgili "port" a hizmet veren servis ismini
bulur.
2- konfigürasyon dosyası olan "/etc/inetd.conf" dan bu servis için gelen
isteğe nasıl cevap vereceğini belirler ve gerekli programı çalıştırır.
3- bir istek geldiği zaman tekrar 1'e döner.
Bir örnekle anlatmadan önce tipik bir "/etc/services" ve "/etc/inetd.conf"
dosyasının içeriğine bakalım.
<"/etc/services">
tcpmux 1/tcp
echo 7/tcp
echo 7/udp
discard 9/tcp sink null
discard 9/udp sink null
systat 11/tcp users
daytime 13/tcp
daytime 13/udp
netstat 15/tcp
chargen 19/tcp ttytst source
chargen 19/udp ttytst source
ftp-data 20/tcp
ftp 21/tcp
telnet 23/tcp
ktelnet 1023/tcp #Added by AS 5/5/98
smtp 25/tcp mail
time 37/tcp timserver
time 37/udp timserver
name 42/udp nameserver
whois 43/tcp nicname # usually to sri-nic
.
.
.
<"/etc/inetd.conf">
# Ftp and telnet are standard Internet services.
#
ftp stream tcp nowait root /usr/sbin/in.ftpd in.ftpd
telnet stream tcp nowait root /usr/sbin/in.telnetd in.telnetd
#
# Shell, login, exec, comsat and talk are BSD protocols.
#
shell stream tcp nowait root /usr/sbin/tcpd in.rshd
login stream tcp nowait root /usr/sbin/tcpd in.rlogind
exec stream tcp nowait root /usr/sbin/tcpd in.rexecd
comsat dgram udp wait root /usr/sbin/in.comsat in.comsat
talk dgram udp wait root /usr/sbin/in.talkd in.talkd
.
.
.
23. "port" a bir istek geldiğinde, "inetd" "/etc/services" dosyasına
bakarak bu "port" numarasına denk gelen servis ismini ("telnet") bulur. Daha
sonra "/etc/inetd.conf" dosyasına bakarak bu servise denk gelen sunucu programı
("/usr/sbin/in.telnetd") çalıştırır.
BUFFERED PORTS:
Herhangi bir "port" u dinleyen program bir iş yaparken, başka bir deyişle
dinlediği "port" a gelen bilgileri almaya hazır değilken, eğer bu "port"
"buffered" ise gelen bilgiler kaybolmaz. İşletim sistemi içerisine yerleştiri-
len programlar sayesinde kapasitesi sınırlı kuyruklara yerleştirilerek ilgili
sunucu programın alması için bekletilirler.
Internet üzerinde herhangi bir IP adresi üzerindeki "port" dan hizmet veren
sunucu programa bağlantı yapmak isteyen istemci program, sunucu programın
çevaplarını (reply) yollamak için bağlantı kuracağı kendi üzerindeki "port"
numarasını da sunucu programa gönderir.
"Port" numarası genellikle 2 "byte" olarak tutulur. Bu nedenle 65536 adet
"port" numaralamak mümkündür. Genellikle 1024'den küçük olan "port" numaraları
özel hakları olan kullanıcılar (root) tarafından kullanılırken, büyük olanlar
genel kullanıma açıktır.
Bilgisayar ve telekomünikasyon dünyasında, "port" denildiği zaman akla ilk
gelen genellikle fiziksel bağlantıda kullanılan ara birimlerdir. Bu tür "port"
lar üzerinden bağlanmış herhangi bir makinaya "data" gönderilebilir ve bu
makinanın işleyişi kontrol edilebilir. Örneğin, tipik bir bilgisayarda bir veya
birden fazla "seri port" bir tane de "paralel port" bulunur. Adından da
anlaşılacağı gibi "seri port" dan bilgiler seri (her defasında bir bit) olarak
gönderilir ve bu tür "port" lara genellikle tarayıcı (scanner) gibi cihazlar
takılır. Her defasında birden çok bit göndermek içinse "paralel port" kullanı-
lır. Bu tip "port" lara da yazıcı (printer) veya "paralel port" bağlantısı olan
herhangi bir cihaz takılabilir.
Bizi ilgilendiren ve çoğunlukla İnternet dünyasında kullanılan "port"
kavramı ise yukardaki tanımdan biraz daha soyut bir kavramdir. Bu anlamda "port"
(ki dokümainin sonuna kadar "port" bu anlamda kullanılacaktir) herhangi bir
fiziksel bağlantı yeri değil, mantıksal bir bağlanma şeklidir. Şöyle ki:
Günümüz dünyasında birçok işletim sistemi birden fazla programın aynı anda
çalışmasına izin vermektedir. Bu programlardan bazıları dışarıdan gelen
istekleri (istemci-client/request) kabul etmekte ve uygun gördüklerine cevap
(sunucu-server/response) vermektedir. Sunucu programları çalışan bilgisayarlara
birer adres verilir (bknz. IP adresleri) ve bu adresler kullanılarak istenilen
bilgisayarlara ulaşılır. Peki, ulaşılan bir bilgisayar üzerindeki hangi sunucu
programdan hizmet alınmak istendiği nasıl belirtilir?
Bunun için bilgisayarlar üzerinde birtakım soyut bağlantı noktaları
tanımlanır ve herbirine, adresleyebilmek için positif bir sayı verilir (port
numarası). Bazı sunucu programları, daha önce herkes tarafından bilinen "port"
lardan hizmet verirken (örn: telnet->23. port) bazıları da sunucu programını
çalıştıran kişinin türüne ve isteğine göre değişik "port" lardan hizmet verir.
Dolayısıyla, ağ üzerindeki herhangi bir sunucu programa bağlanmak istenildiğin-
de, programın çalıştığı bilgisayarın adresinin yanında istekleri kabul ettiği
"port" numarasını da vermek gerekir. Örnek verecek olursak:
144.122.156.104 "IP" adresine sahip makinada (orca) çalışan "telnet"
sunucu programına (23. "port" dan hizmet veren) bağlanmak için aşağıdaki satır
yazılır.
telnet 144.122.156.104 23
Daha önce de belirttiğimiz gibi bazı sunucu programların belirli "port"
lardan hizmet verdiği bilindiği için, bu sunuculara bağlanmak istediğimizde,
"port" numarasını vermeye gerek kalmaz. Bu durumda yukardaki satır
telnet 144.122.156.104
şeklinde de yazılabilir.
INETD (Süper Sunucu):
Bilgisayar ilk açıldığında üzerinde çalışan sunucu programlar otomatik
olarak açılış dosyalarından çalıştırılabildiği gibi genel kullanım biraz daha
farklıdır.
Değişik "port" ları dinleyen birçok sunucu programın, hiçbir istemciye
cevap vermediği durumda bile, birçok sistem kaynağını gereksiz yere kullandığı
düşünülerek, "inetd" adında istemcilerle diğer sunucu programlar arasında
koordinasyonu sağlayan bir sunucu program düşünülmüştür. Açılış dosyalarından
da başlatılabilen bu sunucu tek başına bütün "port" ları dinler ve herhangi
birisine istek geldiği zaman aşağıdaki prosedürü takip eder:
1- /etc/services dosyasından ilgili "port" a hizmet veren servis ismini
bulur.
2- konfigürasyon dosyası olan "/etc/inetd.conf" dan bu servis için gelen
isteğe nasıl cevap vereceğini belirler ve gerekli programı çalıştırır.
3- bir istek geldiği zaman tekrar 1'e döner.
Bir örnekle anlatmadan önce tipik bir "/etc/services" ve "/etc/inetd.conf"
dosyasının içeriğine bakalım.
<"/etc/services">
tcpmux 1/tcp
echo 7/tcp
echo 7/udp
discard 9/tcp sink null
discard 9/udp sink null
systat 11/tcp users
daytime 13/tcp
daytime 13/udp
netstat 15/tcp
chargen 19/tcp ttytst source
chargen 19/udp ttytst source
ftp-data 20/tcp
ftp 21/tcp
telnet 23/tcp
ktelnet 1023/tcp #Added by AS 5/5/98
smtp 25/tcp mail
time 37/tcp timserver
time 37/udp timserver
name 42/udp nameserver
whois 43/tcp nicname # usually to sri-nic
.
.
.
<"/etc/inetd.conf">
# Ftp and telnet are standard Internet services.
#
ftp stream tcp nowait root /usr/sbin/in.ftpd in.ftpd
telnet stream tcp nowait root /usr/sbin/in.telnetd in.telnetd
#
# Shell, login, exec, comsat and talk are BSD protocols.
#
shell stream tcp nowait root /usr/sbin/tcpd in.rshd
login stream tcp nowait root /usr/sbin/tcpd in.rlogind
exec stream tcp nowait root /usr/sbin/tcpd in.rexecd
comsat dgram udp wait root /usr/sbin/in.comsat in.comsat
talk dgram udp wait root /usr/sbin/in.talkd in.talkd
.
.
.
23. "port" a bir istek geldiğinde, "inetd" "/etc/services" dosyasına
bakarak bu "port" numarasına denk gelen servis ismini ("telnet") bulur. Daha
sonra "/etc/inetd.conf" dosyasına bakarak bu servise denk gelen sunucu programı
("/usr/sbin/in.telnetd") çalıştırır.
BUFFERED PORTS:
Herhangi bir "port" u dinleyen program bir iş yaparken, başka bir deyişle
dinlediği "port" a gelen bilgileri almaya hazır değilken, eğer bu "port"
"buffered" ise gelen bilgiler kaybolmaz. İşletim sistemi içerisine yerleştiri-
len programlar sayesinde kapasitesi sınırlı kuyruklara yerleştirilerek ilgili
sunucu programın alması için bekletilirler.
Internet üzerinde herhangi bir IP adresi üzerindeki "port" dan hizmet veren
sunucu programa bağlantı yapmak isteyen istemci program, sunucu programın
çevaplarını (reply) yollamak için bağlantı kuracağı kendi üzerindeki "port"
numarasını da sunucu programa gönderir.
"Port" numarası genellikle 2 "byte" olarak tutulur. Bu nedenle 65536 adet
"port" numaralamak mümkündür. Genellikle 1024'den küçük olan "port" numaraları
özel hakları olan kullanıcılar (root) tarafından kullanılırken, büyük olanlar
genel kullanıma açıktır.
IP Adresi Nedir?
IP Adresi Nedir?
Internet'te her bilgisayarın bir IP (Internet Protokol) adresi vardır. Tipik bir IP adresi, noktalarla ayrılan dört rakamdan oluşur; örneğin, 212.156.4.20. Bir bilgisayarın IP adresi varsa, Internet üzerindeki tüm bilgisayarlar bu adresi kolayca bulur. Yani bir sitenin IP adresini biliyorsanız, Web tarayıcınıza bu adresi yazarak da bağlanabilirsiniz. Ancak bu rakamları akılda tutmak zor olduğundan her bir IP adresine karşılık gelen alan adları verilmiştir. Çoğu Internet Servis Sağlayıcılarda bulunan özel sunucu bilgisayarlardan (Alan Adı Sunucuları - Domain Name Server- DNS) oluşan bir ağ, hangi alan adının hangi IP adresine karşılık geldiği bilgisini tutar ve kullanıcıları doğru adreslere yönlendirir. Internet'te trafiğin işlemesi bu IP adreslerine bağlıdır. Böylece hiçbir karışıklık olmaz.
Siz de Internet'e bağlandığınızda bilgisayarınıza bir IP adresi atanıyor. Ancak çoğu kullanıcının IP adresi dinamiktir, yani servis sağlayıcınızda o an boş bulunan bir IP adresi atanır. Bu yüzden her bağlantıda IP adresinizin son numarası değişir. Kendi IP adresinizi, Internet'e bağlıyken Windows'ta Başlat*Çalıştır satırına winipcfg yazıp Enter tuşuna basarak öğrenebilirsiniz.
Bazı IP adresleri sabittir (static IP), yani IP adresleri hiç değişmez. Bir Web sitesinin adresi her yazıldığında bulunabilmesi için IP adresinin sabit olması gerekir.
Internet �zeri Canli Yayin Nedir?
Internet'te Canli Yayin Nedir?
Internet'ten radyo, TV yayinlarini izleyebilirsiniz. Bu t�r zaman icinde ilerleyen ve saklanmayan verilere ("izlenen" veriler de diyebiliriz) "streaming" (akan) veri adı veriliyor. Bazi kuruluslar Internet sunucusu g�revi yapan PC'lerine "streaming server" yazilimlari kurarak gerek canli, gerek �nceden kaydedilmis ses ve video g�r�nt�lerini bizlere sunuyorlar.
�rnegin, bazi radyo istasyonlari g�nde 24 saat Internet �zerinden de yayin yapabiliyor. 56K modemlerimizin hizi TV/video yayinlarini canli olarak y�ksek kalitede izlememiz icin yeterli degil, ancak bu dikkate alinip g�r�nt� kalitesinden feragat edildigi icin izlememiz m�mk�n. Radyo yayinlari ise artik pek cok Internet kullanicisi tarafindan dinleniyor. Bu t�r yayinlari izleyebilmek icin kullanilan programlarin basinda Netscape Communicator paketiyle de gelen Real Player var. Pek cok kurulus Real formatinda yayin yapiyor. Bunun yaninda Microsoft Windows Media Player hem Real Player'i destekliyor, hem de kendi formati ile yayinlari izlememizi saglayabiliyor. Veya Internet Explorer 5 ile gelen Radio �zelligi, t�m d�nyadan cesitli "online" radyo kanallarini dinlememize izin veriyor. Macintosh bilgisayarlari �reten Apple firmasinin da benzer girisimleri var.
T�m bu yayinlari izlemek/dinlemek icin kullanabilecegimiz programlar elbette �cretsizdirler.
Kaybolan MSN sifrelerini bulma
-- Msn İniz Çalındıysa
%100 Lük Yöntem Bu
Öncelikle hotmailden yeni bir mail alın ve bilgileri aynen çalınan mailinizdeki gibi girin.
Özellikle ad ve soyadı.
Sonra aşağıdaki maili karşılarına bilgileriniz gelicek şekilde passport@css.one.microsoft.com adresine yollayın.
PostalCode (posta Kodu) :
Comments (Sorununuzu ingilizce yazın) :
CustomerName (Maile Kayıtlı olan Ad, Soyad) :
CUBirthdate (Maile Kayıtlı olan Doğum Tarihi) :
BrowserVersion (Tarayıcının versiyonu) :
Ope